Chapter 3
BİR YIL İÇİN İMZALAR
Fotoğraf masanın üzerinde, kenarları hafif kıvrılmış, sanki uzun zamandır bekliyormuş gibi soğuk bir duruş sergiliyordu.
İlayda’nın parmakları masanın yüzeyinde istemsizce izler çizdi; çivi etiyle masif ahşabın dokusu arasında bir ritim tutturdu. Kalbinin her atışı, fotoğrafın siyah-beyaz görüntüsünü gözlerinde yeniden çizdi: babasının elindeki sigara, genç bir adamın gölgede kalan profili, tanımadığı bir yer.
“Bu fotoğrafı nereden biliyorsun?” diye sordu yine, sesi ince bir tel gerildiğinde kopan ince bir notaydı.
Eren Aslan uzaklaştı, kolu arkada, ofisin cam duvarına bakar gibi durdu. Pencereden İstanbul’un mat güneşi ofis katını bir tablo gibi bölüyordu; Boğaz’ın parlak çizgisi, köprüdeki araçların küçük inci tanecikleri gibi titremenin üstünü çiziyordu.
“Bildiğimi söylemiş değil miyim?” dedi Eren, sesi serin ve dikkatle seçilmişti. “Bana ihtiyaç duyduğun tek şey bu işi bitirir.”
İlayda’nın nefesi kısa, ağzında metalik bir tat kaldı. Çiçekhanedeki sabah kahvesinin suyunu hatırladı; bu yerde kahve, parıltılı bir mermer barın üzerinde duruyor gibiydi. Ayaklarının altında yere basamıyor hissi, başının içinde bir kıvılcım gibi yayıldı.
Avukatları ileri doğru adım attı: Eren’in avukatı, temiz traşlı, gri takım elbise, çözüm odaklı bir yüz ifadesiyle masaya uzandı. “O zaman sözleşmeye geçebiliriz,” dedi, dosyayı masanın ortasına koyarken parmaklarının ucunda bile güvendiği bir ritim vardı.
İlayda dosyaya baktı. Kapağının üstünde şirketin kabartmalı logosu, içindeki sayfalar ise kalın bir kağıdın sert cızırtısıyla birbirine sürtünüyordu. İçlerinden birini çekti; başlıklar, madde numaraları, şartla ilgili resmi ifadeler. Her madde birer çit gibi dizilmişti; etrafı örülmüş bir alanın haritası.
“Bir… yıllık evlilik,” diye mırıldandı İlayda, kelimeler boğazına takıldı. Yüzü ıslandı; dudağının kenarında titrek bir çizgi belirdi. “Bunu… imzalar mısınız?”
Eren’in yüzüne bir gölge düştü, sonra kayboldu. “Bir yıllık,” dedi, tek kelimeyle anlaşmayı mühürleyen bir damga gibi. “Tam destek. Tedavi masrafları, borçların kapatılması, ayrıca iş kaynağı şefliği. Senin ve kardeşinin tüm ihtiyaçları karşılanacak.”
Sözcükler havaya bırakıldığında biri onu yakalayıp sıkıca tutmuştu. İlayda gözlerini kapadı; kardeşinin yüzü belirdi önünde. Ateşten bir nefes gibi, geceyarısı öksürükleri, evde sürekli yanan televizyonun puslu ışığı. Kardeşinin ilacı—adının bile aklına gelmesine izin vermediği pahalı flakonları.
“Eğer…” avukatı araya girdi, kelimeleri bir muhasebe defterinin sert sayfaları gibi dökerek, “karşı tarafın önerdiği koşullar kabul edilirse, tüm ödeme anlaşmanın imzalandığı tarihten itibaren yedi iş günü içinde hesaplara yatırılacaktır.”
İlayda ellerini birbirine sürtünerek bekledi. Derin bir iç çekiş, göğsünün içinde bir çığlık kıvılcımı gibi patladı. Onun için paraların gelmesi, kardeşinin yaşam çizgisini değiştirebilirdi. Babasının lekesini silmeye yetmeyebilirdi belki ama evin yükünü hafifletirdi. Gururuysa, serin bir bıçak gibi cebinde dönüp duruyordu.
“Gizlilik maddesi var,” Eren’in avukatı devam etti. “Medya görünürlüğü bizim kontrolümüzde olacak. Basına verilecek demeçler, fotoğraflar, kamuoyuna sunulacak imaj… Hepsi onayımızdan geçecek.”
İlayda bir anda panikledi. “Ama kardeşimin tedavisi—haber olması gerekmez mi? Kampanya falan?”
Eren’in ağzına hafif bir kıvrım yerleşti; gözlerinde kısa bir sapma. “Kamuya açılacak her şey plan dahilinde olursa, süreci hızlandırırız. Ama umutsuzca ortalığı karıştırmak istemiyorum. Senin için en hızlı yol bu.”
Avukatı sözleşmenin diğer sayfalarını gösterirken İlayda metni okumaya çalıştı. Maddeler sıkı, net, neredeyse bir ordunun hareket planı gibiydi. İhanet eden, sözünü çiğneyen herhangi bir unsur için ağır tazminatlar, yurt dışına çıkış yasağı, sosyal medya yasağı… Hepsi vardı.
Bir madde gözüne çarptı: “Taraflar arasında gerçek bir evlilik ilişkisinin korunması esastır.” İkinci paragrafta, ilişkide güveni bozan davranışlar, üçüncüde ise ‘iktisadi suistimal’ halinde sözleşmenin tek taraflı feshetme hakları listelenmişti.
“Yani…” dedi İlayda, kelimeler arasında biriken tuzlu tükürük dudaklarından aktı, “ben… gerçekte evliymişiz gibi davranmak zorundayım.”
“Senin için daha iyi,” Eren cevap verdi. “Herkes için daha iyi.”
Avukatını arkasına çekip sanki ekranda bir sürü tablo inceliyormuş da kimse görmesin diye konuştu: “Görünürlüğü biz yöneteceğiz. Senin imajın, kardeşinin tedavisi için bir kalkan olacak. Bizim kontrolümüzde basın, senin korunmana hizmet edecek.”
İlayda bilgisayarı olan birinin parmaklarıyla sayfalara bakarken zihninde bir hesap yapıyordu: bir yıl boyunca rol yapmak; her sabah aynaya bakıp yalan söylemek. Kardeşinin hayatı, babasının lekesini temizleme vaadi, borçların kapanması… Hepsi bu kağıdın bir hücresine sığmıştı.
O an, çiçekçi dükkanında bir müşterinin ona çiçek seçmesini hatırladı. İyi bir buket, doğru bir düğüm, seçilen her çiçek konuşurdu; ama burada, sözleşmenin arasındaki satırlar onun ruhunu kesecek bir çiçek gibi duruyordu.
İmza töreni için mesafe azaldı. Eren masanın etrafında bir sandalye gösterdi; koltuğa oturduğunda deri hafifçe inleyip kalktı. İmza kalemleri sırayla masanın üzerine kondu. Altında noterden çıkan mühürlerin resmi imajı vardı.
“Senin avukatın da burada,” dedi Eren, bir bakışla odadaki genç kadın avukata işaret etti. İlayda’nın yüzü kısaldı; genç avukatı, elinde not kağıtlarıyla ayakta duruyordu—gözlerinde titrek bir cesaret vardı. O genç avukat, İlayda’nın parçasıydı, belki de son kırıntılarına tutunmuş bir aynaydı.
“İlayda Hanım, tüm şartlar burada,” dedi kendi avukatı yumuşak ama kararlı bir sesle. “Okudukça sana açıklayacağım. Ne eksik ne fazla bırakmak istemiyorsunuz.”
Sayfalar dönüyor, kelimeler içindeki hükümlerin soğuklığını yayarken İlayda o satırların altında kabarcıklar hissetti; sanki her kelime bir iğne gibi deri altına saplanıyordu.
Zaman yavaşladı. Dışarıda bir helikopterin vızıltısı uzaktan geliyordu. Ofisin camına çarpan güneş, masanın üzerindeki yüzeyleri bir an için altın gibi parlatıp söndürdü. İlayda kalbindeki çemberin genişliğini ölçüyordu. Bir yıl… bir yıl boyunca sahte bir yuvada yaşamak. Bir yıla sığdırılacak utanç, sevgi, yalan ve gerçekler.
Eren bir an durdu, sonra dosyayı masaya bıraktı. “Koşullarımız açık. Senin ne istediğin de açık; tedaviyi istiyorsun, ailesini istiyorsun. Ben de… huzurumu ve itibarımı.”
İlayda hıçkıracak gibi oldu ama bunun yerine bir kahkaha gibi çıkıverecek bir ses bastı içinden. Kahkaha değil, titreyen bir çığlık. “İtaat mi istiyorsunuz?” dedi, sesi kustuğu kelimeleri yakalamaya çalışan bir ağacın kıvrımları gibi çatallıydı.
Eren karşılık vermedi hemen. Onun yerine hafifçe başını eğdi; bir an için gözlerinin köşesinde bıçak gibi ışık çaktı. “İtaat değil,” dedi, “karşılıklı fayda.”
İmza kalemi elini nazikçe ısırdı; parmak uçları beyazlaştı. İlayda sayfanın altındaki çizgiyi gördü; imza burada diye işaretlenmişti. Bir an için avuç içleri nemlendi. O çizgiyi doldurmak bir ölüm fermanı mı, bir kurtuluş belgesi mi olacaktı?
“İmza atmaya hazır mısınız?” avukatı sordu. Soru, bir pitonun çenesini açar gibi bekliyordu.
İlayda derin bir nefes aldı. Burnuna parfümün ağır, ferah kokusu doldu—Eren’in yandan gelen habersiz kokusu, odanın soğuk havasında bir iz bırakmıştı. Bu koku, lüksün ve güç gösterisinin kokusuydu; aynı zamanda bir hapishane anahtarı gibi parmaklarının arasına girebilirdi.
Kardeşinin küçük, titrek elini hayal etti. Hastane penceresinden dışarı bakan bir çocuk yüzü. Bir filmdeki etkileyici sahnede, kahraman fedakârlık yapardı ve herkes ağlardı. Ama bu gerçekti. Kanın sıcaklığı başka bir gerçekti; kimin umudunu kıracağını bugün seçiyordu.
İmza kalemini aldı. Mürekkep sayfaya değdiğinde bir taze kan damlası gibi yayıldı. Bir yıl için resmi bir bağ kuruldu; kağıt üzerinde bir satır daha onun hayatından eksildi.
Mürekkep kururken odadaki herkes sessizleşti. Eren ilk olarak kendi sayfasını körlemesine imzaladı; harfleri hızlı ve düzenliydi. İmzanın sonundaki hava, bir noktayı vurarak bitti. Sonra avukatlar sırayla başka belgeleri uzatmaya başladılar: tanık formları, bankanın hesap bilgileri, geçerli kimlik fotokopileri.
İlayda, imzaları birer birer attı. Parmağındaki nacizane bir yüzük yatağının altında oturup kaldı. Kulağında çınlayan şey, kalbinin ritmi değil, parmaklarının kâğıda sürtünürken çıkardığı o inceltilmiş kağıt sesi oldu. Her imza, biri için balık ağını daraltıyordu.
“Medya paylaşımı konusu da burada,” dedi Eren’in avukatı. “İstanbul basınıyla ilişkilerimizi bizim ekip yönetir. Senin açından her şey kontrollü olur. Senin ismin bir skandala karışmaz.”
İlayda başını salladı; sözlerin sahte bir sakinleştirici gibi geldiğini hissedip onun yutulmasını bekledi. O paranın yanında gelecek tüm kontrolleri düşünmüştü ama bunun boyutunu şimdi ilk defa hissediyordu.
İmza işlemleri tamamlandığında, ofisin camından dışarıya doğru çekilen bir fotoğraf seansı planı yapıldı. Basın bildirileri hazırlandı. “Kamu yararına bir birliktelik” diyeceklerdi; hastalığa meydan okuyan yüce bir hikâye.
Sonra, törensel bir el sıkışma gerçekleşti. Eren’in eli soğuktu; avuç içleri arasında bir buz parçası gibi. İlayda elini uzattı; terli bir elliğin içinde, kasıtlı bir güç dengesi kuruldu. Kamera yoktu ama gözleri bütün o anı belgeledi.
“Hoşgeldin,” dedi Eren kısa, kesin bir tonla.
İlayda dudaklarını kapadı. “Teşekkür ederim,” dedi, kelimeler bir eşya gibi ağırlıktan kopup düştü.
İmza töreninden sonra ofiste kısa bir kokteyl düzenlendi; görevli gençler küçük tabaklar üzerinde peynir ve zeytin servis ettiler. İnsanlar konuşurken kahkahalar bazen camda yansıdı; dışarıdaki şehir hayatı bir film şeridi gibi ilerliyordu.
İlayda menüde bir şey seçmek istermiş gibi davranıp elini cebine attı. Elinin kuyruğunda o alet—disk—her zaman oradaydı. O, babasını aklayacak, İlayda’nın hayatını değiştirecek olan küçük siyah boşluk. Parmak uçlarıyla, kumaşın içinde bir eşiğini yokladı. Soğuk bir rahatlama yayıldı; disk orada olmalıydı.
Fakat elini cebine koyduğunda, elinin içinde yalnızca anahtarların soğuğu vardı. Disk yoktu.
İlk anda içindeki boş çıkıntıyı anlamlandıramadı; parmakları kısık bir telaşla cebin derinliklerine indi. Cebin içini bir daha aradı; arada kalan bir dikiş, bir minik kağıt parçası, hiçbir şey.
Nefesi kabardı. Sanki göğsünde bir kuş kafesden kaçmış, kanat çırpıyor gibiydi. Her adımı korkuyla doldu. Etrafındaki insan konuşmalarının ritmi değişti; sesler bir makineden çıkmış, argümansız bir uğultuya dönüşmüştü.
“Ne oldu?” diye sordu genç avukatı, endişeli gözlerle yüzüne baktı.
“Cebimdeki… disk…” dedi İlayda, sesi ince bir tel gibi kırıldı. “Diskim yok.”
O anda odadaki hava bir büyü bozulmuş gibi değişti. Eren’in kaşları istemsizce hafifçe kalktı; gözlerinin rengi bir anda sanki daha koyulaştı. Avukatlar birbirlerinin yüzüne baktı; bir profesyonelin yüzündeki kaygı hemen belli olurdu. Eren yüzünde bir çizgi belirdi ve onu saklamaya çalıştı.
“Başka bir yerde mi taşıdınız?” diye sordu Eren, her kelimesi özenle seçilmiş bir metal bıçak gibiydi. “Çiçek dükkânında mıydı?”
İlayda kafasını salladı. “Hayır. Cebimdeydi. Her zaman cebimdeydi.”
Eren biraz geri çekildi, ellerini cebine soktu; cep telefonuna bakmak için değil, belki de bir oyun hamlesi için. “Bana söyleyin, İlayda,” dedi sakinleştirmeye çalışan bir sesle ama altında yatan tehdit bir kat daha derinleşiyordu. “Bunu kimse bilmemeli. Bu önemli.”
Salon bir anda soğudu. Herkesin gözü İlayda’yla Eren arasında gidip geliyordu, bir şüphe dalgası odanın içini doldurdu. Gazetecilerin dikkatini çekmeyecek kadar büyük bir olay, ama bu sessizlik içinde bir bomba gibiydi.
İlayda cebinin içini tekrar kontrol etti; kumaşın içinde bir kumaş yuması ya da yıpranmış bir etiket aradı. Parmağının ucunda kalan ipliklerle uğraştı; bir huzursuzluk fısıltısı bütün bedenini sardı.
“İlk fırsatta polise mi bildirelim?” diye sordu avukatı, profesyonel bir öneriyi usulca ortaya koyarken titredi. “Gizlilik ihlali olabilir.”
İlayda düşünemedi bile. Polis kelimesi, içinde yeni bir karmaşa yarattı: Sözleşmeyi mi bozacaklardı? Medya mı öğrenecekti? Kardeşinin tedavisi tehlikeye mi girecekti?
O anda Eren’in telefonuna bir mesaj geldi. Ekranda kısa bir bildirim parladı; o an herkesin dikkatini çekti. Eren telefonu sessize aldı gibi yapıp ekrana bakarken dudaklarının kenarında küçük bir kıvrım belirdi. Kimse onun yüzünde neyin saklandığını çözemezdi.
İlayda kalbinin ağırlığını hissediyordu—sanki bir el onu boynundan sıkıyordu. Diskin peşinden biri olduğunu biliyordu; çünkü o disk sadece bir bilgi parçası değildi, bir yük, bir hedefti.
Sessizlik büyüdü. Eren göz ucuyla çevresine baktı, sonra İlayda’ya döndü. “Endişelenme,” dedi yavaşça, sesindeki sakinlik yanlış bir güvence gibiydi. “Her şey kontrol altında.”
Ama o sözler, salonun ortasında bir yankı olarak kaldı; kimse onları sevemedi. İnsanların yüzlerinde belirsiz bir şüphe yer aldı. İlayda ellerini titreyerek masanın kenarına bastı; tırnaklarının etine bastığı noktalar beyazlaştı.
Ne yanında ne de içinde bir yerde disk yoktu. O küçücük siyah kutu, İlayda’nın hayatının tek güvencesiydi ve şimdi avuçlarının arasından kayıp gitti.
Eren’in gözleri bir an daha, hiç kimse fark etmeden, bir kişinin kapıda durup baktığını yakaladı. Kapının aralığındaki siluet kısa süre için durdu; sonra çabuk adımlarla uzaklaştı. Hiç kimse o kişiyi tanımıyordu, ama İlayda’nın beyninde bir çengel takıldı—o görüntü bir bulmacanın eksik parçası gibiydi.
O an, ofisteki herkes için zaman unuttu. Adımların yankısı dışarıdan geliyordu; kapının aralığı hâlâ hafifçe titriyordu. Disk gitti; peşinde birileri vardı. Ve Eren, soğuk gülüşünde bir sır saklıyordu.
İlayda cebine tekrar baktı; boştu. Kalbi bir boşluk hissini doldurmaya çalışırken o boşluk, bir uyarı ışığı gibi yanıp söndü.
“Diski bulan ya da alan kim olursa, bize ulaşsın,” dedi Eren sakin ama emretmeye dönük bir sesle. “Çünkü onu bulduğunuzda, bulduğunuz bilgiyi kötüye kullanmayacağınızı umut ediyorum.”
İlayda’nın içindeki çıplak korku, ona ait olmayan bir sonun başlangıcını haber veriyordu. Parlak camdan dışarıya baktı; İstanbul, her zamanki gibi, güneşin altında kayıyordu. Ama hiçbir şey aynı değildi artık. Disk ortadan kaymış, peşinde gölgeler belirmişti ve bir yıl daha başlamıştı—ama bu başlangıç çok daha karanlık bir gölgeyle örtülüydü.
İlayda parmaklarını dudaklarına götürdü; o küçük boşluğun içinde bir yankı vardı. Disk yoktu. Birinin peşindeydi. Ve o kişi, belki de şu an içeriye tekrar dönmek üzereydi.