NoveliqaMilyarderle Bir Yıl: Sözleşmeli Kalp / Eren'in Önerisi :0%
Log in

Chapter 8

Eren'in Önerisi

Bıçak gibi bir sessizlik bıraktı gitmiş olan silüetin. Parmak uçlarım hâlâ dükkanın eski tahta zeminine soğuk bir iz bırakmış gibiydi; nefesimin içinde bir duman halkası oluştu ve dağıldı.

Karanlık raflara bakarken etraftaki çiçeklerin uykusuz bir hırıltı gibi kokusu burun deliklerime doldu. Orkide yaprakları hâlâ gece havasının nemini taşıyor, menekşeler sanki birinin ayak seslerine titremişti. Arkamda hala kapı anahtarı sallanıyordu—ellerim kendi başıma titriyordu.

Flash diski aradım. Çekmeceleri silkiledim; kumaş paketlerin arasına parmaklarımı soktum. Her şey yerli yerinde gibi görünüyordu. Mutfağın lambası altında, büyük sisli bir kehanet gibi, disk hâlâ el altında, sakladığım kitap kapağının içindeki küçük plastik yuvasında bekliyordu.

Gözlerimi kapattım. Kalbim göğsümde bir yabancı gibi atıyordu; sesleri kısık bir davulla dışarıya taşıyor gibiydi. Hırsız değildi. Uyarıydı. Kesinlik, şekillenen bir ipucundan daha soğuktu; dükkanın hemen dışında, sokak lambasının sarı gözleri, birinin durup uzaklaştığını bile görmüştü belki.

Gözlerimi açtım. Karşı masanın üzerinde duran not defterime titreyen bir çizgiyle bir kelime yazdım: Eren.

Telefonumun ekranına baktım. Onun numarası yoktu bende, ama beni tanıyan herkes onu tanır gibi konuşur; Adı Eren, soyadı Aslan. Dünyanın en sert ceketli adamlarından biri. Yüzü haberlerde, panolarda; ama onun gerçek gücü o fotoğraflardan öteydi. O artık sözleşmemin ortağıydı ve sözleşme denen şey, bazen insanları ceketine alıp onları hayatın içinden yutan bir makineye dönüştürürdü.

Ne yapabilirdim? Polis mi arasaydım? Bu düşünce bir an için geldi ama kayboldu. Polis, aldatılmanın büyüsünü çözemezdi. Onlar izleri sayar, rapor tutar; ben ise bir diske sahip, bir kardeşe borcu olan bir kadındım. Ne yapacağımı bilene ihtiyacım vardı. En kötüsü, bu işi yapanların Aslan ailesiyle bağları olduğuna dair bir instinkt vardı içimde—soğuk, davranışsal bir sezgi.

Ertesi sabah elimde kahveyle dükkânın kapısını açtım. Dışarıda İstanbul beklenmedik bir serinlikle esiyordu; dumanlı bir Boğaz sabahı, teknelerin motorları uzaklardan homurdanıyordu. Telefonum çaldı—ekranında tanıdık bir numara yoktu ama ses tonunu her zamanki gibi tanıdım: o.

“İlayda,” dedi. Kelimeler pürüzsüz, ama altında bir jilet hissediliyordu. “Gece dükkanındakiler seni korkutmuş. Birinin dükkanına girmesi… hoş değil.”

Göğsümde bir düğüm daha sıklaştı. “Kimdi?” diye sordum, ama sesimdeki sertliği kırmaya çalıştım.

Sessizlik, onun açısından bulutluydu. “Henüz bilmiyorum. Senin için konuştuğum birkaç kişi var. Güvenlik kamerası kaydı alındı mı?”

“Yok,” dedim. “Kameram yok. Küçük bir dükkânım.”

Kısa bir gülümseme geçti sustuğunda. “O zaman bir korumaya ihtiyaç var.”

Tek cümle. Bu önerme havadaydı ve benim ciğerlerime bir buz parçası gibi indi. Korumaya ihtiyacım olduğunu biliyordum; ama onun sunacağı koruma, özgürlüğümün bir parçasını daha eskitecek bir şeydi.

“Kim olacaktı?” Kaşlarımı çattım. “Kimin parasıyla?”

Eren hiç beklemeden geldi. “Benim. Ancak karşılığında—” dedi ve durdu. “Bir şey isterim.”

Sanki binlerce küçük cam kırığı tavana yağmıştı. Elimi kahve fincanına götürdüm, parmak uçlarım derin bir sıcaklık arıyordu.

“Ne istiyorsun?” diye sordum.

Cümlelerini seçerken bir zarafet vardı. “Senin güvenliğin için bir ekip sağlıyorum. 24 saat rotasyon. Senin iznini almadan hiçbir adım atmayacaklar. Hatta dükkanın önüne gözetleme cihazları koyarız. Yine de seninle yüz yüze konuşmalıyız. Ofisimde, strateji belirleyelim.”

İçimdeki alarm zilleri çaldı; ama öte yandan bir kapı daha açılıyordu. Ekip… gözetleme… Bunlar, diski ayakta tutacak bir huzuru sağlayabilirdi. Kardeşimin tedavisi için gereken meblağ, ödemeler, bekleyen faturalar—her biri bir şişe gibi üzerimde baskı yapıyordu.

“Ofis… neden ofis?” diye sordum. “Burada konuşsak olmaz mı? İnsanların gözünde ben çiçekçiyim, ofise gitmem normal değil.”

“Normal olanı bize bırak,” dedi Eren. “Senin normalin benim işimle çatışmamalı. Saat kaçta gelebilirsin?”

Cevaplamak istemedim. Onun teklifinde görünür olan tek şey yardım değildi. Bir mal takasında her iki taraf da bir şey verir. Sahip olduğum her şey—bir yükümlülük, bir dosya, bir flash disk—onun oyununda bir değerdi. Bu oyun daima bir adım daha ileri oynanır; benim tek bir hamlem vardı: risk almak.

Derin bir nefes aldım. “Öğleden sonra üçte,” dedim. “Bir avukatım yok, ama yalnız gitmiyorum.”

O, bu cevabı beklediğini ama bunu umursamadığını belli eden bir tavırla gülümsedi. “Gelebilecek herhangi bir arkadaşını kabul ederim. Sana yardımcı olacak kim varsa. Arabam seni ofise bırakır.”

Ofise gitmek, bir balkon kenarında duran bir çiçeği pencere dışına koyup fırtınaya bırakmak gibiydi; istediğim şey, fırtınadan korumaktı ama aynı zamanda orayı ona teslim etmek de korkunçtu. Yine de işin içindeki en ağır tartıyı kaldıran bir gerçek vardı: Evet, korumaya ihtiyacım vardı. Evet, tedavi parası için daha fazla zamana ihtiyacım vardı. O zaman neden gitmemeliydim?

Ara sokaklardan inen asansörde sapasağlam bir boşluk hissettim. Eren’in binasının dışında, cam yüzeylerin parlaklığı sabah güneşini kırıp küçük yıldızlara bölüyordu. Kapıdan içeri adım attığımda sıcaklık değişti; hava, sanki bir klima tarafından nazikçe sıkıştırılmış ve taze bir metal kokusu hafifçe sürüklenmişti.

Sekreter, beni bekleyen kadına bakış attı. “İlayda Hanım, Eren Bey sizi bekliyor,” dedi. Kulağında bir kulaklık, yüzünde ise işiyle onun arasındaki menfaatleri tartan bir ifade vardı.

Ofis içi… klişelerin içindeki bir sahne değildi. Yerden tavana kadar uzanan camdan İstanbul şehir planı, Boğaz’ın bir parça kartpostalını sunuyordu. Mobilyalar, soğuk bir zerafetle yerleştirilmiş; her bir objenin hem estetik hem de güç hikayesi vardı. Erenin masasının arkasındaki koltuk, onun gölgesini genişçe tutuyordu.

Eren'in yüzü kapı açılır açılmaz algıda belirdi: her zamanki kusursuzluğu, gömleğinin yakası, keskin çene. Ama gözleri—gözleri her zamankinden daha dikkatliydi. İçime işleyen bir huzursuzluk, onun bakışlarının birkez daha sadece dikkat değil, tarama içerdiğini söylüyordu.

“Hoş geldin,” dedi. Sesi, camdan yansıyan ışığın içinde bir çelik parçası gibi kıvrılıyordu.

İçeri girer girmez onun dünyasında bir misafirdim. Masasının etrafında birkaç duran kişi yoktu; sadece bir masa, bir portre ve arka duvarda kütüphane gibi düzenli dosyalar. Dosyaların rafları, bana bir tür laboratuvarın teminatını hissettirdi: içindeki her şey hesaplı, saklı, etiketli.

Eren beni karşılayıp bir koltuk işaret etti. “Çok şey yaşadın biliyorum. Sana birkaç insan tanıştıracağım. Bunlar güvendiğim insanlar—işimizle ilgili deneyimli kişiler. Biz birlikte çalışacağız.”

Benim içimde bir kambur varmış gibi eğildim. “Neden yardım ediyorsun?”

Gülümsedi ama bu gülümseme, bir bilmeceyi çözme tatmini gibi değildi. “Çünkü bazı şeyler… karşılıklı ihtiyaç gerektirir. Ayrıca… aslan aileleri bir şey karşılığında yardım etmeyi sever.”

Söylediği cümleleri üzerime bırakırken, bir dosya uzattı. Sıradan bir dosyaydı; kabartmalı siyah cilt, içinde parlak plastik poşetlerle korunmuş kâğıtlar. Üzerinde basit bir not: 'Aslan Arşivi - 1993-2005'

Kalbim istemsizce bir vurgu yaptı. “Bunlar… aile arşivleriniz mi?”

“Evet,” dedi. “Ve içinde, belki de ilgini çekecek şeyler olabilir.”

Kötümser bir umut kıvılcımı. Ona bakışımda bir soru vardı: 'İlgin mi? Yoksa beni test mi ediyorsun?'

Eren, dosyanın kapağını açmadı. İçinde hiçbir şey ters gitmiyordu. İnsanların dudaklarının dolgunluğunda yaptığı küçük bir kıvılcım gibi, onun her hareketi planlıydı. “Sana dürüst olacağım, İlayda. Seni korumak istiyorum çünkü işime zarar gelebilecek bir etki hissediyorum. Senin başında dönenler, benim kâbusumla örtüşüyor. Ancak bu, bir anlaşma. Ben sana korumayı veriyorum; ama seni de yanımda tutmak istiyorum. Güven, birlikte inşa edilir.”

“Siz kimsiniz, Eren?” diye fısıldadım. “İyi bir iş adamı mı, yoksa… bir müfettiş misiniz? Bana hazır çözümler teklif ediyorsunuz, ama arkasında ne olduğunu söylemiyorsunuz.”

Gözleri bir anlığına bir şimşek gibi çakıp söndü. “Benim kim olduğum önemli değil,” dedi. “Senin için ne yapabileceğim önemli. Eğer isterseniz, çözümün bir parçası oluyorum.”

Anlamaya çalışırken içimde bir çarpışma oldu; güven hissinin karşılığında bir taviz veriyordum ama hangi parçamı verecektim? Kardeşim mi? Onun tedavisi mi? Yoksa babamın geçmişini mi?

Toplantının üçüncü safhasında, Eren bana onun koruma ekibini tanıttı. İki adam—biri iri yapılı, biri ince ve dikkatli—söz dinler gibi duruyorlardı; gür sesleri yoktu. Bunun yerine bir sessizlik hâkimdi; hareketleri yazılmış bir senaryo gibiydi.

“Onlar seni izleyip, koruyacak,” dedi Eren. “Fikrini değiştirmek istersen bile, bir hafta deneme süresi vereceğim. Biz üzerinde anlaşmaya varacağız; seni yalnız bırakmayacağımızı göreceksin.”

Sözleri, benim küçük dünyamın etrafına yeni bir çerçeve çiziyordu. Bir anlamda rahatlamıştım. Bir yandan bakınca birini aramak, bunu kabul etmek akıllıca bir hareketti. Diğer yandan ise içimde bir telkop ses vardı: "Bu adam ne istiyor?"

Toplantının sonunda, bir zarf uzattı. “Burada başlangıç için bir miktar var,” dedi. “Kardeşinin tedavisiyle ilgili masrafları birkaç ay idare edebilecek kadar. Çek bir güvence gibi düşün. Ama karşılığında… birkaç şeye ihtiyacım var. Güvenlik planını uygulamak için senin iş birliğine ve belirli bilgi akışına.”

Zarfın içinde gerçekten para vardı; usulca ağır bir tatlılık gibi. Parmak uçlarım parayı hissedince aklıma aynı anda umut ve utanç geldi. Bu adam, bir parmağımın ucunu yakalamıştı. Kapatıp cebime koydum.

“Bilgi akışı mı?” dedim. “Ne tür bilgi?”

Eren göz ucuyla raflara baktı. “Basitçe: seni takip edenleri bilmek, güvenlik açıklarını kapatmak ve… bazı geçmişe dair belgeleri doğrulamak. Bana güvenebilirsin. Hem şirketimin hem de ailemin içinde bazı arşivler var. Belki senin aradığın bilgi oradadır.”

İçimde bir şey çakıldı. “Neden benim ailemle ilgili bilgi Aslan Arşivinde olur ki?”

Sesi daha da yumuşadı. “İş dünyası küçük. İnsanlar birbirlerinin hayatlarına dokunurlar. Bazen istemeden, bazen kasıtlı. Dosyalarda bazen bir isimle, bazen bir referansla bahsedilir. Bazen kesişimler vardır.”

Bu sözler bir merdivenin basamağını işaret etti: belki dosyalarında benim için bir şey vardı. Belki babamın davasına dair bir iz… Bir umut kıvılcımı yandı. Ancak aynı kıvılcım, bir çırağın elinde yanarken parmaklarımı yakabilirdi.

Gözlerim dosya rafına kaydı. “Bana gösterebilir misiniz?” diye sordum. “Sadece bakmak istiyorum. Eğer orada bir şey varsa… belki de her şey değişir.”

Eren bir an düşündü. Onun labirentinde bir kapı aralamıştım ve o da bu kapıyı aralamaya izin verebilirdi—kendi kurallarıyla. “Gelecek hafta bir arşiv taraması yapacağız,” dedi. “Ama seninle bugün biraz daha vakit geçirmek istiyorum. Ofisin kameraları burada. Senin güvenliğin için…”

Ama konuşmasını bitirmeden, sekreter kapıya hafifçe vurdu. “Beyefendi, üst kattaki dosyalarla ilgili bir not geldi,” dedi. Eren başını salladı. Sekreter sessizce dosyanın bir kısmını elinden alıp gitti.

Birkaç dakika sonra o da çıktı ve iki güvenlik görevlisi biraz irileşmiş bir dosya getirdi. Eren’in yüzünde farklı bir ifade oluştu—ciddi, neredeyse sert. Dosyayı masanın üzerine koydu.

“Bu… daha eski bir koleksiyon,” dedi. “Bazı vakalar, aileyle ilgili hassasiyeti korumak adına farklı bir yerde arşivlenir. Bu dosyalardan bazıları bugün dijitalleştirildi. İstiyorum ki bunlar güvenlik için incelensin.”

Dosyanın kapağında koyu mürekkeple yazılmış birkaç tarih ve bir etiket vardı. İçini açtığımda kâğıtların arasından bir koku yayıldı; eski mürekkep, saklanmış evrakların kendine has kokusuydu. Parmaklarımı kâğıtlara değdirdim; kenarları sararmış, tarihler solmuştu.

Başlığın altında bir belge vardı; başlık: “Aslan - Demir İlişkileri (1997-2001)” yazıyordu. Gözbebeklerim istemsizce büyüdü. Demir—babamın soyadı. Parmak uçlarım soğuk bir metal parmağa dokunmuş gibiydi.

Benimle oyun oynanmıyordu; ya da belki oyun oynanıyordu ama farklı bir kurala göre. Eren dosyanın kapağını açıp kâğıtları dağıttı. İçeride gelen eski yazışmalar, banka dekontları, küçük onay damgaları… Her biri birer ipucu gibiydi.

İlk satırı okudum: "Demir Ltd. ile ödeme takibi."

Kalbim dondu. Ne kadar derinlemesine bakarsam, o kadar çok 'Demir' ismi çıkıyordu. Her damga, her imza bir yankı gibi tekrarlanıyordu: Demir & Aslan ortaklığı, teslimat notları—Demir, Demir, Demir.

Eren’in ofisinde elimde tuttuğum kâğıtlar artık sadece yazılı belgeler değildi. Babamın adı, yıllar sonra burada, Aslan ailesinin belgelerinde bir nakarat gibi dönüyor; sanki bir şarkının nakaratıydı ve ben o şarkının tüm sözlerini hatırlamaya başlıyordum.

Sesim ince bir ip gibi yankılandı: “Bu… bu ne demek?”

Eren önümde dikilerek sessizleşti. Gözleri masanın üzerindeki kâğıtlara sabitlenmişti ama yüzünde bir şey yoktu—belirsizlik ya da tam tersi, saklanan bir zafer.

“Bakmalısın,” dedi. “Hepsi burada. Belki bazı cevaplar.”

Kalbimin ritmi düzensiz bir davul oldu. Her kâğıt bir kapıyı işaret ediyor, her imza bir kapıyı anahtarlıyordu. İsimler birbirine zincirlenmişti. Demir. Demir. Demir.

Ve o zaman fark ettim: bu dosyalarda babamın adı sadece bir kez değil, defalarca tekrarlanıyordu—sanki bir bağlantı vardı; bir ilişki; bir alışveriş. Ve eğer bu doğruysa, babam gerçekten saf mıydı, yoksa her şeyin içinde bir oynanmış bir oyun muydu?

Eren yanıma eğildi, sesi şimdi daha alçaktı. “Bunlar başlangıç,” dedi. “Seninle birlikte çalışırsak daha fazlasına ulaşabiliriz. Ama eğer sadece kaçar, hiçbir şey çözülmez. Sadece şunu bil: ben bir kapıyı aralıyorum. Sen girip içine bakmak zorundasın.”

Gözlerimi tekrar kâğıda çevirdim. Bir isim tekrar tekrar çıkıyordu; mürekkep lekesi gibi, kelime kelime, satır satır, sayfayı delip geçiyordu: Demir.

Kalbim sapasağlam bir taşın içine sıkıştı. O an odanın dışından bir şey gibi—ama aynı anda içimden bir bağırış gibi—kulağıma çalındı: Benim bütün hayatım bir kez daha ihmale gelmişti. Ve şimdi önüme atılan bu dosyalar, aynı zamanda bir seçim sundu: Eren’le iş birliği yapıp babamın geçmişini açığa mı çıkaracaktım, yoksa onu tekrar kapatıp kendi bildiğim yolu mu tutacaktım?

Parmaklarım kâğıdın üzerindeki bir damgayı izledi. Damga, bir banka onayını gösteriyordu; küçük rakamlar, tarih ve karşı taraf: Aslan Holding.

“Demir,” dedim, sesimin titremesini gizleyemedim.

Eren’in gözleri bana baktı. İçinde hem bir vaat hem de bir uyarı vardı. “Demir,” diye yineledi. “Tekrar tekrar geçiyor. Neden olduğunu birlikte bulacağız.”

Ama o sırada radyo gibi bir şey kırıldı: Kapı hafifçe aralandı ve odanın köşesinden bir isim üretildi. Sekreterin kısa bir sesiydi; bir e-posta. Her zamanki düzen, bir anda yerinden oynadı.

Ben ise hala o kelimenin üzerinde takılı kalmıştım. Demir. Demir. Demir.

Bir isim. Bir yankı. Ve önümde duran daha birçok dosya. Bu kez, kapıyı açmak isterken elim durdu. Çünkü içeri girdiğimde neyi ortaya çıkaracağımı bilmiyordum. Ancak bir şeyi hissediyordum: gerçek, sadece bir kelimenin tekrarında değil; ardında saklananların ağırlığındaydı.

Kendime sorma cesaretini bulamadan, bir kâğıdı daha çevirdim. Üzerinde bir imza vardı—tanıdık olan bir el yazısı. Tanıdık bir isim. Ve kalbim yine, bu kez daha yüksek bir frekansta çarpmaya başladı.

Demir. Demir. Demir.