NoveliqaNefret Sözleşmesi / Sahte Düğün Provası :0%
Log in

Chapter 11

Sahte Düğün Provası

Kapı aralığındaki karanlık, Defne'nin sırtına soğuk bir el gibi yapıştı; ıslak iz hâlâ teninde taze bir iz bırakmıştı. Parmak uçlarından başlayan karıncalanma göğsüne yayıldı; nefesleri sabit, kalbi hızlı ve ritimsizdi. Aşağıda, lobinin parlak ışıkları ve sürülen o parlak cam binanın aynalarındaki yansıma, şehrin kalbindeki yalanları sahneye koymak için hazır bekliyordu.

Asansör kapısı aralandığında dekönte bir koku vurdu: espresso, parfüm ve o tanıdık kurumaya yüz tutmuş dumanın zihninde bıraktığı metalik tad. Ruj lekeleriyle dolu bir ajanda gibi, aklı bir yandan işin mantığına diğer yandan o birkaç dakikadan sızmış olan kokulara takılı kaldı. "Geç kalmadın," dedi arkadan bir ses; PR sorumlusu Elif, profesyonel gülüşünü takındı, ama gözleri her zamanki gibi endişeli bir gezinme içindeydi.

Defne gülümsedi, ama gülümsemesi bir maskeydi; dişleri arasından çıkan kısa cümle sertti. "Her şeyi prova etmemiz lazım. Kameralar üç adım önde, ışık vurunca yüzüme doğru bakacağım — doğal, ama samimi." Elif başıyla onayladı, not defterine tıklayan kalemiyle ritim tutuyordu; olay akışında her şey önceden hesaplanmıştı, onların dünyasında tesadüf yoktu.

Medya köşesi ışıklarla doluydu; flaşlar içeriye bakıyor, minik kablolar yerlere yılan gibi seriliyordu. Gözleri salondan dışarıya doğru dalarken, İstanbul'un o yağmurlu akşamını düşündü; Boğaz, ıslak taşlar, karşı kıyıdaki sarayların loş pencereleri. Ve bir iz daha; parmak uçlarına yapışmış, silinmemiş bir sıcaklık hissi — kapı aralığındaki iz.

Emir sahneye girdiğinde salondaki hava değişti; insanlar nefesini tutar gibi oldu. Paltoyu omzuna atmış, kravatı gevşek; uzaklardan bakınca bir sembol gibiydi — kontrolün vücut bulmuş hali. Gözleri salona gezindi, sonra Defne'ye çakıldı; o bakışta bir emir, bir hesap, bir tartı vardı.

Defne'nin içindeki alarm zilini duymadı sanmayın; ama yüzünde yüzeyi çizilmiş bir sakinlik vardı. "Hoş geldiniz," dedi, sesini sahne ışıklarına ince bir tel gibi geçirecek şekilde ayarlayarak. Emir kısa bir baş eğdi; kalbinin ritmi ondasına inat bir adım daha yaklaştı.

"Prova mı, gösteri mi?" diye sordu Emir, dudaklarında bir sır hafifliği vardı. "İkisi de," dedi Elif araya girerek; "bizim işimiz gerçek duyguları taklit etmek, ama o kadar inandırıcı ki izleyenler inanıyor."

Yavaşça prova başladı; yürüyecekleri koridor, kameraya açılış açıları, basın için kısa demeçler. Elif bir kağıt uzattı; üzerinde tek cümle: "Seninle her şeyi paylaşmak istiyorum." Replikler basitti, ama sahneyle örtüşünce ağırlaştı; kelimeler, gölgelerin içine düşen ağırlık taşlarıydı.

Defne ile Emir aynı çizgiye adım attılar; adımları senkronizeydi, ama içten içe uyumsuzluklar vardı. Emir'nin eli Defne'nin beline bir santim değdi; o dokunuş bir elektrik kıvılcımı gibi belirdi. Defne'nin nefesi kısa kesildi; bir an için gerçek ve sahte arasındaki çizgi silikleşti.

"Doğal ol," dedi Emir, sesi resmi ama yakındı; nefesinin sıcaklığı boynuna dokunan bir gölge gibi kaldı. Defne dudaklarını ısırdı; gözleri kameraya dönük kurguyu hatırlıyordu ama bedenine hakim olamıyordu. "Doğallık benden uzak bir hobi oldu," diye karşılık verdi, ama gülüşü saklayamadı; gülüşünde hem alay hem de bir kırılganlık vardı.

Basın halkası kamerayı çevirirken, uzaklardan bir muhabirin sesi duyuldu: "Hazır mısınız, Beyefendi? Hanımefendi?" Işıklar parlaklaştı; lensin soğuk yuvarlağı onların küçük dünyasını resmediyordu. Emir elini biraz daha sıkı tuttu; o sıkışma sıradan bir provanın ötesine geçti.

"Birbirinize neden söz veriyorsunuz?" diye sordu bir fotoğrafçı, merakın ucu sahneye uzanıyordu. Defne, metne göre, derin bakış attı; "Çünkü geçmişimizi onarmamız gerekiyor," dedi; kelimeler yapaydı ama bir çekirdeği vardı. Emir gözlerini kısıp gözlerine baktı; baktıkça küçülen bir gölge, bir suçluluk sıyrığı vardı.

Prova "nişan yüzüğü" sahnesine geldi; parmağına geçirilen alyans bir taklitti ama yüzüğü simge yapan metal bir gerçeklik taşıyordu. Emir parmağını Defne'nin eline götürdü; dokunuşu hafif, ama gözleri yerinden oynamadı. Parmakları birbirine değdiğinde Defne'nin avuç içi terledi; aldırmaz gibi görünmeye çalıştı, ama avuçlarında bir sıcaklık birikiyordu.

"Şimdi," dedi Elif, "bir öpücük var. Hafif. Basın için... nazik, ama inandırıcı." Herkes bekliyordu; mikrofonlardan alınan hafif bir hışırtı, kameraların saniyeleri sayması gibi bir sessizlik yarattı. Defne kalbinin ritmini duyabiliyordu; kulaklarındaki kan bir davul gibi atıyordu.

Emir eğildi; hareketi provaya aitti, ama dudağının altında bir kelime vardı. "Doğal ol," fısıldadı, bu kez bir komut değil, bir ricaydı. Dudağı Defne'nin dudaklarına değdiğinde, sahne yıldıza dönüştü; bir şey kırıldı ve aynı anda iyileşmeye başladı.

Kısa, küçük bir dokunuştu; ama içinde bir şimşek vardı. Defne nefesini tuttu, sonra bıraktı; bırakmak bir hata olabilir miydi, bilmiyordu. Gözleri kapalıyken, Emir'in teninin sıcaklığı damarlarında bir yol açtı; onun nefesi bir kızıl buğu gibi boğazına çöktü.

Öpücük bittiğinde, ikisi de şaşkındı; kameralar tıklıyor, etrafta bir uğultu yayılıyordu. Emir uzaklaştı; gözleri Defne'nin yüzünde bir an daha gezindi, sonra profesyonel bir ifadeyle kendini düzeltti. "Harika," dedi Elif, ama sesi sudan çıkmış bir ses gibiydi — hem memnun hem endişeli.

Basının ilgisi sahnede devam ederken, Emir sessiz bir el işaretiyle Defne'yi kenara çekti. Arka koridorda bir kapı, loş bir balkona açılıyordu; yağmur geceyi yıkıyor, ışıklar suyun üstünde bir mücevher kutusu gibi parlıyordu. Havada taze yağmur kokusu ve kurumaya yüz tutmuş dumanın birlikte verdiği karışım vardı; Defne derin bir nefes aldı, ciğerlerine çarpıcı bir netlik doldu.

"Bunu sahne için yaptık," dedi Emir, sesi daha yumuşaktı, ama gözlerinde hâlâ bir hesap vardı. "Elif'in cümleleri hazır, PR stratejisi net. Seninle uzaktan bir bağ kurmak fazla tehlikeli olabilir." Defne onun yüzüne baktı; yüzündeki sertlik, ince bir kırılma hattı taşıyordu.

"Tehlikeli olan ne, Emir?" diye sordu Defne, dudaklarında küçük bir meydan okuma. "Senin elimde olan parçalar," dedi Emir, bir an durdu, sonra devam etti; "ve benim resmim. İkimizin arasında kırılacak daha çok şey var."

Defne bir adım geri çekildi; parmaklarının arasındaki telefonun soğuk camı titredi. "Benim elimde ne var biliyorsun," dedi kısa, "ama sana neyin zarar vereceğini en iyi bilen sensin." Emir gözlerini kapattı; yüzünde bir pişmanlık gölgesi geçti, sonra kayboldu.

"Belki de," dedi Emir, "seninle bu oyunu oynamak istemiyorum." Kelimeler basitti ama tonunda bir itiraf saklıydı; Defne o itirafı duymaktan hem korktu hem de çekildi. "Madem istemiyorsun," dedi Defne, "neden hâlâ buradasın?"

Emir ayağıyla yere dokundu; betonun titreşimi, kalbindeki o kıvılcımı yankılıyor gibiydi. "Çünkü senin karşında gerçek bir tehdit var," dedi; "ve ben onu kontrol etmeliyim." Defne tebessüm etti; tebessümü, bir savaşın ortasında çalınmış bir şarkı gibiydi.

"O tehdidi kontrol edemezsin," dedi; "sen kontrol ediyorsun sanıyorsun sadece. Ben kontrol edemediğim şeyleri bilirim." Emir aniden yakınlaştı; gözleri bir ateş gibi parladı. "Ve beni kontrol edemeyecek kadar cesur olduğunu da görüyorum," fısıldadı.

İçlerinde bir çarpışma oldu; iki farklı dünya, iki farklı amaç birbirini itiyordu. Emir elini Defne'nin yanağına götürdü; hareketi nazik ama iddialıydı. "Bu oyun bittiğinde ne kalır?" diye sordu Emir, bakışları bir durağın ötesine bakıyordu.

"Ekonomi, gazete manşetleri, aile adları," dedi Defne, "ve eğer biz doğru oyunu oynarsak, adalet." Bir rüzgâr esti; yağan yağmur balkonun korkuluğunu ıslattı, metal soğuk ve parlaktı. Emir gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı; yüzü bir an için yumuşadı.

"Ben sana zarar vermek istemiyorum," dedi, aniden savunmasız. Defne dudaklarının kenarını ısırdı; duyduğu şeylere inanmak istemiyordu, ama gözlerinin kenarındaki bir parlama çaresizliği fısıldıyordu. "Öyle söyleyip sonra yine hareket edersin," dedi kısık sesle.

Emir suskun kaldı; uzun bir sessizlik, iki nefes arasında bir boşluk oldu. Sonra cebinden küçük bir paket çıkardı — PR ekiplerinin hazırladığı bir broşür, içinde düğün provası için dağıtılan minik kartlar. Kartlardan biri rüzgârda uçtu; Defne onu aldı, kenarından tuttuğu an bir şey hissedildi: kağıdın ince kıvrımında bir çarpılma, sanki içine saklanmış bir sırrın gölgesi.

O esnada cebinde bir şey hissetti; hareket eden bir cisim, sıcak bir ceset gibi hafifçe. Ellerini cebine attı — ceketin iç cebine — çünkü orada genelde parası veya telefonu olurdu, ama bu farklıydı. Parmak uçları bir şeyin kenarını yakaladı; küçük, kare, yumuşak kenarlı bir şey.

Defne paketi çıkardı; eski tarz bir Polaroid fotoğraf gibiydi. Yüzü kapalıydı; ön yüzünde bulanık bir manzara ya da belki de bir yüz vardı; ışıkların kırılması fotoğrafı soyutlaştırmıştı. Ama o an, kalbinin dibinden bir bıçak geçer gibi oldu; fotoğrafın arkasını merak etti, biliyordu ki ardında bir yazı, bir isim, bir not olabilirdi.

Elindeki fotoğrafın yüzeyine parmaklarıyla dokundu; kağıdın kenarından kurumuş bir tuz zerresi gibi bir kararma vardı. Defne cebine geri koymaz, fotoğrafı çevirirdi; istemsiz bir refleksle, eteğinin ucunda yankılanan yağmur sesiyle birlikte elleri onu arkaya çevirdi. Arkasında bir şey vardı — belki bir tarih, belki bir isim.

Defne durdu; fotoğraf elinde dondu. Kalbi göğsünde vuruşunu yitirip yeniden bulmuş gibi bir ritme geçti; sesler uzaklaştı, balkonun yağmurdan ıslak taşları bir an için sanki durdu. Cebinde bulduğu bu yabancı nesne, aniden odak noktasını değiştirdi; her şey bulanık, fotoğraf netleşiyordu.

Bir adım attı ama ayakları betonun soğuk dokusuna yapıştı. Parmakları fotoğrafın kenarını daha sıkı kavradı; ter damlası minik bir harita gibi iz bıraktı. Defne gözlerini kapattı, bir saniye için her şey durdu; o sırada bir soru beyninin arka sokaklarında yankılandı, sanki gecenin rüzgârı soruyu taşıyordu.

Fotoğrafın arkasında kim var?