NoveliqaMilyarderle Bir Yıl: Sözleşmeli Kalp / Medyanın İlk Isırığı :0%
Log in

Chapter 5

Medyanın İlk Isırığı

Erenin yüzü değişti.

Bir an için tüm sesler uzaklaştı; salonda yalnızca fotoğrafın parlak gülüşü ve Erenin soluklanan ciğerlerine benzer bir uğultu kaldı. Çenesi sertleşti, gözlerinin kenarındaki damarlar ince bir ip gibi belirginleşti. Parmak uçları, masanın soğuk kenarına bastı; tırnaklarının bastığı yerde vernigin pürüzünü hissedebiliyordum.

Kalbim aniden hızlandı. O küçük çocuğun gülüşü, cebimdeki borç telaşlarını, kardeşimin hastane randevularını, babamın gözlerinin o son bulanık fotoğrafını aynı anda çağırdı.

"Sen neden...?" diye başladı neredeyse bir fısıltıyla, ama sesi boğuk, birbirine dolaşmıştı.

Elimi istemsizce fotoğrafa uzattım; parmak uçlarım yıpranmış kâğıdın kıyısına değdi. Fotoğrafın sıcaklığını hissedebiliyordum—hafif bir yağlılık, güneş perdelenmiş bir öğleden kalma kokusu. O an Erenin bakışını üzerimde hissettim; her hareketimi ölçüyordu.

"Bir an olsun tutuklanmış gibiydin," dedi Eren, sesi tekrar normal bir ton aldı ama kelimelerinin etrafında bir çelik kılıf vardı. "Hazır mısın dışarı çıkmaya?"

Hazır. Hazır olmanın maliyeti aklımın köşesine saplanmış bir iğne gibiydi. Hazırdım çünkü başka şansımız yoktu; kardeşimin ilacı için, babamın adı için, mahkemede bana karşı kullanılacak her delili gömüp hayata devam etmek için.

Ayağa kalkarken dizlerim bir an titredi. Eren bana bir adım yaklaştı; kokusu pahalı tütünle harmanlanmış, cami şaraplarının boşluklarında kalan bir şarap gibiydi—acı, kontrollü, güçlü. Parmağıyla fotoğrafı geri itti, benim yüzümden bir öfke ya da koruma esintisi süzüldü; hangi duygunun daha baskın olduğunu seçemiyordum.

"Az sonra hazır olacaksın," dedi. "Sadece beni takip et."

O kelime—takip—bir komuta, bir emirdi. Ama sesinin altında başka bir şey daha vardı: koruma, sahiplenme, ve elbette hesap.

Arabanın kapısı kapanırken İstanbul'un rüzgârı suratımı tokatladı; Boğaz köprüsünden geçerken ay ışığı asfaltta ince bir çizgi gibi süzülüyordu. Şehir, iki farklı hayatı aynı anda taşıyordu; bir yanda parlak kulelerin camında yansıyan zenginlik, diğer yanda çiçek dükkanımın sıcak çiçeğinin, otobüsün freninin gıcırdayışı.

Basın toplantısı Aslan Holdings’in büyük konferans salonunda yapılacaktı. Medyanın ilk ısırığı. Eren’le birlikte çıkacağımız ilk resmi görünüş. İlk defa dünya, bizim ilişkimizi aynı karede görecekti.

Asansör camına yansıyan yüzümde endişe ve makyajın birleştiği bir çizgi vardı. Makyaj sanatçısı gece yarısı gibi çalışmış, göz altlarıma sıcak bir aydınlık sürmüştü; fakat gerçek gölgeler makyajın altından fısıldıyordu. Elimi etime atarak derin bir nefes aldım; içimden geçen sesler birbirine karışıyordu: Bir yalancı gibi davran. Konuştuğun her kelime ağına bir çalılık koymasın.

Asansör kapıları açıldığında, lobi bir akvaryum gibiydi; kameralar deniz süngerleri, insanlar parlak balıklar, bizse camın diğer tarafındaki yeni bir türdük.

Girişteki merdivenlerde paparazziler dizilmişti. Fotoğraf makinelerinin flaşları ardı ardına çakıyor; her flaşta cildim farklı bir maske takıyor gibiydi. Kalbimin ritmi flaşların ritmine uydu; ağzım kurudu.

Eren elimi nazikçe aldı. Temas kısa ve kesin; parmağının içindeki sihirli bir kontrol gibi. Basından önce ki adımlarımızı belirleyen bir işaret. Gülümsemesi kamuflajdı; gözleri, aramızdaki sınırı çizen bir bıçak gibi soğuktu.

"İlayda, sadece sakin ol," dedi, kulak hizasında—bana değil, kalabalığa.

Sahneye çıktığımızda, salon sıcaklık dalgasıyla karşıladı. Mikrofonlar, kağıt kıyıları, kahve kokusu ve parfümün asit tadı havada ağır bir katman oluşturuyordu. Işıklar yüzümü nerdeyse yıkıyordu; saklanacak gölge bırakmıyorlardı.

Sunucu kısa konuşmasını yaptı; Aslan Holding’in yeni sosyal sorumluluk projesi ve bağış kampanyası. Ben şirketin "simgesi", Eren ise o simgenin mimarıydı. Kelimeler hazırlanmış bir oyunun replikaları gibiydi.

İlk soru çayırtkan bir kadından geldi—saçları kalın, sesi tanıdık. "Sayın Aslan, bu kadınla nişan haberleri medyada yayıldı. Bu bir PR hamlesi mi?"

Soru bir çengel, tavırları kırıcı. Eren hafifçe eğildi, gülümsedi; bembeyaz dişleri bir an daha belirgin oldu. Gülüşün arkasında bir kapı kapandı, başka bir kapı açıldı.

"Hayatımda nadiren PR hamlesi yaparım," dedi sakin, ama kelimeleri bir testere gibi temiz. "Bu farklı. İlayda, bu organizasyonun kalbinde duruyor çünkü gerçekten inanıyoruz."

Mikrofon bana uzatıldı. Nefesimi tuttum. İçimdeki çiçekçi, toprak kokusuyla karışık, sanki beni omuzlarımda taşıyordu. Konuşma notlarını düşünmeye çalıştım; ama ağırlık bana baskı yaptı.

"Ama sizin birlikte görünmeniz, insanlar için bir soru işareti yaratıyor," ısrar etti sunucu. "Sözleşme—"

"Bu özel hayatım," dedi Eren araya girerek, sesi kalkan gibi. "Ve özel hayatımdaki kararlar şirketin işleyişini etkilemez."

Bir gülme aldı salonu. Bazıları bu koruyucu tavrı takdir etti; bazıları bunu bir güç gösterisi, zayıflığın maskesi olarak gördü. Benim içimde ise bir çarpışma vardı; sahneye konmuş bir kukla gibi, ama iplerin bir kısmı elimdeydi—işin aslı beni zedeleyen, ipleri onu tutuyordu.

Bir başka muhabir elini kaldırdı, sesi genç ve agresifti. "İlayda Hanım, medyaya çıkan fotoğraflarınızda babanızın iflası ve sizin o dönem yaşadıklarınız var. Bu, Sayın Aslan’ın yaptıklarıyla nasıl bağdaşıyor? Bu ilişki gerçekten gönülden mi?"

Nefesim sıkıştı. Babam. O eski günün kömür karası hafızası aniden yüzüme çarpaçladı; borç bildirimleri, banko memurunun soğuk bakışı, mahkeme koridorları. Fotoğraf cebimden bir yankı gibi titredi.

Erenin gözleri aniden benden kaydı; salonun arkasında duran bir muhabire odaklandı. Ne gördüğünü görebiliyordum: elinde bir parça kağıt, bir şeyler yazılı. Gözleri keskinleşti; kaşları bir harf çizmiş gibi düştü.

"Bahsettiğiniz..." diye başladım, ama kelimeler boğuldu. Ne söylemeli? Her kelime bir bomba. Babamın yüzünü kirletmek istemiyordum ama susmak, suskunluğun kendi tarafında bir şeyler söylemesine izin vermek gibiydi.

O an, küçük bir kahkaha yükseldi salondan—sırıtan bir işadamı köşede elini ovuşturdu; gözleri merakla parıldadı. Rakip şirketlerin temsilcileri, masalarının arasından fısıldaşıyorlardı. Onların bakışları, aç bir tilkinin avını süzüşü gibiydi; bir hata, bir tökezleme bekliyorlardı.

Eren öyle bir hareket yaptı ki, oda bir an durdu. Parmağını hafifçe kaldırdı; o parmak bir komuttu ve herkes yerine oturdu.

"Gazetelerde eski haberler tekrar tekrar çıkar," dedi. "Geçmiş, insanları tanımlar ama bugün burada konuşacağımız konu gelecek. İlayda buraya kendi isteğiyle katıldı ve benimle bu projede çalışacak."

Bazıları alkışladı. Bazıları tüh çekti. O an başımdan soğuk bir ter geçti; Eren beni koruyor mu yoksa beni yönlendiriyor muydu?

Sonra, o muhabir ayağa kalktı. Omuzları dik, yüzünde yılların paramparça edilemeyen bir kararlılık maskesi vardı. Elinde, sararmış bir gazete kupürü tuttu; kenarları yıpranmış, birkaç kıvrım olmuştu. Gözlerindeki şey, sadece soru değil; bir meydan okumaydı.

"Soruma izin verin," dedi, mikrofonu yönelterek. "Bu kağıt 2008 tarihli, Sayın Aslan. Bakın." Gazete kupürünü gösterdi; fotoğrafın ortasında babamın küçük işletmesinin tabelası vardı. Başlık keskin ve acı: 'Demir Kardeşler İflas Etti.'

Salonda bir uğultu dalgası yayıldı. Gözler o kağıda kilitlendi; bazı telefonlar kaydı ve flaşlar tekrar canlandı. Benim yüzüm yanaklarımda hafif bir sızı gibi kıpkırmızı oldu.

Erenin yüzü değişti. Bu sefer farklıydı: kontrolün ötesine geçen bir şaşkınlık değil, hesaplanmış bir öfke vardı. Dudakları sımsıkı kapandı. O muhabiri işaret ederek bir adım attı; etrafımızda bir soğukluk yayıldı.

"Aynı gazete kupürleri şimdi tekrar çıkarılıyor. Size soruyorum: Bu ilişkinin arkasında gerçek bir bağ mı var yoksa bu bir oyunun parçası mı?" Muhabirin sesi çelik gibi.

Kameralar ona döndü, sensörler gibi her kelimeyi sonsuza kadar kaydetmek istercesine. Benim aklımda sadece tek bir sözcük vardı: disk. O küçük cihaz. Onun neden bu kadar tehlikeli olduğunu, içinde hangi gerçeklerin saklı olduğunu, ve şimdi onun peşinde olanların kimler olabileceğini düşündüm.

Muhabirin elleri titremiyordu. O yalnızca eski bir haberi değil, bizim en savunmasız noktamıza uzanmıştı. Bunu yapmakla ne kazanmak istiyordu? Bir manşet mi, bir röportaj mı, yoksa daha derin bir oyun mu?

Kamera objektifleri kupürün üzerinde odaklandı. Gazetenin başlığının altındaki küçük, ince yazılar okunamazdı. Ama o muhabirin elinde, gazetenin kenarında küçük, elle yazılmış bir not da vardı; mürekkep siyahı hafifçe solmuştu.

Salondaki görüntüler bir anda yakın planlara kaydı. Eren öne doğru eğildi; gözleri notun üzerindeydi. Notun birkaç kelimesini görebiliyordum—"Diskin peşindeler." Kelimeler basit ve kesin bir tehdidin notu gibiydi.

Ve tam o anda, kameralar ansızın kesildi.

Işıklar bir an daha yandı; sonra bir elin düğmesine basılmışçasına salon karardı. Mikrofonlardan gelen uğultu sustu. Herkesin yüzü bir film karesinde donmuştu.

Güvenlik görevlileri hızla harekete geçti. Erkeklerden biri muhabirin yanına koştu; sert bir tonda "Dışarı!" diye bağırdı.

Muhabir, gazete kupürünü vücudunu öne eğerek korumaya çalıştı. Kameramanlar, ellerini makinelerinden çekmiyor, ama ekranlar boştu—kayıtlar aniden durdu. Telefon kameraları hala açıktı; birkaç izleyici hâlâ canlı yayın yapıyordu ama ana yayın kesildi.

Güvenlik, muhabiri salonun kapısına doğru itmeye başladı; o anda herkes bir kıyametin orta yerinde duruyordu; sessizlik ve acele karışımı.

Ben gazete kupürüne bakarken, notun siyah mürekkebi sanki yanaklarıma doğru akıyordu; içinde bulunduğum dünyayı çiziliyordu. Parmaklarımın ucu buz tuttu. Erenin gözleri notta; çizim gibi sabit, tehlike çizgilerine odaklanmıştı.

Güvenlik muhabiri koridordan sürüklemeye başlayınca, kapının önünde bir gölge belirdi. Aslan Holding'in yönetim kurulundan bir figür—kalın takım elbisesi, cep mendili ön cebinde—yüzünü beyaz bir maske gibi katılaştırdı. Gözleri kısık, dudakları ince bir çizgi. Rakip şirketlerin temsilcileri, bu hareketi not alırken, bazıları sevinçle başını salladı; sanki bekledikleri bir işareti almış gibiydiler.

Salonda bir mırıltı yayıldı. Telefonlardan yükselen canlı yayınlar birer birer kesildi; bazı sosyal medya hesapları hâlâ şeyleri yazıyordu: "Canlı bağlantı devre dışı kaldı." "Aslan Holding'de kriz."

Eren önümde bir gölge gibi durdu. Elleri cebinde, vücudu sert bir sütun. Bana baktı; bakışı şimdi sıcak bir çelik haline gelmişti. "İçeride kal," dedi fısıldayarak. "Kimseye bir şey söyleme."

Sözü öyle netti ki, salonun kalan sesi bile onun etrafında titreşti. O muhabirin çekildiği kapı arkasında bir uğultu daha vardı; tanıdık bir sesi. Birinin "Diskin peşindeler" notunu sesli okuması gibi, bir başka fısıltı ofisin arkasından çalındı.

Ama notun harfleri hâlâ gözümün önünde dans ediyordu. Basit bir cümle. Üzerinde duran tehdit, alev alev yayılıyordu.

Kamera görüntülerinin kesildiği o anın son titreşimiyle, herkesin nefesi bir noktada toplandı: kelimenin tam ortasında. Kapı kapandı. Işıklar azaldı. Ve not, küçük ama keskin, masada duruyordu.

"Diskin peşindeler." The words seemed to hum under the white noise of the room. The muhabir's hand had been pried from it as he was pulled out; the corner of the paper remained visible, the handwriting unmistakable.

Ben notu daha uzun süre göremedim çünkü Eren elimi tuttu. Parmağı dondurucu bir güçle sıkıldı.

Ama o çarpıcı kelimeler — 'Diskin peşindeler' — hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.

Kamera kararı. Kapı kapandı. Ve salonun içinde, herkesin göğsünü sıkıştıran o tek gerçek kaldı: bir şey peşimizdeydi. Bir şey, her şeyi geri dönülmez kılabilirdi.

Erenin gözlerine baktım; orada hem koruma hem de hesaplaşma vardı. Dudakları kıpırdadı, ama yine de hiçbir şey söylemedi. Sadece bakmaya devam etti—bakışı bir plana, bir zirveye, beni bir kalkanın arkasına itiyordu.

Kimse fark etmedi belki ama gazete kupürünün kenarındaki notun köşesi hâlâ masanın üzerinde hafifçe kıvrılmıştı. Mürekkep kurumuştu; ama kelimeler keskin, sanki yeni yazılmış gibiydi.

Salondaki herkes gitgide uzaklaşıyordu; fısıltılar artıyor, telefon kayıtları çoğalıyordu. Ben o küçük kağıdı almak istedim ama Eren beni daha sıkı tuttu.

"Bekle," dedi, nefesimde karanlık bir komutla.

Bekledim. Ancak o not ve üzerindeki sözcükler beklemiyordu. Onlar kendi zamanlarını, kendi dişlerini hazırlıyorlardı. Ve ben, o dişlerin arasında kalmaya doğru çekiliyordum.