Chapter 6
Eren beni daha sıkı tuttuğu anda, dünya ikiye bölündü: bir tarafında onun sıcaklığı, diğer tarafında ciğerlerime sokulan soğuk bir bilinmezlik.
Parmak uçlarımda hâlâ onun kemikli avuçlarının izleri vardı. Nefesim kesildi; göğsümün içinde küçük, keskin bir şey dövdü. Dışarıdaki yağmur camları çizmiş, şehir ışıkları bulanık haldeydi. Arabada hiç konuşmadık. Motorun ritmi ve aramızdaki sessizlik, birbirine geçmiş iki tel gibiydi.
Hastane kapısından içeri adım attığımda, antiseptik kokusu burun deliklerimi yakaladı; o kırgın, berrak koku hemen her umutla birlikte gelirdi. Mina’nın odasına götürüldüğümüzde floresan ışıklar yüzüme soğuk bir palet gibi indi. Oda, küçük olmasına rağmen tıbbi cihazların keskin çizgileriyle doluydu: monitörlerin mavi gözleri, pompaların ritmik tıkırtısı, tüplerin zar zor duyulan uğultusu.
Mina yarı oturur haldeydi. Saçları nemli, alnına yapışmıştı. Göz kapakları ağırdı; arada bir gözlerini açıp bana baktığında, o çocuk gözlerin içindeki dünya bir an için netleşti. Dudakları kurumuştu, teni solgundu, ama içindeki çiçek enerjisi—benim bildiğim o inatçı, her şeye direnen çocuk enerjisi—hala oradaydı. Salonda duran çiçek demetlerinden biri, sol tarafta küçük bir vazo içinde bekliyordu; yapraklarının ucu kahverengine döndüğü halde, başını dik tutuyordu.
Ellerim titredi. Odanın plastik sandalyesine çöküp Mina’nın elini tuttum. İğne giriş noktası soğuktu; parmağımın altında hafifçe titreşen damarları hissettim. Ter kokusu burnuma geldi; kendi terim miydi, yoksa uzun bekleyişlerin getirdiği donukluk mu, ayırt edemedim.
Eren kapı eşiğinde durdu. Gömleğinin kolu hâlâ biraz nemliydi; saçları düzensiz bir biçimde alnına düşmüştü. Odaya girdiğinde herkes bir an için nefesini tuttu. Aramızda bir duvar yoktu ama herkes o duvarın etrafından dolanıyormuş gibiydi. Hem doktor hem hemşireler, onun varlığını sanki doğal kabul ediyorlardı; gözleri ona saygı ve hafif bir korkuyla karışık bakıyordu.
"Eren Bey," dedi hemşire, sesi nazikti ama mesafe koyucuydu. "Doktor bir süre sonra dönecek. Tüm ilaçlar planlandığı şekilde veriliyor."
Eren başını salladı. Parmağının ucuyla Mina’nın alnına bir an dokundu. Hareketi kısaydı, sahiplenici, ama aynı zamanda rezervliydi—sanki dokunmanın bir sınırı vardı ve o sınırı ihlal etmemeye dikkat ediyordu.
"Benimle konuşmana gerek yok," dedi bana, nefesi soğuktu. "Kısa bir süreliğine seni yalnız bırakacağım. Hazırlıklar bitti."
Söylediklerinin arasına giren o sessizlik, ağırlığını daha da artırdı. "Hazırlıklar bitti" ne demekti? Paranın gönderildiği banka hesabı mı onaylanmıştı? Yoksa bir avuç insanın onayından mı geçmişti Mina’nın hayatı? Cümlesinin ucunda asılı kalan binlerce soru vardı.
Gözlerimi onun yüzünde gezdirdim. Soğuk bir mercek gibi baktı; yüzünde bir çatlak, bir kırılma izi yoktu. Gözlerinin kenarındaki gölgede, hesaplanmış bir yorgunluk vardı. Neşesiz, ama etkili.
"Neden?" diye sordum, sesi inceldi. Kelimeler boğazımda düğümlendi. "Neden bunları yapıyorsun? Bana bir açıklama borçlusun değil misin?"
Eren yakınlaştı; onun nefesi suratıma çarptı. “Açıklama mı?” dedi. Gülüşü yoktu, sadece bir gerçeklik bildiriyordu. “Para işlemez. Manifestasyon ister. Sözleşme uygular. Ben uyguluyorum.”
Sözleşme kelimesi, odanın havasını daha da ağırlaştırdı. Daha öncekilerde olduğu gibi, kalbime bir gölge düştü. Sözleşme… O kağıt, imzalar, maddeler—hepsi bir bağdı; aynı zamanda bir mıknatıs. Ona yaklaştıkça, çekim gücü artıyor, özgürlüğüm kayıyordu.
Mina gözlerini yarı araladı. Dudaklarının arasından bir hırıltı geldi; bir çocuğun "Kardeş" diye mırıldanması gibi, sarsıcı ama güvenlidir. Başımı eğdim, onun sol elini tuttum. Parmağımı onun parmakları arasına sıkıştırdım; sıcak bir minnettarlık çekti içime, ama aynı zamanda bir suçluluk.
"Sen burada ol," dedi Mina, sesi ince bir ip gibi. "Korkuyorum."
Kalbimde bir şey çatladı. "Ben de," dedim. "Ben de korkuyorum."
Eren bir adım daha yakınlaştı; elindeki sert zarifliği saklamıyordu. Yüzündeki tensel çizgiler, bu anın bir ticaretten daha fazlası olduğunu gösteriyordu. Bir an için… gözlerinde bir kırılma görüldü; uzaklarda, çocukluğunun bir anısına benzer bir şey. Hemen sonra kayboldu.
"Doktorlar iyi," dedi Eren. "Tüm tahliller negatif yönde ilerliyor. Tedavi protokolleri uygun şekilde uygulandı. Seni telaşlandırmak istemiyorum ama... bazen çok dikkat etmek gerekiyor."
Onun "bazen"i, içeriğine gizem katıyordu. Konuşmasını bitirdiğinde, başka birinin kapıyı açıp kapattığını duydum; dışarıda koridorun parlak lambaları insanları teknikte, hareket halinde tutuyordu.
Hastane koridoru, gecenin ritmini taşıyordu; ayak sesleri çalıyor, tavandan gelen klima sanki uzaktan bir dalganın uğultusunu taklit ediyordu. İlayda ve Eren, Mina’nın yanından yavaşça dışarı çıktık. Kapı kapandıktan sonra hasta odasının sıcaklığıyla koridorun soğukluğu arasındaki fark hemen tenime vurdu. Eren omzuma hafifçe dokundu; bu sefer temas daha az hesaplıydı, daha kişisel.
"Ben bunu… kendi hesabımdan hallediyorum," dedi Eren, sesi daha yumuşaktı. "Aslan Holding bağış sağlayacak, ama süreçler birkaç gün sürebilir. Benirot limitinden taşıdım. Bugün için sıkıntı olmayacak."
"Benirot limitinden?" dedim, kelimelerin anlamı başımda dönüyordu. Bilsem ne fayda? Anlamasam daha kötüydü. "Yani bugün için halledildi mi?"
"Bugün için," dedi. "Belgeler tamamlandığında, resmileşecek."
"Niye sen?" sorusu boğazımda bir taş gibi kaldı. "Neden sen, herkes varken?"
Eren gözlerimi sabitledi. "Çünkü benim çıkarım var," dedi. Kısa bir an için yüzü yumuşadı. "Aynı zamanda sana bir güvence vermeliyim. Senin kaybın... benim için kabul edilemez."
Söylediklerinin ardında yatan tehdit, cümleye yalnızca bir pürüz ekliyordu; o pürüz, her sözcüğün altını oyuyordu. Bir güvence vermek… ya da bir ipotek koymak. Hangisi daha tehlikeliydi, bilmiyordum.
Kornere sarktık; bir kahve otomatının metal kasasında ışık parlıyordu. Eren cebinden bir kart çıkarttı, bana doğru uzattı. Üzerinde şirketin logosu vardı. "Bu numarayı kullan," dedi. "Herhangi bir ihtiyaç olursa. Hem senin hem Mina'nın tedavisi için."
Kartın kenarı soğuktu. Parmağım titredi. Bir an için tüm adalet duygum, bu küçük dikdörtgen metalde sıkışmış gibi hissedildi. Her şey parasal bir nota indirgenmişti. Kardeşimin hayatı bir transfer talimatına dönüşmüştü.
"Bu yetmez," dedim. "Beni memnun etse bile, hepsi aynı şey: kontrol."
Eren bir adım geri çekildi. "Kontrol mü istiyorsun?" dedi. Gözlerinin köşesindeki çizgiler sertleşti. "İlayda, burada kontrol edilecek tek şey Mina’nın hayatı. Gerisi… gerisi senin sevincinden, korkundan, geçmişinle ilgili çekincelerinden ibaret. Seninle anlaşabilirim. Ama unutma, herkes anlaşır. Şirketimin portföyünü ve itibarımı korumak da benim görevim."
Bu, bir zorunluluk ya da görev cümlesi değildi; bir açıklamaydı. Bir gerekçe. Daima hesaplanmış, her zaman bir amaçla konuşuyordu.
"Ne istiyorsun senden?" diye sordum, en önemli soruyu en sonunda sordum. "Bütün bunların karşılığında ne bekliyorsun?"
O an yüz ifadesi değişmedi. Sanki yıllardır hazırlanmış bir yanıtı ağzına koyuyordu. "İtibarımın, şirketimin ve ailemin korunması," dedi. "Sana yardım ediyorum çünkü bu benim için de kârlı. Karşılığında senden sadece... belli bir yakınlık, belli bir uyum istiyorum. Sözleşme maddelerimiz var."
Sözleşme kelimesi tekrar düştü; perdeler, pencereler arasında rüzgar gibi titredi. Yine o mıknatıs aynı gücü gösteriyordu.
İçimde bir yumruk sıkıldı. "Yakınlık mı?" diye tekrar ettim. "Sen bunu böyle mi adlandırırsın? İnsanların hayatını mı alıp veriyorsun?"
Eren bana baktı, bakışı derin ve ölçülüydu. "İlayda," dedi, sanki bir şeyi itiraf ediyormuş gibi. "Ben menfaat üzerine kurulu bir dünyada büyüdüm. Bu, hayatta kalma biçimim. Ama Mina... Mina farklı. O benim sorumluluğum altına girdi. Bu yüzden sana bir teklif yaptım."
Gözlerimi ondan kaçırdım. Koridorun sonunda çocukların çizimlerinin asılı olduğu bir pano vardı; minik renkli kelebekler, büyük, toleranslı bir umutmuş gibi. Mina’nın çizdiği en son kelebek, kırmızı bir işaretle yarım kalmıştı. İçimde bir acı koptu.
"Anlaşma yapmak zorunda değilim," dedim sertçe. "Ve başka yardım ararım."
Eren hafifçe gülümsedi; o gülümseme, bir kılıcın çakısıydı. "Arayabilirsin," dedi. "Ama sen hâlâ diskle ilgili olarak bana karşı bir tehdit oluyorsun. O flash disk… işimize gelmeyen şeyleri barındırıyor. Daha önce konuştuk. Bugün Mina’nın hayatını ve aynı zamanda şirketimi koruma fırsatını sana sunuyorum."
Disk. Kelimeyi içimde döndürdüm; o küçük metal parçası, ceplerimde sıcak bir yük gibiydi. Onu çıkarıp göstermem demek, demir parmaklıkların ardına atılmak demekti. Onu saklamak demek, birinin uykusunu, hayatını tehdit etmek demekti. Seçim arası, hiçbir rengin olmadığı gri bir alandı.
Eren bana bakarken, benim içimde bir denge sarsılıyordu. Güven, korkuyla karışmıştı. "Ben asla kardeşimi feda etmem," dedim. Söylediğim kelimeler sertti, savunmacı.
"Elbette etmezsin," dedi Eren. "Buna ihtiyacın var. Ben de buna ihtiyacım var. Sadece... maddeleri yerine koymamız gerek."
Bir hemşire koridorun ucundan bağırdı, "Doktor geldi!" Ses, bir trompet gibi keskinti. Kapının aralarında sabahın bir parçası gibi tıbbi bir koşturmaca oldu.
Eren bana bir bakış attı; bakışı hem yumuşak hem soğuktu. "Biran önce netleşelim," dedi. "Mina için. Senin için. Şirketim için."
Oda kapısının arkasında, Mina bir an için gözlerini biraz daha açtı ve bize baktı. Dudaklarının kenarında bir tebessüm belirdi; kırılgan, minik. Gözleri beni buldu; içinde bir güven vardı—saf, kör bir inanç. Bu, beni daha fazla tutan tek şeydi.
"Anne?" diye fısıldadı dalgın bir sesle. "İlayda…"
Minanın sesi, benim üzerimde bir ağırlık daha artırdı. Korkularım bir kartopu gibi yuvarlandı; içimde bir öfke ve bir direniş büyüdü. Bu iki adam—hem içimdeki hem dışımdaki—mücadele ediyordu: biri korkularımı, biri faydalarını hesaplıyordu. Mina odaya bakıyor, içimizdeki savaşı görmeden bir çiçek gibi bekliyordu.
Doktor geldi. Gözlüklerinin kenarından bize baktı, notlarını çevirdi. "Hep iyi gidiyor," dedi. "Ancak 48 saat kritik. Bu süre zarfında yoğun bakım protokolüne devam edeceğiz. Tüm test sonuçları beklendiği gibi stabil. Ancak mali onaylama tamamlandığında bazı ileri tetkikler hızlandırılacaktır."
Eren hafifçe başını salladı. "Anlaşıldı," dedi. "Gerekli işlemler yapılacak."
Doktor gözlerimi taradı. "Çok ilgilisiniz," dedi. "Bu güzel."
Gülüşü tatlı bir yalandı; doktorun yüzünde gerçek bir merak yoktu, sadece görev bilinci vardı. Herkesin kendi rolü vardı ve herkes bu role uyuyordu.
Oda biraz sakinleşince, Eren bana dönüp, "Ben şimdi bir şeyler halledeceğim. Seni yalnız bırakıyorum. Sözleşme ve maddeler üzerine konuşacağız," dedi.
Sözleşme. Bir kez daha. Tanrım.
Onun gidişinde, arkasından bakışlarını takip ettim. Kapı kapanırken karşılıklı bir anlaşmanın ağırlığını hissettim. Mina derin nefes alıp tekrar kapandı.
Ben dışarı çıktım; koridorun ucundaki koltuklara oturdum. Telefon cebimdeydi; zarf gibi ağır, flaş disk cebimdeydi. Elime aldım. Metal soğuktu ve küçük bir ağırlığı vardı. Bir nevi toprak altına gömülmüş bir canavar gibi.
Dışarıya çıkan cam kapının önünde biri sigara içiyordu; duman, gece havada yükselip dağılıyordu. Bir an o adama baktım; yüzü gölgede; kim olduğunu seçemedim. Sigara küf gibi kokuyordu; İstanbul gecesinin nemi sigara dumanını bir perdeye dönüştürüyordu.
Telefonum bir titreşimle cebimde titredi. Mesaj sesi değil, sessiz bir uyarı—yüreğime bıraktığı etki, bir manivela gibi. Ekranı açtım. Gösterge parmağımı kaydırırken bir anlık bir beklenti oldu; sanki telefonun ekranındaki mesaj tüm kaderimi karar verecekmiş gibi.
Aniden, ekranda beliren mesaj satırı: "Disk yoksa kardeşin yok."
Yazı, basit ve acımasızdı. Siyah zemin üzerinde beyaz kırılgan harfler gibi duruyordu. Harfler, içimde kıvılcım gibi patladı. Başım döndü. Türkiye’nin soğuk gecesi bir anda yanında bir busa gibi yaklaştı. Sol tarafımdaki hava ventinin uğultusu, kalbimin atışlarına karıştı.
Gözlerime bir sıcaklık doldu; dudağımın kenarı kurudu. Parmaklarım titredi. O mesajın yazılış biçiminden bile kim olduğunu hissedemedim; anonim, çiğ, doğrudan. Bir tehdit. Bir bildiri. Bir karabasan.
Ekranı tekrar okudum; harfler sanki daha da büyümüş gibiydi. Disk yoksa kardeşin yok. Cümlenin içinde bir koşul, bir sınır belirlenmişti ve o sınırın dışında, karanlık bir uçurum vardı. Mina’nın küçük bedeni, o uçurumun kenarında sallanır gibiydi.
Nefesim kesildi. Dışarıdaki adam sigara dumanını kovaya fırlattı, omuz silkindi. Hiçbir şey fark etmemiş gibiydi. Ben ise orada, telefonuma bakarken, bir anlıktı yeryüzünde tek başına.
Eren kapıdan dışarı çıktı. Duruşu aynı yetkili, aynı sakin. Üzerinde gece şehrinin ıslak parıltısı vardı. Yanına geldi, telefonu gördü; yüzünde bir tepki belirdi ama hemen kayboldu. "Kimden?" diye sordu az önceki sessiz ama ölçülü sesiyle.
Mesajı ona göstermedim. Elime sıkıca bastım. Ekranın ışıltısı parmak izlerimde dans ediyordu. "Anonim," diye fısıldadım. Sözlerin ucunda bir icra vardı: yoksa kardeşin yok.
Erenin yüzü değişti. İlk defa, orada—çok kısa bir an—gerçek bir insan kırılma izi gördüm. Gözlerinin altındaki çizgiler derinleşti, elindeki kart tınladı. Sanki o kartın metalinde de bir çarpma duyulmuştu.
"Hemen güvenlik birimiyle iletişime geçeceğim," dedi. Sesi soğuyordu, ama bu sefer planlı bir soğukluk değildi; içinde gerçekten bir telaş vardı. "Böyle şeylere izin vermem."
"Nasıl buldular?" diye sordum. "Disk…"
Eren başını salladı. "Bilmem," dedi. "Ama öğrenmemiz lazım. Sana dedim; bu işin içinde çok kişi var. Bazıları daha tehlikeli."
Anonim mesajın cümlesi ekranda sanki yanıp uzadı. "Disk yoksa kardeşin yok." Kulağımda bir yankı gibi, ağır, inatçı.
Eren bir an için bana baktı ve gözlerinin içine baktı. Çok az insan onun bakışlarının arkasındaki gerçek niyeti okuyabilirdi. Ben onu okuyabiliyordum—çok az bir parça. O parçanın içinde, hesaplanmış bir soğukluk, bir koruma içgüdüsü ve bir açlık vardı; hepsi bir arada. Onun açlığı, benim küçük, kırılgan ailenin güvenliğiyle karışmıştı.
"İlayda," dedi, sesi bir parça yumuşadı. "Şimdi bana güvenmen gerek. Senin için hareket edeceğim. Bu tehdidi ortadan kaldıracağım. Ancak benden beklediğin tek şey… sabır ve iş birliği."
Sabır. İş birliği. Kelimeler, bir zincirin iki halkası gibiydi. Her ikisi de hayatımı daraltıyor, benim seçimlerimi çepeçevre sarıyordu. Ama Mina’nın yanında yatarken, o kelebek çiziminin yarım kalmışlığını hatırladım. Seçim yapma şansım belki azdı.
Telefonum tekrar titredi; bu sefer ekranda bilinmeyen bir numara değil, hospitalin iç hattından küçük bir uyarıydı. Doktorun notları, sonuçlar. Hayata geri dönüş çizgileri. O telefondan gelen bütün bu somut bilgiler, dışarıdaki anonim tehdidin acımasızlığıyla kıyaslandığında bir ağırlık gösteriyordu.
Eren beni koridorun kenarına çekti; konuşması artık bir direktif gibiydi. "Git ve Mina’nın yanında kal," dedi. "Ben öteki tarafı halledeceğim. Kimseye bahsetme. Kimse."
Kimse. Kelime bir mahkeme emri gibi ağırlaştı. "Kimseye söylemem gerekirse!" diye fısıldadım. Sesim kırılgan, ama sertti. "Ne zaman bitecek bu, Eren?"
Gözlerinin içinde bir müzakere başladı. "Bilmiyorum," dedi. "Ama kısa olacak. Sana söz veriyorum."
Sözcüğün ardından gelen, o nadir parça: 'söz'. Eren nadiren verir, ama verdiğinde dünyayı hareket ettirebilirdi. Fakat onun sözleriyle özgürlüğümü birinin eline bırakmam arasındaki çizgi inceydi.
Koridorun sonunda, açık bir kapıdan Mina’nın monitörünün ritmi duyuluyordu; bip bip—bip bip. O ses bana çocukluğumda duyduğum bir ninninin modern, mekanik versiyonunu hatırlattı. Gözümü kapadım; Mina’nın yüzüne, yavaşça, dikkatlice baktım. Dudaklarının kenarındaki o küçük tebessüm, içimi eritiyordu.
Telefonum tekrar oldu; elimin içindeki metal bir küreyi tutuyormuşum gibi hissettim. Ekranı açtım, beklentiyle bekledim. Bu sefer sadece bir boş mesaj geldi: nokta nokta. Ardından çizgiler: "...."
Karin bir çatırtı ve sonra: "Bir sonraki hareket senden."
Cümle kısa ve keskinti. Disk yoksa kardeşin yok. Bir sonraki hareket senden.
Eren gözlerimi kesti. "Hazırlan," dedi. "Planlarımı uygularım."
Ben durdum. İçimde bir şey kırıldı. Elimdeki flash disk, soğuk ve ağır, bana bakıyordu; içinde bir şeyler saklıydı—babasının suçsuzluğunu kanıtlayan, ailemizin onurunu geri getirebilecek o küçük ışık. Aynı zamanda, birinin kardeşimi rehin almakta kullanılabilecek bir tehlikeydi.
Kapı ardında bir bebek ağlamaya başladı; ses, fragman gibi koridoru doldurdu. Herkes bir sonraki hamleyi bekliyordu. Benim için, her hamle bir ölüm ya da kurtuluş idi.
Ekranın karanlığına baktım. Mesajın son satırı zihnime bir bıçak gibi saplandı: "Bir sonraki hareket senden."
Adımlarım ağırlaştı; Mina’nın odasına geri dönmeden önce bir an durup derin nefes aldım. Etrafımdaki ışıklar keskinleşti; duvarda asılı saat tik-tak yaptı. Zaman, sabırsızca akıyor, ben de onunla yarışıyordum.
Kapı aralandı. Mina’nın yüzü hala aynıydı; güvenle kaplı. Ben içeri adım attım. Telefonda kalan son satır, göğsüme vurdu: Bir sonraki hareket senden.
Ve ben hâlâ ne yapacağımı bilmiyordum.