NoveliqaMilyarderle Bir Yıl: Sözleşmeli Kalp / İlk Kayıp :0%
Log in

Chapter 7

İlk Kayıp

Mina’nın yüzündeki güven, kapı aralığında bir sütun gibi durdu. O sütunun gölgesiyle birlikte telefonun son satırı hâlâ göğsüme saplanmıştı: Bir sonraki hareket senden.

İçeri adım attım.

Çan, eskisi kadar canlı çınlamadı. Dükkanın içi, gündüzün nemli çiçek kokularını geceye saklamış gibiydi; yaprakların verdiği ılık, toprak kokusunun altında metalik bir gerilim vardı. Raflarda kalan güller yarı kapalıydı, saksılarda kurumuş bir kaç yaprak cilve yapıyordu. Şehirden gelen uzak uğultu, cam vitrinden içeri sızan sarı sokak lambasının sesiyle karışıyordu.

Mina arkamda kapıyı kapadı; kilit tık tık ederek yerleşirken onun nefesi hâlâ aynı temkinli ritimdeydi.

"Ne oldu?" diye sordu, sesinde kabuğunun altındaki merak ve endişe çarpışıyordu.

Gözlerimi boydan boya dükkana gezdirdim. Her şey yerli yerindeymiş gibi görünüyordu; tezgâh, saksılar, eski radyo. Ama küçük şeyler yalan söylemezdi. Bir vazoda toz çizgileri vardı, bir rafın kenarı hafifçe kıvrılmıştı. O küçük farklılık, içimde açılan bir boşluğun kıpırtısı oldu.

"Bir şey hissettim." Sesim kendi kulağıma inceden bir titreme gibi geldi. "Geçmişte bir iz... giderken bıraktıkları bir şey."

Mina yana doğru eğildi, gözleri kısıldı. "Ne iziydi o? Hırsız mı?"

Hırsızlık kelimesi dükkanda bir uçurum gibi açıldı. İki kuru yaprak, yerde bir çizik... Her işaret beni bir adım öteye itti.

"Kontrol edelim," dedim. "Kapağı kapatmadan önce iyice bir bakacağım."

Mina, "Bekliyorum," dedi. Sesi kısa, azimliydi. O an, onun yanında olduğumu bilmek hem rahatlatıcıydı hem de daha kırılgan hissettirdi. Çünkü yalnız değilken bile kaybetme korkusu farklı bir ağırlık alıyordu.

Arkamı döndüğümde, dükkânın en arka rafına yerleştirdiğim kutuyu görmek için eğildim. O kutu, üzeri eskimiş, kenarları solmuş bir müzik kutusuydu; üzerindeki küçük figürlerin boyası çatlamış ama kilidi hâlâ sağlamdı. Flash disk oradaydı — ya da olmalıydı.

Müziğin çalar kısmını açtım; paslı bir tık sesi geldi. Kutunun içi beklediğim gibi bir çift eldiven, birkaç kuru yaprak ve eski bir fotoğrafla doluydu. Elimi dikkatle aradım; parmak uçlarımın hissettiği plastik dokunun yerini toprak aldı. Boşluk.

Göğsümde bir buz bloğu çöktü. Ilık bir rüzgârın çarpması gibi, nefesim kesildi.

"Mina..." kelimesi boğazımda düğümlendi. "Kutuda —"

Mina yanımda sıkıştı, nefesi kulağıma vurdu. "Ne oldu? Nerede?"

Disk yoktu. Kutunun yeri boştur, içindeki kumaşın altında bıraktığım iz bile dümdüz silinmiş gibiydi. Parmaklarım kutunun kenarına bastığında takılma hissi yerine pürüzsüz bir yüzeyle karşılaştım; sanki orada hiçbir şey hiç bulunmamış gibi.

Başım döndü. Gözlerimin önünde flaş gibi geçmiş anlar şakladı: Geçen haftaki gece, yağmur, ellerimin titremesiyle USB’yi müzik kutusuna saklayışım. Babaannemin öğütleri, imamın bir sözü gibi yankılandı. Her şeyi kaybetme ihtimali damarımda bir buz ağrısı bıraktı.

"Kimseyi içeri almadık," diye fısıldadım. "Kapatıp gittik. O zamandan beri…"

Mina bir adım geriye çekildi. Dudaklarını ısırdı, sonra gözleri daldı. "Kapı mı zorlanmıştı? Pencerede bir şey var mı?"

İçeri doğru eğildim, yere yakınlaşarak detaylara odaklandım. Zemin taşlarının arasında bir çizgi vardı; küçük bir çizik, alışık olmadığım bir ayakkabı izinin izi. Tozun üzerinde hafifçe parmak izleri vardı; birinin eldivensiz geçtiği izlenimini veriyordu. Rafların arasındaki bitki tozları yerde düzensiz bir şekilde serpilmiş, tıpkı birinin panik içinde aradığını gösterir gibiydi.

"Kamera," dedim birden. "Kayıtlara bakmalıyız. Hemen."

Mina başını salladı. "Ben telefonumu alıyorum, polisi ararım."

Hayır, hayır, hayır. Polisi aramak fikri o kadar doğal ve soğuk bir çözüm gibiydi ki, dilim onu söylemeye çalıştı. Ama içimden bir ses yüksek sesle uyardı: Eğer bu bir uyarıysa, disk bulunup yetkililere teslim edilirse savunmamız bitebilirdi. Eren’in menfaatleri gözümün önüne geldi; onun soğukkanlı hesapları, herkesin önünde ayakta durabilmesi için gerekli olan adımlar... Eğer disk Eren’in adamlarının eline geçtiyse, polise gitmek sadece kaybı resmileştirmek olurdu.

"Önce kameralar," diye kestim. "Polisi sonra ararız. Şimdi ne yaptıklarına bakmalıyız."

Mina tereddüt etti, sonra cep telefonunu cebine soktu. "Tamam. Ama biriyle yüzleşmeye kalkarsak ben dışarıda olurum. Yalnız değilsin."

Onun bu içgüdüsel koruma refleksi, içimde bir ateş yaktı. Güçlü görünmeye çalıştım ama ellerim hâlâ titriyordu.

Kamera odasına yöneldik. Küçük, karanlık bir oda; duvarlarda asılı eski posterler, zeminde kurumuş toprak lekeleri. DVR cihazı, bir televizyon ekranının altında sessiz bir bekleyiştedir. Cihazın gözleri, günü bir aydan fazla arşivlemiş bir restoranın eski menüsü gibi tozluydu.

Ekrana baktım. Görüntü birkaç saniye gecikmeyle, hafif bir siliklikle doluydu. Zaman çizgisi ekranın altında sarı bir bant gibi uzanıyordu. Gecenin hangi saatlerinde hareket olduğunu bulmam gerekiyordu.

"Gece on ikiyle iki arasında, bakalım," dedim kendi kendime. Parmağımla hızlıca ileri geri sürükledim; görüntüler bir peçe gibi açılıp kapandı. Rafların, saksıların, bir köşe masasının görüntüsü ard arda geldi. Ardından, saat 01:16:23'te bir hareket belirdi.

Ekranı daha dikkatli izlerken, gölgelerin birbirine değdiği yerde bir insan silueti yavaşça kaydı. Siyah bir ceket, başında kapüşon, yüz çizgileri bulanık. Adam dükkanın içine sessizce süzülüyor, elleriyle dolaba, kutulara bakıyor, hızlı adımlarla müzik kutusunun olduğu rafta duraklıyor.

Kalbim derinden bir şekilde hızlandı. Ekranı büyüttüm. Her bir piksel, tenimde bir iğne gibi hissettirdi. Adamın elleri titriyordu; bir an için parmağının ucunda bir ışık parladı — belki bir el fenerinin we takılan yansıması.

Ama sonra görüntü değişti.

Ekranın ortasından ince bir çizgi geçti, sanki bir şerit beyaz duman görüntüyü çizgiler halinde kesiyordu. Görüntü bir saniye için dondu, sonra renksiz bir kum bulutu gibi dağıldı. Ses değişti; normalde duyulan kameranın hafif uğultusu anlık bir statik haline geldi. Zaman kodu hızlandı, ardından birkaç saniye geriye sarıldı.

Mina, "Ne oldu?" diye sordu. Sesi odaya çarpıp sekildi.

Kanımın içinde bir ateş yandı. Parmağımla yeniden ileri aldım. Görüntü şimdi garip bir şekilde bulanık, pikseller kayboluyor, şekiller yavaşça eriyordu. Aynı sahne, tekrar tekrar oynatılıyor, her döngüde biraz daha silikleşiyordu.

"Bu... bu kasıtlı," dedim yutkunduğum sesle. "Biri kamerayı karıştırmış."

Mina bana baktı. "Nasıl anladın?"

"Çünkü doğal bir arıza böyle olmaz. Bak—" Parmağımı ekrana götürdüm. "Görüntü, biri tarafından bloke edilmiş gibi. Hareketler net, sonra bir çizgi, sonra... son saniyeler silinmiş."

Ekranı yavaşça geri sardım. Saat 01:16:20'ye geri döndü. Adam yine görünüyordu. Bu sefer hareketleri daha belirgindi; feneri kutunun içine tuttu, bir el hareketiyle bir şeyi çekip çıkardı. Elinde küçük, parlak bir nesne vardı — bir USB olmasa bile, el hareketi aynıydı.

"Disk," fısıldadım. Sesim bir yaprak hışırtısı gibi inceydi. Kalbimin altında bir şey kıyıdan kaydı. "O el hareketi... bir şeyi aldığına eminim."

Ekranın alt köşesindeki zaman kodu 01:16:24'ü gösterirken aniden görüntü bir kez daha bozuldu. Bu sefer donma anı daha da çarpıcıydı; sanki biri görüntünün son birkaç karesini elle kazıyarak yok etmişti. Renkler çizgi çizgi ayrıldı, görüntüdeki adamın yüzü siyah bir gölgeye dönüştü.

"Ekran," dedim. "Orada birinin silüeti var. Son birkaç saniyeyi yok etmişler."

Mina elini yüzüne kapattı. "Kimin yapabileceği..."

Sözünü bitiremedi; her fikir beni daha da ağırlaştırdı. Eren’in gözleri geldi aklıma — her şeyi hesaplayan, soğuk, hesaplanmış. Bu hareketlerin ruhunda onun olma olasılığı, beni hem yıldırıyor hem de harekete geçiriyordu. Ama başka biri de olabilir; şirketin kirli işlerini bilenler, babamın durumundan faydalanabilecek herkes.

Sessizlik bir anlık bir tüy gibi düştü odanın içine. DVR hafif bir ısınma sesi veriyor, fanın uğultusu arka planda ritim tutuyordu.

Gözlerim ekrandaki her metalik parıltıyı taradı. Arka fonda bir şey dikkatimi çekti: kameranın hemen dışında küçük bir kızıl led ışığı vardı. O ışık, aniden, o anlık dona kadar titrek bir şekilde yandı — sonra kesildi. Kablonun kenarından bir iz sürmesi mümkün müydü? El ile müdahale edilmiş olabilir miydi? Şarj kesilmiş bir cihaz mıydı?

Zihnim hızlıca hesap yaptı. Kameranın fiziksel olarak elle müdahale edildiğini düşünmek giderek daha gerçekçi geliyordu. Kim, nasıl? Bu kadar profesyonel biri miydi? Yoksa dükkanın içinde içinde dolaşan sıradan bir hırsız mı?

Ardından, ekranın sol alt köşesinde, kayıt cihazının kendi menüsünden gelen bir uyarı belirdi; bir dosya kaybolmuş, bir yazılım parçası silinmişti. Birisinin DVR'ı uzaktan erişip kayıtları düzenlemesi çok daha kolay olurdu. Bu, işin planlı olduğunu gösteriyordu.

İçimde bir yerlere iğneler saplandı. Titreyen ellerimle DVR’a dokundum, cihaz soğuktu. Parmağımın altında geçmiş geceye ait mekanik bir iz vardı; birileri sistemi uzaktan kontrol etmiş, görüntüyü silmiş, birkaç kareyi manipüle etmişti.

Mina yanıma yapıştı. "Polisi aramalıyız," dedi yeniden. Bu sefer isteği daha kararlı, daha zorlayıcıydı. "Görüntüler... bu bir suç."

Ben sadece ona baktım. İçimdeki öfke bir volkan gibi kabardı: Babamın suçlu gösterildiği mahkemenin açıkça çalınmış adaleti, benim için bir bıçak gibi döndü. Disk, eğer bu kişilerdeyse, elimdeki tek koz alındı. O kozu geri almak, bir anlamda babamın hayatını kurtarmak demekti.

"Polisi arayacağız," dedim, "ama önce bunu kaydedeceğiz. Kayıtları indirmeliyiz. Kopya." Sesim titriyordu ama eylem netti. "Daha sonra bir avukatla buluşacağım. Ve... Eren."

Mina kaşlarını çattı. "Eren mi? Niye onun adı çıktı ağzından?"

Çünkü o, her zaman bir adım ötemdeydi. Çünkü onun gücünü biliyordum. Ve çünkü onun için her şey araçtı; amaçlarına ulaşmak için insanların hayatlarına dokunmaktan çekinmeyen bir adamdı. Disk onun için hem bir tehdit hem de bir fırsattı.

"Bilmiyorum," dedim dürüstçe. "Sadece... aklıma ilk o geliyor. İşin içinde bir profesyonellik var. Eğer bir uyarıysa, bunu yapanın Eren’in çevresinden olması çok da şaşırtıcı olmaz."

Mina sessiz kaldı. Gözlerinde bir gölge geçti; ama sonra toparlandı. "O zaman doğru hareket edelim," dedi. "Kayıtları hemen çoğaltalım. Ardından polise gidiyoruz. Gizli kalmasını sağlayacağım. Benim eski komşum, adli raporlama işlerinde bir tanıdık var. Belki o yardım edebilir."

Sordum: "Benimle mi geliyorsun? Tehlikeli olabilir."

Mina alnıma hafifçe dokundu. "Sen bir yıl yalnız kalmayacaksın. Ama dikkat et— başka bir şey var mı?"

Her sorusunda, karşılıksız bir sadakat deseninin altında başka bir şey daha vardı: kendi korkusu. Dükkanın sahibi olmak, borç yükü, hastalıklı bir kardeş... Bana yardım etmek onun için bir seçim değil, bir bağlılıktı. Onunla göz göze gelince, kırılgan bir güç hissettim.

"Flash diski geri almak zorundayım," dedim. "Ne pahasına olursa olsun."

Mina başını salladı. "O zaman taktik yapalım. Önce kayıt, sonra avukat, sonra... ne olursa olsun"

Gözlerim ekrana geri döndü. Zaman kodu tekrar değişti. DVR’ın birkaç saniyede bir kendi içinde takla attığı, görüntülerin yavaşça yok edildiği aşikârdı. Son birkaç saniyenin bilinçli şekilde silinmesi, geride sadece bir tek kare bırakmıştı — o kare odaya sızan bir silüetin genel hatlarını gösteriyordu.

Siluet net değildi; bir şapkayla, bir paltoyla, yüz hatları peruk gibi bulanık. Ama o siluet, bir gülün yaprağı gibi tanımlanamaz bir biçimde durdu; tıpkı kameranın kaydettiği son anın bekçi nöbeti gibi.

Elimi ekrana uzattım. Soğuk monitör parmağımın ucunu sakinleştirmedi. İçimde bir öfke kabardı; kaybetme korkusu, şimdi somut bir hırsızlıkla yüzleşiyordu.

"Son saniyeye kadar izleyemeyeceğim," dedim. "Çünkü izlediğimde o görüntü de yok olacak."

Mina gözlerini kısarak ekrana baktı. "O kişi kim olursa olsun, iz bırakmışlar. Parmak izleri, ayak izleri... belki bir DNA parçası. Kamera kayıtları silinmiş ama fiziksel izler kalır."

Aklımın bir köşesinde, kırık bir umut kıvılcımı yandı. Fiziksel deliller, dijital manipülasyondan daha sabit olabilir. Ama aynı zamanda bile düşünme yetim vardı: Eğer bu bir uyarıysa, belki de ortadan kaldırılmak isteniyordum.

"İndirme başlıyor," dedim. DVR’a tıkladım. Bir indirme çubuğu yavaşça mavi bir çizgi gibi ekranda ilerledi. Her bir saniye, kalbime bir çivi gibi saplandı.

Ve tam o anda, indirme neredeyse tamamlanırken ekran bir kez daha dalgalandı. Pikseliz bir karıncanın yürüyüşü gibi küçük bir parça ekrandan koptu; görüntü bulanıklaştı ve sonra son saniye... son saniyede görüntü netleşti.

Bir silüetin arkadan görünüşü, karanlığın içinden bir an için belirdi. İnce bir yükseklik, omuzların çizgisi, başında hafif bir şapka. Kişinin elinden bir şey sarkıyordu — küçük, parlak bir şey. Yer yer rüzgârın yarattığı dalga gibi hareket eden kumaş... Ve sonra görüntü bir çizik gibi kesildi.

Mina nefesini tuttu, o an odadaki hava yoğunlaştı.

Silüetin son saniyesi, ekranda bir gölge gibi durdu. Gözlerimi ona diktim; tanıdık bir ayrıntı bulmaya çalıştım. Kıyafet, duruş, bir alışkanlık... ama her şey solgundu. Yine de o silüetin duruşu, bana tanıdık bir soğukluk fısıldadı. İnsanların, bir işi bitirenlerin duruşu vardır — bir kapının perde arkasında bir işini yapan adamın soğuk, rahat duruşu. Eren’in duruşu böyleydi.

Ve sonra görüntü, ekranda bir kez daha dağıldı; bir kararmayla, bir leke gibi yayıldı. DVR’dan gelen indirme çubuğu bir anda kırmızıya döndü. "Hata" yazısı belirdi.

Mina, "Ne oldu?" diye çok küçük bir sesle sordu; sesi bir dalga kırığı gibi kırıldı.

Ekranın köşesinde kalan son görüntü, izlediğimiz zamanın son karesi olarak duruyordu: tanınmayan bir silüet, elimde bir şey, ardında yok edilen kayıt. O anın sıcaklığı, derin bir korku halinde kalbime indi.

Ben, ekrandaki silüete bakarken, sadece kaybettiğim bir şeyin değil; aynı zamanda artık hedefte olduğumun da farkına vardım. Bu bir hırsızlık değildi artık. Bu, bir uyarıydı.

Son kare hâlâ orada, donmuş ve öfkeyle dolu. Tanınmayan birinin silüeti, dükkanın içine sızmış bir ölüm gibi parmak uçlarıma dokunmuştu.

Ve ben o silüeti daha yakından tanımaya mecburdum.