NoveliqaMilyarderle Bir Yıl: Sözleşmeli Kalp / Geçmişten Bir İz :0%
Log in

Chapter 9

Geçmişten Bir İz

Demir. Demir. Demir.

Sözcükler göğsümde bir taş gibi dönüyor, ciğerlerime daha ağır girip çıkıyordu. Parmaklarım sayfaların kenarını kavradı; kağıdın soğukluğu avuç içimi titretti. O imza—o el yazısı—bir zincirin halkası gibi, bütün geçmişimi çekiyordu.

Ayaklarım yere yapışmış gibi kaldı. Başımı kaldırmaya cesaret ettiğimde arşiv odasının çıplak ampulü gözlerimi kesti; sararmış ışık, rafların arasından sıyrılan toz taneciklerini bir kar fırtınası gibi gösteriyordu.

Bir nefes aldım. Nefesimin dumanı gibi havada asılı kalan toz, annemin eski mutfağındaki unun kokusunu getirdi. O an, kelimeler değil ayrıntılar konuştu: parmaklarımın ucunda dolaşan keçeleşmiş mürekkep; sayfanın köşesindeki küçük kahverengi leke—çocukluğumdan kalan bir kirlenme gibi.

Belgeyi daha dikkatli inceledim. Üst köşede bir mühür; mührün içindeki tarih, gözlerimi deldi. 17 Haziran 2004. Altında, koyu bir kalemle çizilmiş bir not: Büyükada İskelesi — 14:13.

Kalbim, bir davulun ritmi gibi atmaya başladı; önce iki, sonra dört, sonra ritmi kaçtı. Büyükada. O adın ağırlığı, bütün küçücük anılarımı bir araya çekti; bir akşamüstü, ahşap iskele, denizin tuzlu kokusu, bir topaç sesi. Bilinçsizce ayağımı tetiğe bastım; belgenin kenarında bir zarf sıkışmıştı.

Zarfın içinden çıkarılan parça küçüktü—peştamalin yumuşaklığına benzer, ama kağıttı; bir yolcu manifestosunun kesilmiş, kısmi kopyası. Satırlar dar, harfler baskı: İsimler, soyisimler, saatler. Bir ismi daire içine almışlardı, kalemle; aynı kalemin ucundan çizilmiş bir çizgi manifestonun altındaki notu işaret ediyordu: "Kamera kaydı, Foto: 2004-06-17_1413.jpg. Görüntü mevcut. Delil numarası: C-402."

Ellerim terledi. İçimde bir yerde buz çatladı. Eğer kamera görüntüsü varsa, o gün iskelede kimlerin olduğunu gösterebilirdi. Kameranın bakışı, yıllar içinde saklanmış gerçekleri gün ışığına çıkarırdı. Belgedeki mürekkep, kim bilir hangi el tarafından koyulmuştu—yargı mı, yoksa cezalandırmak isteyen birinin tertibi mi?

Rafların arasından adımların demir tınısı geldi. Adliyenin kapısından içeri giren ayakkabı sesi, çıt sesi gibi yankılandı. Karanlıkta bir gölge belirdi; arşivciydi—çağdaş bir yüzü, gözlerinin kenarında çetrefilli kırışıklıklar, ağzında sürekli bekleyen bir soru.

"Bu saatte ne arıyorsunuz burada, hanımefendi?" diye sordu, sesi kuru bir cılızlık taşıyordu ama merak kıvrımı küçüktü.

Yutkundum. Belgeyi saklamaya çalışırken gözlerimi ondan kaçırmadım. "Babamın dosyasını bulmaya çalışıyorum," dedim. Sesim bir sürü iğneden oluşmuştu; dokunulmuş, onarılması gereken bir şey.

Adam kaşlarını kaldırdı, raflara baktı. "Kişisel işlerle uğraşmak, arşiv odasında gece kalmak... Riskli. Hem, kişisel dosyalar genelde kilitli olur." Ellerini pantolonunun cebine soktu; parmaklarındaki mürekkep lekesi, benim kavradığım kağıt kadar eski bir hikâyeyi andırıyordu.

"Ama ben eskiden geliyordum," diye fısıldadım. Sözün üzerinde durduğum için pişmanlığım, boğazımda tuhaf bir düğüm oldu. "Birkaç belge eksik. Belki ben gözden kaçırdım."

Adam birkaç adım atıp önünde durdu. Yüzündeki katmanlar bir anda değişti—resmiyet lekesi, ilgiye dönüştü. "Hangi dosya?" diye sordu. Merak bir zincir gibi beni çekiyordu.

"Demir Sanayi… Davaya ait deliller. Babamın adı Demir. Demir…"

Adlıksız bir gülümseme kamburlaştı ağzında. "Demir mi? Demir… çok eski bir dava. Emsallerle karışan bir yük." Ellerini katladı. "İstersen şu raftan başla. Hepsi alfabetik."

Rafın üzerinde duran kalın klasörlere ulaştım. Parmaklarım birbiri ardına etiketleri okudu: Yılmaz, Yıldız, Yurt… Ardından bir boşluk; klasörün sırtında, sararmış bantla kapatılmış bir grup dosya. Üzerindeki etiket solmuştu ama görünürdü: DEMİR / C-402.

Adım attım. Klasörü aldığımda bile göğsümden sanki bir yük kalkmadı; aksine daha ağırlaştı. Bantın kenarı tırmıklı bir his bıraktı avuç içimde. O an, geçmişin keskin bir kesiti gibi, narin bir şeyin kırılacağını hissettim.

Klasörü açtım. İçindeki sayfalar, raporlar, tutanaklar birbirine geçmiş umutlar gibi dizilmişti. Mürekkepten bir koku yükseldi—eski kâğıdın dayanılmaz, tatlı kokusu. Bir sayfayı diğerine kaydırdım, gözlerim satır aralarında dans etti.

Bir tutanak vardı; mürekkep sert, harfler resmi. Altında bir damga—"İstanbul Emniyet Müdürlüğü / Adli Deliller Birimi"—ve bir imza. O imza, önceki sayfalarda gördüğüm "Demir" imzasından farklıydı; akıcı, ama yine de tanıdık. Kalem vuruşlarının o ritmi… Tanıdık. İçim birden ısındı, sonra üşüdü.

Ama beni durduran, imzanın hemen yanında küçük bir not satırıydı. Mühürle çizilmiş hafif bir çizgi, notun altındaki yazı el yazısıyla hızlıca düşülmüştü: "KUNDAK: Yolcu listesi ve iskele kamerası kayıtları bulundu. Tanık: Kılıç, Murat. Görüntüye göre şüpheli 3 kişinin iskelede olduğu tespit edildi."

Gözlerim parladı, mürekkep karıştı sanki. Üç kişi. O an zihnimde bir dizi küçük resim canlandı—o günkü siluetler, çocuk adımlarının çıtırtısı, babamın elinin cebine gitmesi, birinin fısıldadığı bir şey.

Daha derin bir sayfada, küçük bir fotoğraf iliştirilmişti—siyah beyaz, grenli. Fotoğraf, iskeledeki birkaç kişiyi gösteriyordu: bir kadın şalını serinkanlı takmış; bir çocuğun elinde pamuk şeker vardı; uzakta, bir adamın silueti. Fotoğrafın köşesine solmuş bir not: "Fotoğraf 1413 - Çekim: İskelenin kuzey kamerası." Fotoğrafın altına, küçük bir parmak izi işaretlenmişti—kahverengimsi, tırnak kenarıyla bulanık bir iz.

Başparmağım otomatik olarak o parmak izine süründü. Tenimde bıraktığı his tuhaftı; sanki o iz, beni başka bir zamana çekiyordu. Hemen ardından, manifestonun parçası sayfanın kenarına yapıştırılmıştı. İsimler: "Demir, Ali — 14:00; Demir, Yılmaz — 14:02; Aslan, Selen — 14:05..."

"Selen Aslan."

İsim dudaklarımda ağır bir taş gibi durdu. Aslan. Aslan. Aslan—o soyadı tekrar geliyor, zihnim alarm veriyordu. Sadece bir soyadı değil; bir kapıyı çalan bir tokmak. O soyadı Eren Aslan'ı getiriyordu aklıma—o soğuk bakışlı, hesaplı adam. Ama o zamanlar, 2004'te, Eren henüz bugünkü ismiyle anılıyor muydu? Ailemizin düşüşüyle bağlantısı olabilir miydi?

Gözlerim, manifestoya takılmış küçük bir notu daha okudu: "S. Aslan—bilet rezervasyonu: Özel; biniş: iskele kuzey. Tanık beyanına göre S. Aslan, iskeleden ayrıldıktan 10 dakika sonra olay yeri civarında görülmedi."

Yutkundum. İki satır daha vardı; biri elle çizilmiş bir okla işaretlenmiş: "Görüntü: S. Aslan ile tanık beyanı arasında çelişki mevcut."

Çağrı merkezi gibi titreşen kalbim, ansızın bir soru sordu: S. Aslan kimdi? Ve neden manifestoda adı özel notla işaretlenmişti? Başka bir el bu belgeyi işaretlemiş, bir ipucu bırakmıştı—kimin için? Kime doğru yönlendiriliyordu?

Başım zonkladı. Bir an için her şey bulanıktı; arşiv odasının soğuktu, sayfalardan çıkan mürekkep kokusu daha yoğun, dokunduğum kağıt elime yapıştı. Gözlerimi kapadım; büyük ağacın gölgesi, iskeledeki tahta çıtlaması, annemin ayakkabısının kenarındaki çamur lekesi—anılar birbiriyle tokalaşmaya başladı.

O gün... Görüntü silindiği için anılarımın kenarları çarpıktı. Ama birkaç şey netti: Deniz tuzu, annemin saçındaki limon sabununun kokusu, bir topaç sesi, babamın kısıtlı cümlesi—"Hemen gel, İlayda"—ve arkamda bir gölgenin kalması.

Manistonun yanındaki küçük bir el yazısı daha dikkatimi çekti: "Delil listesi: Fotoğraf, manifest, kamera kaydı. İrdeleme: Evrak eksik. Soru: 3. şahıs kim?" Altına çarpı işareti koyulmuş, sonra bir başka el, koyu bir kalemle "Soru: O gün orada kim vardı?" yazmıştı.

Kalem, benim içimde büyüyen bir volkanın fitilini ateşledi. O gün orada kim vardı?

Cevap kulağıma bir çığlık gibi çalındı ama o kadar uzak ki, bir fısıltıydı. İlayda, eğer bu isimler doğruysa baban masum olabilir… diye bir ses düşündü. Ama ses benimkinden farklıydı; acımasız bir mantığın sesi. Kapatmak, unutmak istedim. Kardeşimin yüzü geldi aklıma—yüzü soluk, o küçük göğsün altında umut. Eğer babamın masumiyeti kanıtlanırsa, kardeşimin tedavisine para bulunabilirdi. Eğer… eğer bu doğruysa.

Rafların üzerindeki metal ışık bir an parladı; arşivci tekrar yaklaştı. Ellerinde çay demli termosu, dudaklarının kenarında ağır bir gülümseme vardı. "Bunlar, çoğu zaman kapatılmış meseleler," dedi. "Bazı dosyalar insanları huzursuz eder. Neden bu kadar ısrarlısın?"

"Çünkü kişi… Çünkü babam…"

Sözümü tamamlayamadım; kelimelerim boğazımda asılı kaldı. Gözleri, benim yüzümdeki çizgileri taradı. Bir an, yaşlı adamın gözlerinde bir şey kıvılcımladı—merhamet ya da bir sırra ortak olmanın sabırsızlığına benzeyen bir şey.

"Bak," dedi, elindeki termosu rafa koyup bir klasörü işaret ederek. "Bu dosya yanlış rafta saklanmış olabilir. Eski bir memur yanlış koymuş olabilir. Ama sana söyleyeyim: herkesin bir hesabı var. Dosyalar da hesaplaşır. Senin aradığın bir parça olabilir. Ama bulduğunda, ne yapacağını bilmelisin."

Soru, bir tokat gibi çarptı. Bulduğumda ne yapacaktım? Haberlere mi verecektim? Polisle mi paylaşacaktım? Yoksa… daha tehlikeli bir yol var mıydı—Eren Aslan'ın kapısını çalmak mı? O, soğuk bir eldiven takmış bir adam; her dokunduğu şeyi sahiplenmekten kaçınmazdı. Eğer manifestoda adı geçen S. Aslan, onun ailesine bağlıysa, bu belgeyi ortaya çıkarmak benim için bir kutuya girip kapıyı kilitlemek gibi olurdu.

"Neden bana yardım ediyorsun?" diye sordum, sesim kırık ama ısrarcıydı.

Adam, gözlerinin kenarındaki çizgiyi derinleştirdi. "Çünkü bazen hakikat, raflarda bekler. Ama bazen de hakikat, fırtınalı günlerde insanın aradığı bir elin uzanması kadar basittir." Konuşurken, saçının arasından bir tel düştü; elleriyle iterek kafasını salladı. "Senin yüzünde, yılların yorgunluğu var. Ve ayrıca… başka bir sebepten de—ben de bu dosyanın bir parçasını sakladım."

Yüreğim atladı. 'Sakladım' kelimesi, kimyasal bir patlama gibi etrafa yayıldı.

"Ne sakladın?" diye fısıldadım. Bedenim buz kesiyordu; tırnaklarım klasörün kenarına battı.

Adam yavaşça cebinden küçük, kahverengimsi bir zarf çıkardı. Zarfı yırtmak için acele etmeden önce birkaç saniye durdu; sanki o anın ağırlığını ölçüyordu. Parmakları titredi ama yüzü sabitti.

"Bir fotoğraf," dedi. "Kopya. Orijinalin iadesi istenildi ama kimse bulamadı. Belki senin işine yarar."

Zarfı aldım. İçinden bir fotoğraf çıktı; renkli, ama zamanın sararttığı bir renk. İşte o fotoğraf—iskelede çekilmiş bir kare daha. Fotoğrafta babam vardı; yüzü gençliğin çizgilerini taşımış, ama gözleri aynıydı—güçlü, kırılmış. Yanında annem, saçları rüzgarda dağınık, elinde bir şal vardı. Uzaktan, birinin kolu görünüyordu; silueti net değildi, ama çene hattı… o siluet bana tanıdık geldi, tüylerimi diken diken etti.

Fotoğrafın köşesine küçük bir el yazısı düşülmüştü: "17/06/2004 - Büyükada İskelesi - S. Aslan ile görüşme sonrası."

S. Aslan.

Dilimin ucunda bir soru; yutkundum. Fotoğrafı yaklaştırdım, gözlerimi kısarak baktım. Siluetin hatları, benim çocuk hafızamın geniş boş alanlarına sürtünüyordu. Bir isim bile olsa—Selen, Serap, Serdar?—İsim ipuçları verdi ama tüm ağırlığı bu soyadın taşıdığı gerçeği taşıyordu.

Adımlar daha hızlı, rüzgâr daha soğukmış gibi hissettim. Kafamın içinde bir voltaj atladı; bir bağlantı kuruyordu beynim. Manifesto, kamera, fotoğraf… hepsi birbirine bağlanıyordu. Babamın suçlanması bir kurgunun, bir montajın sonucu muydu? Ya da o gün iskelede başka güçlü bir el miydi?

"Ve şimdi?" diye sordum. Soru sadece arşivciye değil, kendimeydi. Bulduğum şeyi ortaya çıkarmak neyi değiştirecekti? Kardeşimin tedavisi, babamın itibarının iadesi ve benim bütün hayatım… Tek bir fotoğraf, bir manifest, bir tarih… hepsi bir kapıyı aralayabilirdi.

Rafların arasındaki sessizlik bir anda ağırlaştı. Adliyenin eski duvarları, yılların sırlarını belki biliyor ama konuşmuyordu. Ben ise o sırlara dokunmuş, parmak uçlarımda mürekkep iziyle donmuştum.

Adliyenin kapısı sürtünerek açıldı. Hararetli bir nefes, metal tınısı. İçeri dolan hava, dış dünyanın İstanbul akşamının serinliğiyle birlikte tuzlu bir esinti getirdi; uzaklardan bir vapurun düdüğü, iskele görüntüsünü yeniden çağırdı.

Kapı eşiğinde bir gölge durdu. Uzun palto, omuzları geniş; yüzü gölgede kalmıştı ama duruşu tanıdık geldi. Sanki yıllar öncesinin fotoğrafında soluk bir çizgi gibi belirmişti.

Ses, bir kapı gıcırdaması gibi geldi: "İlayda?"

Adın söylenişi, göğsümde bir kapıyı daha araladı. Tanıdık… Çok tanıdık. O sesin sahipleri arasında geçmişimin bir adresi vardı. Ama kimdi? Onu yüz yüze gördüğümde, anılarım daha da netleşecekti. Vücudumun her bir kıvılcımı uyarılıyor, bir adım atmaya hazırdı.

O gün orada kim vardı?