NoveliqaNefret Sözleşmesi / İfşa Tehdidi :0%
Log in

Chapter 12

İfşa Tehdidi

Fotoğrafın kenarını biraz daha sıkı kavradı; parmak uçları kaşınır gibi uyuştu ama bırakmadı.

Pencereden sokak lambasının solgun ışığı içeri süzülüyordu. Yağmur, camı ritmik bir parmak gibi tıklatıyor; her vuruşta odada başka bir sessizlik büyüyordu. Fotoğrafın yüzeyinden yayılan o eski mürekkep kokusu, bir zamanlar çökmüş bir evin, sigara dumanının ve yıpranmış kağıdın kokusunu taşıyordu. Defne burnunu kırıştırdı; hafif gölgede, siyah-beyaz fotoğrafın arka planındaki silüet hâlâ zihnini delip geçiyordu.

İçinde bir yer aynı anda hem titredi hem de boşaldı. Gözleri fotoğrafın arkasına indi; el yazısı—kalın, aceleyle yazılmış—bir şeyler fısıldıyordu ama okuması zor. "Aksu — '92" birkaç harf netti. Bir çizik, bir damla kahve; tıpkı geçmiş gibi kirli, tıpkı geçmiş gibi yaralı.

Fotoğraftaki adamı tanıyor muydu? Tanıyormuş gibi bir his geldi. Yüzü gençti, yetim ve sert; garip bir şekilde tanıdıktan sonra unutamayacağı cinsten. Kalbinin içinde, bir düğüm daha sıkıştı.

Telefonu masada titreşti. Ekran karanlıktan bir fener gibi parladı: "Berk" yazıyordu. Defne bir an durdu, sonra parmağını yana kaydırdı; mesaj açıkta belirdi:

"Bulduğun fotoğrafla ilgili daha fazla var mı? Hafif bir sızıntı olsa bile dikkat. Bu tür şeyler tetiklenince çok hızlı sarar."

Defne cevap yazdı: "Sadece bu. Arkası notlu. Bambaşka bir el yazısı."

Cevap anında geldi: "Görüşelim. Yarın yer var mı?"

Kalbi hâlâ fotoğrafın içine saplanmış bir iğne gibi atıyordu. Berk'in sesi her zaman bir güven çeliği gibi gelmişti ona; kırılganlığı tamir eden bir yöntem. Ama şimdi bir adım daha gidemezdi. Fotoğrafın gösterdikleri onu Emir Karahan'a çeker gibi oldu. O silüet... o ten; akşam haberleriyle onun yüzü örtüşüyordu zihninde. Rastlantı mı, yoksa bir takıntı mıydı?

Defne derin bir nefes aldı. Nefes, göğsünde düğümlenip boğazına bir taş gönderdi. Fotoğrafı dikkatle kokladı, sonra cebine sıkıştırdı. Para yoktu; ama şans vardı. Bir günlüğüne saklayacaktı.

Sokaktan gelen borazan sesi, bir minibüsün frenlerinin hıçkırığı, uzak bir kapının kapanışı—İstanbul kendi karanlığını örüyordu. Defne klasik bir hareketle çay aktı, dalga sesleri gibi bir rahatlama bekledi; ama çay ağızda acı kaldı. O artık fotoğrafı değil, fotoğrafın arkasındaki gerçeği ciddiye almıştı.

...

Kulede camdan yansıyan ışıklar birer yıldız gibi çatlıyordu. Emir Karahan masasına eğilmiş, parmağıyla bir noktayı eziyordu. O nokta ekrandaki bir belge değildi; o nokta kontrol etmek istediği bir kalp atışıydı. Ofisin soğukluğu, deri koltuğun kokusuyla karışmıştı; kahve fincanı yarısına kadar dolu, ardından soğumuştu.

Sahibi olmayan bir sessizlik odada geziyordu. Kapı aralanıp Baran içeri girdi—Baran, Emir'in sağ kolu, şirketin sert merkezinde yumuşak kenarları törpüleyen adam.

Baran gülümsemedi. Gülüşü bile emir alınmış gibiydi. "Patron," dedi. "Güncellemeler var."

Emir başını kaldırdı. Gözleri hafif yorulmuş, ama kestiği kararlar kadar netti. "Konuş."

Baran masaya bir zarf bıraktı; zarfın üzerindeki mühür kırılmış, kenarları eskimişti. "Arşivden çıktı. '92-93 dosyası. İçinde Aksu'larla ilgili bütün eski raporlar, basın dökümleri… bazılarına göre kapatılmış ama kayıtlar duruyor."

Emir'in çene kası bir refleks gibi gerildi. "Bana neden şimdi getiriyorsun?"

Baran öne eğildi, sesini odanın duvarlarına sürtürek konuştu. "Dün gece bir sızıntı mı var, bilmiyorum. Bir fotoğraf dolaşıyor. Kesin bilgi yok ama eğer kontrol altına alınmazsa... sosyal medya, basın her şeyi yutar. Bir şeyler ortaya çıkar çıkmaz, karşı hamle hazırlamanız lazım."

Emir'in elleri masaya bastı; parmak uçları beyazlaştı. Gece lambasının altında yüzü heykelsi bir sertlik aldı. "Hazırla." dedi kısa.

Baran kaşını kaldırdı. "Hazır nasıl?"

Emir bir sigara yaktı, dumandan bir çizgi ofisin tavanına doğru uzandı. "Eski defterleri çıkar. Aksu Ailesi'nin karanlık köşe dosyalarını yetkili bir makamla eşleştirip, medyada koordineli bir çalışma yapacağız. Kendi elimizle dürtüyoruz gibi ama gerçek amacı devlete havale etmek. Etkiyi ölçerler, biz imajı kontrol ederiz."

Baran hazımsız bir gülümseme takındı. "Bu iş için '92 dosyası yeter mi yoksa daha fazlası mı lazım?"

Emir sigarasını söndürdü. "Her zaman yeter, ama dikkatli kullan." İfadesi bir bıçak gibi keskinleşti. "Defne Aksu, sosyal medyada tehlikeli oynuyor. Ailesinin itibarı zaten sarsıldı. İnsanlar suçlamaya hazır. Küçük bir dokunuşla onu toprağa gömeriz."

Baran başını salladı, yavaşça masadan kalktı. "Dosyayı arşivden halledip, gizli kanallardan yetkili birine götüreceğim. Ses getirecek bir şeyler lazım."

Emir gözlerini kısarak ona baktı. "Beni şaşırtma."

Baran kapıya doğru yürürken arkasını döndü. "Kargo bugün yola çıkacak. Özel taşıma, kimlik doğrulama, her şey. Kendi adamlarımızla."

Emir bir an daha sustu. Fotoğrafın yankısı, onun kulaklarında bir çınlama gibiydi. Bir yudum daha aldı ve o yudumla birlikte bir plan daha ördü. Defne'yi susturmak, onu yok etmekten çok farklı bir eylemdi. Yok etmek daima yüzeyseldi; susturmak, kişinin hayatını yöneten toplumsal kodları kırmaktı. O kodların kırılması, Emir için kişisel bir meydan okumaydı.

"Ve eğer sızarsa?" diye sordu Baran.

Emir gözlerini kapadı. "O zaman bunu başka bir sızıntıyla boğarız. Daha yüksek bir dalgaya ihtiyaç varsa, onu yaratırız."

...

Şehrin nemi, arşiv binasının duvarlarına işlemişti. Ash-colored merdivenlerden aşağı inen Baran'ın telefon ışığı hızı ve amaçlı bakışlarıyla birleşince karanlık koridoru adeta bir hedef haline getirdi.

Arşiv odası soğuktu; raflar, sararmış kutular ve mühürlü zarflarla doluydu. Baran eldivenlerini taktı, anahtarı çevirdi. Kilit kısık bir iniltiyle açıldı; içeri girmesiyle birlikte kuru kağıt kokusu havada yoğunlaştı.

"1992 bölümü," dedi arşiv görevlisi, yüzünde itaatkâr bir ileri-geri çizgi. "Orada Aksu ailesinin dosyası var. Ancak şu notu düşmeliyim—dosya kısıtlıydı. Yalnızca mahkeme emriyle verildiğinde çıkarılabiliyor."

Baran yüzünde bir tebessüm oynattı; o tebessüm, her şeyi örtmeye yetecek kadar güvenliydi. "Mahkeme emriyle getir. İşi hızlandır. Gerekirse bana bildir."

Arşiv görevlisi başını eğerken, Baran bir poşeti aldı. Poşet yeterince genişti; içinde bir çift eldiven, mühür bandı ve şirket logosu vardı. Baran poşeti sevinçle doldurduğu dosyanın üzerine koydu. İçinden çıkış yaparken Adnan Ağabey'in bakışları gibi bir düşünce geçti aklından; o bakışlar, tehditleri sindidek daha eski bir şarkıydı.

Dışarı çıkarken Baran telefonunu açtı. "Kuryeyi ayarla. Güvenlik kodu Alfa-7. Önce beni bilgilendir sonra teslimat. Teslimat sırasında meydana gelebilecek her aksilikte seni kurtaracak adamlar hazır."

Sokaklara indiği anda yağmur bir kuvvetle şehrin kemiklerine vuruyordu. Gecenin sesi, araba farlarının suyla çizdiği yolların yankısı Baran'ın adımlarına eşlik etti.

...

Taşıma aracı, siyah bir panelvan, dar sokaklara ustaca dalıyordu. Şoförün elleri direksiyona yapıştı; radio hafif bir jazz parçayı çalıyor, ama şoförün yüzü mekanik bir soğuklukla doluydu. Arka koltukta mühürlü zarf, naylon ambalajının içinde duruyordu; üstünde "GİZLİ" damgası, kenarında şirket logosu. Sanki bir ağırlığı değil, bir yükü taşır gibiydi.

Sürücü köprüye yaklaşırken telefonuna baktı. Mesaj: "Yol açık. Güvenlik kontrolü yaklaşımda. Plan A."

Cebinden bir sigara çıkardı; el titredi. Sigara yakmayı ağır bir suçmuş gibi hissetti. Frene sert basıp bir anlığında bir taksiye çarpmaktan dönmüştü. Araba saatin 23:12'yi gösteriyordu.

Köprünün orta bölümünde, trafik aniden sıkıştı. Bir kamyon kaza sebebiyle yolun bir şeridini kapatmış, araçlar yavaşlamıştı. Van, yavaşça sollamak için boşluk aradı; arka koltuktaki mühürlü zarf minik bir fırtına bekliyordu.

Bu esnada bir motordan çıkan iki kişi, kalın yağmurluklarıyla gölgeler gibi kıvrıldı. Motorun sesi arabanın arkasında bir çığlık gibi yükseldi; bir tanesi elinde küçük bir çanta tutuyordu. Motor, arabanın yanına yavaşça yaklaştı.

Sürücü aynadan onları fark etti; gözleri karardı. Aynadaki yüz, endişe yerine refleksle dolu bir kasılma gösteriyordu. Motor yanından geçerken, yolcu elini uzattı; bir anlık bir temas, sonra vanın kapısı açıldı—Çok hızlıydı, sahici değildi.

Sürücü bir refleksle direksiyonu kırdı; motorun yanından geçerken bir çekişme oldu. Camdan bir el uzandı, çantanın kayışını çekti. Bu sırada başka bir el vanın arka kapısını açtı. Hırsızın eldiveni, yağmurla parıldayan bir çelik gibiydi.

Bir çıtırtı. Bir düşüş sesi. Vanın içinden bir şey yere düştü. Motor yalnızca birkaç saniyenin içinde arka sokağa kaydı. Sürücü zorlukla aracı durdurdu; kalbi bir tambur gibi atıyordu. Kapıyı açtı, nefes nefese kaldı; arka koltuk boştu.

Huzur anına benzeyen, ama çok daha keskin bir sessizlik çöktü. Mühürlü zarf, naylonu paramparça olmuş, yerde bir yoğunluğun içinde saklanıyordu; ama içindeki dosyadan geriye ne kaldığı belli değildi. Garip, o an sanki zaman bir ip gibi koptu. Elleriyle yerdeki kağıtları karıştırdı; sayfalar birbirine karışmış, bir bölüm kayıp.

Sürücünün telefonuna bir mesaj düştü: "Teslimatta aksaklık. Bekle emirleri." Mesajın göndereni Baran'dı. Sürücü titreyerek cevap yazdı ama mesaj doğrultusunda bir şeyler yapamıyordu. Kendine bir yalan buldu: "Araba durdu, çanta çalındı."

Vanın arka sokağında bir yağmur perdesi gibi indi. Mühürlü zarfdan fırlayan birkaç belge ıslak zeminde parladı. Bir fotoğraf kaydı; siyah-beyaz, eski bir adam, bir bina önü, bir tarih—1992. Bir isim belirdi: "Aksu".

Sürücü daha fazla bakamadı. Kolları boş kaldı, nefesi bir kuşun kanat çırpışı gibi kesildi.

Bu sırada kaldırımı boyunca bir gölge kıvrıldı; motorun arkasındaki kişi, zarfı kapıp motosiklete doğru koştu. Eldiveninin arkasında bir saat parladı; markası tanınmayacak kadar karanlıktı. Yüzü kapüşonun gölgesine saklanmıştı.

Motor, yağmurun ritmiyle kaydı ve dar sokağı bir solukta terk etti. Vanın arkası boştu. İçeriden içeriye savrulan birkaç sayfa rüzgârla dans etti, sonra bir kanalın içine doğru süzüldü.

Sürücünün elleri hala direksiyona sıkı sıkı bağlıydı. Gözleri boşluğa bakıyordu; içinde bir boşluk, bir açık yara gibi yükselmişti. Telefonu tekrar titredi. Baran olur umuduyla ekrana baktı. Mesaj geldi: "Dosya çalındı."

Sürücünün yüzü bembeyaz oldu. Ses, odadan yükselen bir uğultu gibiydi: 'Çalındı.'

Sokak lambasının solgun ışığında, ıslak parke taşları, inanılmaz bir hızla yok olan bir gerçeğin aynası gibiydi. Bir şey eksikti; bir şey koparılmıştı. Ve o şey, şimdi birinin elindeydi.

Kim?

Sürücü, ellerini yüzüne bastı. Dışarıda motorun sesi çoktan uzaklaşmıştı. Baran'ın mesajları ardı ardına geliyordu; emirler, küfürler, bir tür çıldırma notları.

Emir, kulede camın önünde dururken Baran'dan gelen kısa mesajı okudu. Parmakları titremedi; ama gözlerinin içi karardı. Onun dünyasında bir dosya, sadece bir dosya olmaktan çok daha fazlasıydı; o dosya bir manipülasyon tuğlasıydı, planının bir parçasıydı. Şimdi tuğla kaybolmuştu.

Emir masaya vurdu. Bir çay fincanı çatladı gibi bir ses havada asılı kaldı. "Kim alırsa alsın," dedi kendi kendine—sözleri şiddetle keskinti. "İçinden ne çıkarsa çıksın, kontrol edilecek."

Ama dünyada kontrol denilen şey, bir an için elinden kayıp gitmişti.

Motorun arkasında, yağmurun direnciyle savaşan bir figür, haritada görünmeyecek dar bir sokağa girdi. Elindeki zarfı sıkıca tuttu; içindeki sayfalardan bir köşe bardak gibi fırlamış, ıslak bir damla üzerine düşmüştü. Figür başını öne eğdi; yüzü hâlâ kapüşonun gölgesindeydi.

Hırsızın gözleri, emin adımlarla sokağın ucundaki bir binanın kapısını aradı. Kapı usulca açıldı; figür içeri girdi. Kapı kapanırken, sanki bir sır daha kapanmış gibi bir tıkırtı duyuldu.

Ve İstanbul, o gece boyunca milyonlarca hikâye daha anlatırken, en tehlikelisi bir zarfın içinde karanlığa doğru kaydı.

Hırsız kimdi?