Chapter 4
Bedenimin her zerresi titreyişe geçiyordu; dudaklarımın arasındaki o küçük boşluk, kulağımda bir davul gibi çınlıyordu.
Disk yoktu. Elimdeki cepsiyah çanta, falan bir cehennem kabuğuymuş gibi ağırlaştı. Parmak uçlarımda soğuk bir nem, avuç içinde buzlu bir taş. Kimse gelmiyordu—en azından kapı hala kapalıydı. Yine de adımların yankısı bekleniyordu, o ağır, ölçülü adımlar. Her biri daha da yaklaşıyordu.
Kapı açıldığında ışık değişti; koridorun sonundan süzülen silüet, her şeyi keskinleştirdi.
Eren Aslan.
Adımları sessiz ama hükmedici. Ceketi omuzlarına kusursuz oturmuştu; siyah takımın kumaşı hafifçe parlak, gömlek beyazı hasta bir ayaz gibi. Yüzünde her zaman takılı duran o anlaşılmaz ciddiyet vardı; gözleri, beni tartan terazilerle donatılmış gibiydi. O terazi şimdi benim üzerimdeydi.
İçimde bir şey çöktü. Nefesimi tutmuştum.
Eren kapının eşiğinde durdu, ellerini cebine soktu, beni bir sokup bir çekmeden sardırtan o bakışıyla süzdü.
"Sakin ol," dedi. Sesi, sıcaklıktan yoksun bir balmumu. "Disk önemli olduğuna göre, seni daha kontrollü bir ortama götüreceğim."
Kelimeler kısa, emir gibi. O anda odadaki bütün hava, onun soluduğu hava oldu.
"Seni" sözcüğü, bana ilk defa özel bir etiket gibi gelmedi; bir mülk gibi, bir belge gibi... teslim alınması gereken bir şey.
Gözlerim istemsizce etrafa takıldı; masamın üstünde duran kuru çiçek buketi, artık solgun bir anıydı. Kardeşimin yüzü, bir fotoğrafın kenarında gülücük atıyordu. Disk yoksa, şimdi benimle ilgilenenin niyeti daha farklıydı. Eren'in keskin yüzü düşüncelerimi okumuş gibi eğildi.
"Bugün akşam... Aslan Holding'in akşam yemeği var," dedi. "Senin için temizlik, kıyafet ve makyaj ayarladım. Basın önünde evli çift rolü oynayacağız."
Göğsümde bir kuşun kanadı çırpındı; nefesim hızlandı. "E-evli? Burada mı?"
"Burada." Cümlesini tek bir taş gibi vurdu. "Görünüş önemli. İmajımın yanında duracak bir isim gerek. Rolünü eksiksiz oyna; benim itibarımı korursun, kardeşinin ihtiyacı olan parayı alırsın."
Kelimelerinin arkasındaki hesap soğuktu. Teklifin pırıltısı, ceza kutusu gibi bir kokuyla karışıyordu. Kalbim bir dakika için durduktan sonra tekrar atmaya başladı; bu atış, çaresizliğin ritmi oldu.
Gözlerimi kaçırdım. "Neden ben?"
Eren hafifçe öne eğildi, yüzünde ölümcül bir tebessüm yoktu ama her şeye karışan bir mercek gibi beni büyüledi. "Çünkü sen mümkün olan en az tehlikeyi temsil ediyorsun. Çünkü senin geçmişin kimseyle örtüşmüyor. Çünkü seni kontrol etmek daha kolay."
Sözleri, bir kilit sesi gibi kapandı. Kontrol. O kelime, bütün gecenin senfonisini yazıyordu.
Hazırlık odasına geçtik. Beni bekleyen hizmetliler, asistandan gelen kısa direktiflerle hareket ediyordu. İki kadın, saçımı çekerken hemen her telde titreşen bir paniği yine bastırmaya çalıştı. Makyaj fırçası yanaklarımda gezindi; fondöten, ruj, kirpikler—yüzüm bir maske haline geldi. Kıyafet, vücudumu yabancı bir heykelin giysisine dönüştürdü; yüksek topuklu ayakkabılar, her adımda ayak bileklerime iğne saplıyormuş gibi hissettirdi.
Bir aynanın karşısında dururken kendi gözlerimi aradım ama bulamadım. Yerine, başkalarının bakışlarına hazırlanmış bir yüz vardı. Gözlerimi dolduran sıcaklık, şimdi dudaklarımın kenarında sükûnetle yoğruluyordu: Hayatımı, kardeşimin tedavisini, babamın itibarını kurtaracak her yola sırt vermeye hazırdım. Gözlerim doldu, ama bunun yüzüme yansımasına izin vermedim. Aksi takdirde her şey paramparça olabilirdi.
Eren yanımda durdu; takım elbisesinin düğmesiyle oynuyordu. Asistanı kısa, mekanik cümlelerle arkamızdan talimat veriyordu: "Kalçayı biraz daha içeri, omuzları dik. Kameralar sola döndüğünde nazikçe gülümse."
Eren bana bakarken bir an durdu ve ağzından usul bir not çıktı. "Bana bak. Gülümse ama dişlerini göstermemeye çalış. Sesin derin olsun; güçlü insanlar derin konuşur."
O an, yüzüme bir öğretmen edasıyla uzandı. Yanımdaki adamın yüzündeki o doğrudan otorite, hiç de romantik değildi. Gözlerimde birden sorular belirdi; kaçınılmaz bir utanç hissettim.
Arabanın kapısı açıldığında dışarıdaki hava İstanbul gecesinin tuzlu serinliğiyle vurdu bizi. Kuleler silüet halinde gökyüzüne yükseliyordu; Aslan Kuleleri'nin cam cephesi, şehrin ışıklarını keskin bir aynada çoğaltıyordu. Güvenlik kapısına yaklaştığımızda gözlerim etrafa takıldı: siyah montlu güvenlik görevlileri, plazanın mermer zeminindeki parlaklık, resepsiyonun arka planında asılı duran devasa bir tablo—Aslan Aslan markasının soğuk logosu.
Girişteki basın ablukası nefes kesiciydi. Kameralar, flaşlar, sorular; yüzümün soğuk bir maskeye benzemesi için en ideal mekan. Eren elimi tuttu; dokunuşu öyle hafif ki bu yardımdan çok bir işaretti: "Hazırsın." Sesinde şüphe yoktu, emir vardı.
Basın önünde yürüdüğümüz kısa koridorda mikrofonlar uzandı. Bu yeni hayatın ilk prova gecesi gibiydi. Bir muhabir adımımla ilgili sorular sordu, bir diğeri "Nasıl tanıştınız?" diye bastırdı. Eren başını eğip kısa bir söz etti, gözlerimle bulduğum tek limandı: "İş ortaklığı," dedi. "Uzun bir yolculuk olacak."
Soru yağmuru fırtınası gibi üzerimize geldi; ben çarpık ama kontrollü bir gülümseme taktım. Her anım kayıt altındaydı; nefes alışım bile.
Yemek salonu tavanları yüksek, kristal avizeler zincirleriyle sarkıyordu. Masalar uzun, beyaz örtülerle serilmiş, ortalıkta yumuşak caz çalıyor ama notalar aramızdaki buz katmanını eritmeye yetmiyordu. Bosphorus manzarası camda serilmiş, ışıklar kadar canlıydı; ama gecenin ortasında ben hâlâ karanlığın kıyısındaydım.
Etrafımda oturanlar Aslan Holding yönetim kuruluydular: keskin çeneler, daha da keskin hesaplar. Gülüşleri, benim gibi birinin orada olmasının konforunu sorgulamadan yansıtmıyordu. Birkaç tanıdık yüz, telefon ekranlarına bakarak o anı not ediyor, şirket itibarını tartıyordu.
İlk kadeh kaldırıldığında, yüzler birbirine tanımlı tebessümler fırlattı. Eren elini masaya koydu, parmakları titremiyordu. Herkes onu dinlerken ben, yaptığım her mimikle geleceğimizi pazarlamaya çalışıyordum.
Bir yönetim kurulu üyesi, ince bir sesle sordu: "Hanımefendi, Aslan Ailesi'ne katılmanız için özel bir neden var mı? Şirket kültürünümelisiniz, değil mi?"
Soru, iğne gibi. Maskemin altında kalbim bir kez daha sıçradı.
Erenin gözleri o adama dikildi; soğuk bir kılıç gibi. "Sebep basit," dedi. "Güçlü bağlar kurmak. Birlikte daha güvenli bir gelecek inşa edeceğiz."
Söylediği sıradan bir cümle değildi—o, masaya bir beton levha gibi vuruyordu. Ben gülümsedim; gülüşümde sahicilikten çok bir sipariş vardı. İçim kıymık gibi.
Yemek ilerledikçe şarap tadı, yerimi tamamen kaplamaya çalıştı ama alttan alta bir şeyler yandı: merak, şüphe, korku. Herkesin gözleri üzerimizdeydi; birkaç göz, magazin haberlerine malzeme arar gibiydi. Ekranlar, susturulmuş fısıltılar gibiydi; yüzümdeki terlemeye dikkat eden tek kimse yine Eren'di.
"İçeride kısa bir konuşma yapacağım," dedi bana. "Hazır ol."
Konuşma başladı. Eren ayağa kalktı; takım elbisesinin çizgileri asaletini daha da ön plana çıkardı. Sesinin titreşimi kabadayılıktan uzaktı; nüktedan ama keskin. Konuşmasında şirketin geleceğinden, yatırımlardan, aile kavramından bahsetti. Sözlerinin arasında birkaç yerde benim adımı andı—şirketin insan odaklı politikalarının yeni bir örneği gibi sundu beni. Herkes alkışladı.
Benim alkışım mekanik, eğitilmişti. İçimde bir parça paramparça olsa da herkes o an için gördüğü görselin gerçek olduğuna inanıyordu. Bu sahne, benim için bir satranç hamlesiyle aynıydı: yığınla figürün hangi kareye konulacağına karar verildi.
Yemek sonrası, insanlar dağıldı; bazıları iş konuşmaları için masadan kalktı, bazıları ise bir fotonun peşinde. Bizim için ise farklı bir rota belirlenmişti. Eren, bana doğru eğildi; sesi alçaldı, sadece benim duymamı istedi.
"Ofise gel," dedi. "Konuşmamız gereken birkaç şey var. Özel."
Ofis kelimesi, buzlu bir kapının anahtarı gibiydi. Özel. Karanlıkta bir çekirdeğe tek başına hapsedilme düşüncesi titretici ama aynı zamanda göz kırpan bir fırsattı. Belki de orada diskle ilgili bir şey konuşacaktık; belki de daha tehlikeli bir oyunun parçasıydım.
Asansör camdan şehrin ışıklarını üstümüze sererken içimde aynı anda iki farklı adım vardı: öncesinin cehennemi ve sonrasının bilinmezliği. Eren yanımdaydı; vücut ısısı uzak ama etkili. Elleri yine ceplerindeydi. Bazen bir el gömülmezdi cebine; ama o an gömülüydü. O el, parmaklarının arasında farklı hesaplar çiziyordu.
Ofis kapısını açtığımızda içeride hafif bir koku vardı—odun, eski kitap, pahalı deri koltukların kokusu. Oda geniş, camdan Bosphorus manzarası bütün geceyi küçük bir haritaya çevirmiş. Masanın arkasındaki koltukta Eren oturdu; beni içeri çağırdı.
"Sakin ol," dedi. "Burada özgürsün."
Özgürlük kelimesi paylaşılmadan sunulan bir hediyeydi. Ben kalkıp sandalyeye oturdum. Masanın üzerindeki dergi kupürleri, birkaç finansal rapor, bir kalem; her şey düzenliydi. Eren bir bardak su aldı ve fırlayan adımlarla masanın kenarına yaklaştı. Bardak ses çıkarmadan camdan bir melodiyi andırdı.
"Disk hakkında konuşalım," dedi bir anda. "Bana kimseye söylemeden getirmeni istedim."
Ruhumun içindeki bir kapı daha gıcırdayarak açıldı. "Disk—" dudaklarımdaki kelime boğuldu. Disk yoktu; o yokluk artık bir boşluk değil, bir karanlıktı. Gözlerimi kaçırdığımda Erenin gözleri izdüşüm gibi peşimdeydi.
"Biliyorum," dedi. "Söylememe gerek yok. Senin için... bir anlaşma yaptım. Bu gece yaptığımız şey, sadece başlangıç."
Sesi halef olmanın ötesindeydi—emirdi, korumaydı, kısıtlamaydı. Bir işareti, bir şifreyi çözmek gibiydi: ben teslim olmuştum, karşılığında ona bir yıl boyunca bir mülk sunmuştum. Bu mülk, benim kalbim miydi? Yoksa kardeşimin umudu muydu?
Eren masanın çekmecesini açtı. Hareket o kadar doğal ki bir ritüelin parçası gibiydi; çekmece ses çıkarmadan açıldı. Masanın üzerinde su bardağını bıraktı, çevirip bana baktı.
O sırada bir şey düştü.
Fotoğrafın sesi çarptı kağıt yüzeye; küçük bir patlama gibiydi. Masanın üzerindeki diğer objelerin kokusu, o an için geri plana itildi. Fotoğraf yere çarpıp masanın üzerine yuvarlandı. Benim ellerim istemsizce fotoğrafın üzerine eğildi.
Küçük bir çocuğun yüzü, parlak bir gülümsemeyle bana bakıyordu.
Erenin yüzü değişti.