Chapter 10
Defne nefesini saydı; kaldıramayacağı kadar ağır bir sessizlik göğsüne çökmüştü. O geceyi organize edenin niyeti zihninde çiviler gibi dönüyordu; kimi korumak, kimi yok etmek istediklerine dair bir harita çiziliyordu ama haritanın ortasında hâlâ bir boşluk vardı—neden onu, tam o anda, o yerde bulmuşlardı?
Yağmur hâlâ pencereye vuruyor, camda küçük elmaslar gibi titriyordu. İstanbul’un ışıkları, sokaktaki su birikintilerinde çarpık yansımalar hâline gelmişti. Defne dosyayı masaya bıraktı; sayfaların arasında titreyen bir nefes gibi durdu. Parmak uçları hâlâ soğuktu, tırnaklarının altı toprakla karışmıştı.
Dosyanın kapağında uzun zamandır sakladığı mühür vardı: İnce, elle yapılmış bir logo ve babasının adının kısaltması. Bu, sıradan bir şey değildi. İçindeki her satır, çekirdek bir gerçeği saklıyordu; bir patent, ama aynı zamanda bir yıkım planıydı. Eğer doğru kişilerin eline geçerse bir şirketi, bir mirası, binlerce hesabı, belki de hayatı yerle bir ederdi.
Merve kapıyı iki kere tıklayarak açtı; yüzünde uzun bir gece izleri, çantasında bilgisayar kabloları. “Geç kaldım, trafik… ya da galiba beni şu şehir hiç beklemiyor,” dedi gülümsemeye zorlayarak. Sesi hafif ama keskinti. Defne ona baktı; herkesin beklediği bir süper kahraman olmayabilirdi, ama Merve onun tech-süperkahramanıydu.
“Tam burası mı?” Merve masaya eğildi, gözleri dosyanın üzerindeki yazıya takıldı. Parmakları sayfalara değdi; hareketi belirli bir ritm taşıyordu, sanki sayfaların içerisindeki sırları sıkıştırıp açıyor gibiydi.
“Evet,” dedi Defne. “Bunun içinde… her şey var.”
Merve sayfaları birer birer taradı. Işık, sayfaların üzerine düşüp ince çizgileri ortaya çıkarıyor, mühürlerin solgun damgalarını açığa vuruyordu. Sonra yüzü değişti; gözleri büyüdü, nefesi kısaldı.
“Defne… burası…” Merve sözcükleri bir makine gibi sıraya koyamıyordu. “Bu bir icat değil. Bu, Patent Başvuru No: 19… bu numara Karahan Holding’in son ürünüyle aynı sıra numarasına denk geliyor.”
Göğsünde bir buz parçası çatladı. “Yani?”
“Yani birileri—biri—bu patentin kopyasını kendi adına tescil etmiş. İcadın orijinali burada, ama başvuru ve tescil kayıtları farklı ellerde.” Merve parmaklarını birleştirdi, sesinde bir kıvılcım. “Bu, çalınmış olanın kanıtı olabilir. Veya birinin onu manipüle etme yöntemleri…”
Defne elini saçlarına götürdü; saçları ıslak bir yün gibi başına yapıştı. “Bunu neden sakladım?” diye düşündü. “Neden doğrudan ifşa etmedim?” Cevap eski bir şakadan farksızdı: korku, borç, umut; hepsi birlikte bir düğüm oluşturmuştu. Ama şimdi düğüm çözülürse, geride büyük bir delik kalacaktı—Emir Karahan’ın gideceği bir çukur.
Merve masanın üzerinde duran sayfalardan birini işaret etti. “Burada bir şey eksik,” dedi. “Bu sayfanın devamına ait notlar yok. İşlem iddiaları... teknik çizimlerin bir kısmı… bu boşluk patentin özünü oluşturuyor.”
Defne o an bir şeyin içindeki boşluğu duyumsadı; sadece kağıt değil, gecenin planı da delik bir masaydı. Parmak uçlarıyla sayfanın yandığı kenara dokundu—kumlu, sıcak bir iz. Küller ince bir tabaka halinde parmaklarının ucuna yapıştı.
“Yandı,” dedi Merve. Sözcük bir bomba gibi düştü. “Biri yakmış.”
İkisi de aynı anda pencereye baktı. Dışarıdaki yağmur, içerideki yangını söndürmek için yeterli değildi.
Defne dosyayı dikkatlice açtı; sayfaların arasından çıkan duman hâlâ soğumamıştı. Yanmış kenarlar, bir kare şablonunun eksik olduğuna işaret ediyordu—tam merkezde olmalıydı o sayfa. Onun yerinde yalnızca tutuşmuş, çatal bir boşluk duruyordu.
“Merv, dijitalde yedeği varmı?” diye sordu Defne. Eller titriyordu. “Hızlıca internete yüklemem lazım.”
Merve cebinden küçük bir temizleme mendili çıkardı ve parmak uçlarını sildi. “Var, ama dikkatli olmalıyız. Son erişim kaydı—bak.” Bilgisayarını açarken ekranda bir satır belirdi; IP adresi, Karahan Holding’in güvenlik ağının bir parçasına ait olarak görünüyordu. Tarih, saat; hep gece yarısından hemen sonra.
Defne’in yüreği bir kez daha çarptı; bu defa bir tokmak etkisiyle. “Onlar mı girdiler?” diye sordu fısıltıyla.
“Girmişler,” dedi Merve. “Ve sadece sayfayı yakan da onlar olmayabilir. Dosyayla oynayan, kopyasını alan... biri daha olabilir.”
Tam o sırada telefonunun ekranı titredi; gelen aramanın sahibini görünce Defne bir an durdu. Ekranda “Bilinmeyen Numara” yazıyordu. Arama sessiz kalıp tekrar çaldı. Defne tereddüt etti, sonra telefonu açtı.
“Kim o?” dedi, sesi bir damla su gibi keskin.
Seste soğuk, özenle ayarlanmış bir ton vardı. “Dosyalarla oynama, Defne Hanım. Oyunun kuralları var.” Ses kısa, tehditkâr ve tanıdık geliyordu ama yüzü yoktu. “Eğer devam edersen, daha fazlası gider. İster misiniz? Yoksa sessizce unutulur mu?”
Defne’in parmakları telefona yapıştı; kalbi, çok hızlı atıyordu. “Kiminle konuşuyorum?” diye sordu. “Emir Karahan mı?”
Bir küçük gülüş duyuldu; öyleyken bile kontrol altındaydı. “Benim adımı kullanma. Sadece tavsiye veriyorum. Sürprizler hoş olsun, değil mi?” Telefon kapandı.
Merve bakışlarını Defne’ye dikti. “O ses… Emir’in değil belki, ama yakın çevresi. Bu doğrudan bir uyarı. Ve uyarılar genelde ikinci adımdan sonra tehdit halini alır.”
Defne dosyayı kapatıp çantasına soktu. Bir eylem planı oluşturmak gerekirdi. Gecenin ortasında, yağmurlu camların arkasında bir karar anı. Sadece bir şeyi biliyordu: patentin tamamı hayatiydi, eksik parça ise işin kilidini tutuyordu. Bu parça kimdeydi? Neden yırtılmıştı ya da yakılmıştı? Kimin çıkarına hizmet ediyordu?
“Yedekleri kontrol edeceğim,” dedi Merve. “Ama önce güvenli bir yere götürmeliyiz bunu. Burada fazla açıkız. Eğer birileri ofisimizi izliyorlarsa…”
Defne sözü kesti. “Ofis değil. Dalga geçme. Eski yalı.” Sesi yavaşça bir anıya kaydı; babasının evinin tavan arası, bir zamanlar gizli şeylerin saklandığı bir yerdi. Oraya kimse bakmazdı—ya da bakmaz sanılırdı.
Merve bir anda ciddileşti. “Orası tehlikeli. Ama belki en güvenlisi de orasıdır. Sana eşlik edeceğim.”
Arabaya binerken yağmur şiddetini artırdı. İstanbul sokakları, refleks lambalarının titrek yollarında akar gibiydi. Defne sürerken elleri direksiyona sıkıca kenetlenmişti; pencerelerdeki yağmur damlaları arasında geleceğe dair öngörülerin siluetleri vardı.
Yalıya geldiklerinde kapı ağzında soğuğun iliklerine kadar indiğini hissetti; ahşap, eski bir diş gibi kasvetli, eski yıldızların altında griydi. Çatı katına çıktık, gıcırtılı merdivenler ayaklarının altına şarkı mırıldandı. Tavan arası, günlük ev eşyaları ve kutularla doluydu; toz, soluk bir kalp gibi her nefeste çarpıyordu.
Defne masanın üzerini temizledi, eldivenlerini taktı ve dosyayı çıkardı. Merve elindeki küçük taşınlı ışıkla sayfaları tarıyordu. Defne daha önce bu sayfaları binlerce kez okumuştu; satırlar gözünün önünde canlanırken bir film şeridi gibi geçiyordu.
Derin bir nefes aldı ve tam sayfalara odaklanacakken bir şey farketti—sayfaları tutan ataşın yakınında, küçük bir siyah leke. Kül değil; daha çok kurumlu bir yağ damlası gibiydi. Kokladı. Metalik, tanıdık. “Sigara değil,” dedi fısıldayarak. “Bunu kullanan biri içti ve sonra… sonra dosyayı yaktı.”
Merve eline küçük bir büyüteç aldı; lekenin kenarında ince bir iplik parçası takılmıştı. İplik narindi, ipek gibi ve tek bir karakteristik kokusu vardı—sandal ağacıyla karışık nadir bir parfüm. Defne bir an durdu; o parfümü bir kez hissetmişti; bir davette Emir Karahan’ın en yakın danışmanlarından birinin kolunda. Adını hatırladı ama söyleyemedi; çünkü anı kendi içinde zıpladı—acılı, suçlu.
“O parfüm…” Merve dudaklarını ısırdı. “Bu kadar özel bir koku… sıradan bir çalışan değil.”
Defne parmaklarını sayfaların arasında gezdirdi; eksik sayfanın boşluğu sanki bir insan yüzünü andırıyordu—ayakta duruyor, bakıyordu. Bir çözüm gerekiyordu. Merve dizüstü bilgisayarını açıp perdedeki eski bir lamba altına sayfaları yerleştirdi. Tarama başlarken görüntü büyüdü, piksel piksel anlaşılan bir resim oldu.
Tam bu sırada tavandan hafif bir çıtırtı geldi. Kimi eser bir fare miydi? Yoksa rüzgar mı? İkisinin de nefesleri bir anda kısıldı.
Defne başını kaldırdı. Tavandan gelen çıtırtı bir kez daha tekrar etti ve ardından cam kırılma sesi… yakın bir yerden. Ardından bir el, gölgeli bir şekil kapı aralığından süzüldü; bir şey küçüktü ama parlak. Defne içgüdüsel olarak öne çıktı; kalbi boğulmuş bir kuş gibi kanatlardı.
Gölgeli el, loş ışıkta bir kâğıt parçasını tutuyordu. Parça, küçük ve yamuk; köşesi alevlenmiş, dumanı taze. Sinirleri bir an için donar gibi oldu. Defne’ninki çoktan koptu; elini uzattı—ama yapamadı.
Merve fısıldadı, ama sesi bile kulaklarına yabancı geldi. “Şu parça…”
Gölge el yavaşça bir hareketle parmaklarını kapadı ve ışığın ardına doğru çekildi. Parça, eksik sayfaya ait küçük, kıvrılmış bir bölüm gibi görünüyordu; üzerinde ince çizgiler, mühürler ve en altta belli belirsiz bir imza vardı.
Defne dudaklarını ısırdı; o imzanın ilk harfi, babasının adıyla aynı gibiydi ama tam olarak göremiyordu—parça alev almıştı. Alevin kenarları, harfi çarpmış, onu okuması için yeteri kadar açık bırakmıştı.
Gölge el yavaşça, sanki acı çekermişçesine, ateğe dokundu. Alev bir anda parladı; parça kıvılcım olup elin etrafında döndü. Defne gözlerini yumdu; duman bir bulut gibi yüzünü çekiştirdi. İçeriye yanık bir koku doldu.
Sonra gölge el kapı aralığındaki karanlığa geri çekildi. Parça hızla küçük bir kıvılcım kopardı ve dudaklarında yanıp kül oldu.
Defne kalbine bir yumruk yemiş gibi çöktü. Parmak uçlarına diz çöktü; yerde kalan kara bir iz, parşömen tozundan başka bir şey değildi. Etrafa saçılan küllerin arasında ise—bir tek küçük, ıslak iz vardı; sıcak, yeni. Bir iz, bir koku. Ve bir soru, gece karanlığına bir çivi gibi saplanmıştı:
Patentin bir parçası yandığında, eksik parça kimin elindeydi?
Kapı aralığındaki karanlık, hiçbir yanıt vermiyordu.