NoveliqaMilyarderle Bir Yıl: Sözleşmeli Kalp / Teklifin Gölgesi :0%
Log in

Chapter 2

Teklifin Gölgesi

"İlayda Demir, size bir teklifim var."

Sözler dükkânın sıcak kokusunu kesip geçti; güllerin tatlı baş ağrısı, toprağın nemi, taze kesilmiş çiçeklerin metalik sap kokusu hepsi bir anda geri plana düştü. İlayda’nın kalbi bir saniye atlamadı. Sonra, sanki birisi içini sıkmış gibi göğsü daraldı; nefesi kısa, yüzüne yayılan bir sıcaklıkla elleri istemsizce bir vazoya takıldı.

Kapı aralığından sızan ışık Eren Aslan’ın omuz silüetini çiziyordu. Gömleğinin kravat sivriydi; ceketinin omuzu bile mürekkep gibi kesik gibiydi. Ayakkabısının sesi tahta zemine vururken dükkânın zillleri, tahta sandalyeler, cam vitrin; her şey onunla daha net ve soğuktu.

Eren içeri adımını attı, her adımı sayılıyordu. Kokusu soğuk, metalik bir tütün ve pahalı bir parfüm karışımıydı; burnunuza geçmiş bir hayatın damgasını vuran türden. Gözleri buz mavisiydi ama bakışı sıcaklığın üzerinden geçip içindeki damarları arıyordu.

İlayda, bella adlı küçük kâğıt poseti hâlâ elindeyken, sesi titreyerek sordu: "Neden buradasınız?"

Eren dudaklarında küçük, etkisiz bir tebessümle durdu. "Doğrudan konuşmayı severim. Zaman kaybetmeyelim."

Onun bu kadar soğukkanlı oluşu sinirlerini dağıttı; dükkândaki floresan bir an için daha parlaktı. İlayda, sırtını tezgâha yasladı; ellerinin avuç içi terliydi. "Bir teklif... Ne teklifi?"

Eren önünde duran küçük metal sandalyeyi bir dokunuşla çekti. Oturmadı; sadece elini ceketinin iç cebine attı, sakin, programlanmış gibi. İlayda’nın aklı bir anda kardeşinin ilaçları, faturalar, babasının cezaevi fotoğrafları ile doldu. O küçük cebi herkesten daha fazla simge taşıyordu.

"Evlenmek." Eren kelimeyi öyle söyleyip bıraktı. Cümle basit, ama dükkânda yankılanışı bir tokat gibi çarptı.

İlayda hiç düşünmeden güldü. Güldükçe sesi çöktü: "Ne? Şaka mı bu?"

Eren’in yüzündeki tebessüm kaydı; gözleri kıvrıldı, ama sanki onu daha iyi görmek için. "Bu tip şakalar genelde iki kişi arasında yaşanır. Ama eğer tercih ederseniz, ben başrolü oynarım. Resmî bir evlilik. Bir yıl. Sözleşme."

Bir sözleşme. O kelime dükkânda başka bir anlam yüküyle yankılandı; tahta tezgâhın üzerinde duran not defteri, fatura zarfları, ilaç kutuları—hepsi doğrudan rafta duran, okunmayı bekleyen bir belge gibiydi. İlayda'nın beyninde bir çark döndü; kıyafetlerindeki toz, etiketlerin fiyatları, gecenin bir yarısı telefon çalınca uyanan küçük beden… Hepsi sözleşme imzalanırsa değişecek miydi?

"Hayır." Kelime çıkarken ağzından çelik bir tel kopmuş gibi sertti. "Hayır, ben... Ben kimseyle... Bu..."

"İnişe geçmeyin." Eren neredeyse nazikçe konuştu. "Sizi, kardeşinizi ve ailenizi koruyacak bir teklif sunuyorum. Tüm tıbbi masraflar, borçlarınız, babanızın hukuki savunma giderleri—ben karşılayacağım."

İlayda’nın gözleri aniden büyüdü. O kelimeler odada çınladı. Tüm tıbbi masraflar. Bu, geceleri hesap makinesine baktığı ama hayal edemediği bir cümleydi. Kardeşi Deniz’in yüzü gözlerinin önünde canlandı—ince bir ten, gece sancıları, yumuşak nefesler.

"Bu bir aldatmaca." İlayda hem kendini hem Eren’i test eder gibi konuştu. "Para için... insanların hayatlarını... ben... kabul etmem."

Eren bir adım yaklaştı. Adımlarında zarar verme değil, hesap yapma barındırıyordu. "Para, bir sebep. Ama olmamız gereken şey, pragmatik."

İlayda gürültülü bir nefes aldı. Dışarıdan gelen araç kornaları, uzak bir kuş sesi, komşu dükkândan gelen çekiç darbesi—dünya kendi normal ritminde atıyordu. İlayda ise kaç yıllık ısrarla sakladığı bir dosyanın kıyısında duruyordu. Flash disk. İçinde babasının masumiyetini kanıtlayacak, hayatlarını döndürecek o küçük ışıklı şey.

"Benim için değil," dedi İlayda, kelimeleri bir savunma kalkanı gibi dizdi. "Kardeşim için. O para... belki kurtarabilir."

Eren bakışlarını İlayda’ya sabitledi. "O zaman anlaşalım."

İlayda gözlerini kısarak baktı. "Nasıl?"

Eren çantasından büyükçe bir zarf çıkardı; üzerinde kurşuni bir yazıyla "Sözleşme" yazmıyordu ama içindekiler o demekti. Cebinden çıkardığı kalemi masaya koyduktan sonra parmaklarını birbirine bastı. "Bir yıl. Medya kontrolü bende; imajınız için belirli kurallar bir ek. Gelirleriniz... tabii ki korunacak. Ama en önemlisi: kardeşinizin tüm tedavi masrafları ve yaşam giderleri tarafımdan karşılanacak. Babayla ilgili soruşturma sürecinde gereken hukuki desteği sağlayacağım."

İlayda’nın dilinde "üç ayda bir görüşme", "temsili görevler", "medya eğitimleri" gibi ifadeler belirdi; bu satır satır hayatının birilerini etiketlemesi gibiydi. Kendi çiçek dükkânı, kendi sabah rutini, gece nöbetleri, babasının suçsuz olduğunu kanıtlamak için sakladığı flash disk—hepsi bir elde terazide tartılacak gibiydi.

"Karşılığında ne istiyorsunuz?" İlayda sesini düşük tuttu.

Eren çekingen olmayan bir rahatlıkla cümlesini kurdu. "Bir süreliğine karım olmanızı istiyorum."

Sözcüklerin arasındaki soğuk trafik sıkıştı. İlayda’nın ciğerlerinde bir tuzlagüç patladı; ne kadar zor nefes aldığını o an fark etti.

"Hayır." Bu kez sesinde yumuşama yoktu; kelime bir taş duvara çarpar gibi netti. "Bunu reddediyorum. İnsan satılmaz, Eren Bey."

Eren hafifçe başını eğdi, sanki bir ders verir gibi. "Hayatınız zaten bir pazarlık içinde. Bir tarafı seçmek zorundasınız."

İlayda’nın elleri istemsizce cebindeki fermuarı yokladı; flash diskin kalp atışlarını orada hissediyordu. Herkesin bilmediği bir yük. Bir yılda neler kaybedilebilir? Neler kazanılabilir? Bir babanın itibarını geri getirmek için ne kadar satmak gerekecekti?

"Bu bir tuzak, değil mi?" İlayda sordu. "Benim itibarım, ailemin gizli oyunu. Sonunda..." Sesi kırıldı. "Sonunda ne olacağım, Eren Bey?"

"Kimsenin canını yakmayacağım." Eren’in sesi soğuydu ama yumuşak, bir satranç oyuncusunun hamlesinden önceki sessizlik gibiydi. "Sadece her iki aile için de uygun bir çözüm. Sizin için şartlar hayırlı."

İlayda gözlerini kaçırdı. Dışarıda bir çocuk bisikletiyle geçti; zili hafifçe çaldı ve kayboldu. İçerde ise bir kadın çocukları için çiçek aldı, parlak gözlerle teşekkür etti. İlayda o sakinlikle güldü; ama içinde fırtınalar vardı.

"Benimle bir yıllığına mı evlenmek istiyorsunuz? Onay verip gitmeyeceğim." İlayda gıcıkla gülümsedi. "Benim için bir yıl... benim hayatım için bir yıl, bu kadar mı ucuz?"

Eren bir an için sinirlendi mi belli etmedi; sadece alnında beliren hafif çizgi daha da derinleşti. "Siz paranın sizi satın aldığına inanıyorsanız, konu zaten bitmiş demektir. Ama size bir şey daha öneriyorum: bu yıllık evliliğin koşullarına iki hüküm ekleyeceğiz. Birincisi, sizin izniniz olmadan sizin özel dosyalarınıza, bilgisayarınıza, özel eşyalarınıza asla dokunulmayacak. Ve ikinci olarak..." Eren durdu, ağzını büküp bir adım daha yaklaştı. "Kardeşinizin tüm masraflarını ben üstleneceğim."

İlayda’nın gözleri doldu; kelimeler boğazına düğümlendi. "Neden? Neden benim başımın çaresine bakıyorsunuz?"

Eren omzunu oynattı. "Çünkü bazı şeyler benim açımdan da mantıklı. Sizin de benimle kontrol altında olmanız."

Kontrol. O kelime kedi tırnağı kadar buz gibi, ve İlayda’nın içindeki koruyucu içgüdüyü tetikledi. "Senin için kontrol? Benim ailem senin kontrolün altında mı olacak?"

Eren başını hafifçe salladı. "Bir senet gibi düşünün. Karşılıklı güvenceler. Sizin onurunuz korunacak, babanız için gerekli adımlar atılacak. Kardeşinizin tedavisi kesintiye uğramayacak."

İlayda derin bir iç çekti. Deniz’in gülüşü, gecenin bir yarısı ateşi çıktığında titreyen minik elleri—tüm bunlar bir an için Eren’in sözüne sığdı. Akıl ve vicdan arasında bir salıncak sallanıyordu.

"Para—" İlayda başladı; sonra durdu. "Para mı istiyorsunuz yoksa başka bir şey mi?"

Eren’in dudaklarının kenarı kıvrıldı. "Bazen insanlar için para sadece bir araçtır. Asıl amaç başka olabilir: huzur, düzen, itibarı yeniden kurmak. Sizin için belki babanızın adını temizlemek, kardeşinizin sağlığını güvenceye almak..."

İlayda da bir hamle yaptı: "Peki benim tarafımdan ne istiyorsunuz? Sadece yıllık mı? Medya sıkıntısı mı? Bu nasıl faydalı olacak? Sanki bir kukla gibi..." Sözcükleri acıydı.

Eren usulce masaya uzandı, yavaşça zarfı kaydırdı; içinden birkaç sayfa kağıt çıkardı, bir kalem ve bir mürekkep damgası. Her şey çok planlı, çok soğuk. "Kullanışlı olacaksınız. Ama bu, hayatınızın sonu değil, dikkatli bir yeniden başlangıç olabilir."

İlayda sandalyenin kenarına çöktü; gözleri doldu ama ağlamadı. Yıllardır taşıdığı sorumlulukların ağırlığı bir an için dizlerine bindi. "Babanın... babamın suçlu olmadığını kanıtlayacak kanıtım var." Diye fısıldadı sonunda. Sanki kelimeler çıplak bir bıçak gibi masaya düşmüştü.

Eren’in yüzü değişmedi ama gözbebekleri daraldı. "Doğru mu?"

İlayda başını salladı. "Evet. Bir disk var. İçinde… her şey. Ama ben kimseye vermem. Onu saklıyorum çünkü babam masum."

Eren bir an durdu, sonra bir adım geri çekildi, elini çenesine götürdü. "Öyle bir araç hep sorun yaratır. Sizin için de, benim için de. O diski kimseye kaptırmamalıyız."

İlayda tüyleri diken diken oldu. Disk… O iki kelime evin içinde çıplak bir elektrik gibi atladı. Eren hâlâ soğuktu. "Bunu nereden biliyorsunuz?"

Eren göz ucuyla baktı. "Bilgim var. Ama daha önemli olan; sizin şimdi karar vereceğiniz şey."

İlayda savunma içgüdüsüyle ayağa fırladı. "Eğer benimle evlenmek istiyorsanız, bunun bir tuzak olduğunu kabul ediyorum. Ben… babam için, kardeşim için bu oyunu oynamam."

Eren adım attı, bir elini cebine daldırdı ve bir kart cebinden alıp masaya bıraktı. Kartta bir hâkime benzer resmî bir damga yoktu; sadece soğuk bir isim ve bir rakam. İlayda kartı görmezlikten geldi; gözleri masanın üzerinde duran paraya takıldı; sonra tekrar ona döndü.

Eren yavaşça gülümsedi. "İsterseniz, referans olarak bir adım daha atayım." Cebinden cüzdanını çıkardı. Cüzdanı açarken İlayda’nın gözü kenarındaki fotoğrafın beyaz sınırına takıldı. Aniden kalbi bir ritim kaybetti. Fotoğraf kenarına yapışmış, soluk bir anıydı.

Cüzdanın içinden Eren, yavaşça o fotoğrafı çekip masaya bıraktı.

İlayda’nın parmakları istemsizce gerildi. Fotoğraf, yıllar önce çekilmiş küçük bir park fotoğrafı gibiydi. İki çocuk: küçük bir kız, saçları tutamlı, elinde bir oyuncağın parçası; diğer çocuksa küçücük bir erkek; aralarında bir köpek belki. Arkada soluk bir kadın gülümsüyordu. Fotoğrafın köşesi biraz yıpranmış, güneşten solmuştu.

İlayda’nın nefesi kesildi. Çünkü fotoğraftaki küçük kız kendi yüzüydü.

Onun minik çenesi, aynı şekil gözleri, saçının aynı dağınık tutamı. Yanındaki çocuksa Deniz’e o kadar çok benziyordu ki kalbi tekledi. Annesi mi? Fotoğrafın arkasında kocaman bir yazı: "İlk bahar, 2006."

Eren bakışlarını fotoğrafa sabitledi. "Nostalji sever misiniz?"

İlayda parmaklarıyla fotoğrafı çekti; elleri titriyordu. Parmağının ucunda fotoğrafın dokusu, yılların verdiği yumuşaklık ve toz vardı. "Bu… Bu bizim fotoğrafımız." Sesinde bir çığlık kıvılcımı. "Bu... bu bizim evdeydi. Bu sadece ailemden birinin..." Kelimeler boğazında düğümlendi.

Eren, cüzdanını kapatırken yüzünde görünmez bir kazanma sevinci belirdi. "Büyük bir şirketin koleksiyonları, eski fotoğraflar, arşivler… insana ait bilgiler insanlara, ailelere güçlü bir bağ oluşturuyor. Ben de arşivlerime bakarım."

Fotoğraf masada dururken İlayda gözlerini kapattı; yanaklarına doğru bir sıcaklık yayıldı. Birgün annesinin hatırası mıydı? Neden Eren’in cüzdanındaydı? Neden onun elindeydi?

"Bu fotoğrafı nereden biliyorsun?" İlayda fısıldadı. Her kelime bir ölüm sessizliği gibi dükkânı doldurdu.

Eren durdu. Gözleri bir an İlayda’nınkilerde kayboldu. "Çok şey biliyorum, İlayda. Ama elimdeki bilgi, size sunduğum teklifi daha makul kılıyor."

Dışarıdaki rüzgâr bir dal gibi camlara vurdu. Dükkanın kapısındaki çan bir kere daha titredi ama kimse gelmedi. Fotoğraf kâğıdının kenarı, İlayda’nın parmakları arasında bıçak gibi keskinleşti. İçinde titreyen bir kuş vardı; adı korku muydu, yoksa bekleyiş mi?

İlayda fotoğrafı geri Eren’e fırlatmadı. Sadece derin bir nefes aldı, disk cebini yokladı, flash diskin sıcaklığını hissetti. O küçük ışık her an bir mafyanın, bir milyarderin, belki de babasının suçunu geri alacak tek kanıttı. Ama şimdi, bu fotoğraf, Eren’in onu bir adım daha içeri çektiğini gösteriyordu.

Eren, satrancı bozmamak için tavrını korudu. "Teklifim hâlâ masada. Bir yıl. Karşılıklı kurallar. Kardeşinizin masrafları karşılanacak. Babayla ilgili süreçte gerekenleri sağlayacağım. Karar sizin."

İlayda bakışlarını fotoğraftan kaldırdı; gözleri parladı. "Bunu kabul etmem." Söyledi. "Disk bende kalacak. Babamın ismi—"

Eren hafifçe gülümsedi, ama bu sefer dans eden bir tebessüm değil, bir hesap makinesinin onay sesi gibiydi. "Diskin ne kadar değerli olduğunu biliyorum. Sizi de değerli. Ama unutmayın; bazen insanları korumak, onlara dokunmayı gerektirir."

İlayda derin bir nefes aldı, gözlerinde bir kuşak daha karardı. "Ben kimsenin kuklası değilim."

Eren ayağa kalktı. Gecenin ilk serinliği camın kenarından içeri sızdı; ceketinin kenarıyla çiçeklerin uçlarına hafifçe dokundu. "O halde ailelerinizi korumak için ne kadar ileri gidebileceğinizi ölçün. Teklifim bir gölge gibi. Kimi günler serinlik getirir, kimi günlerse boğar."

İlayda bir an durdu, sonra sert bir şekilde karşı çıktı: "Gölgenizle ben yaşayamam."

Eren kapıya yürüdü, durdu; uzun boyu kapı aralığında bir barikat gibi gözüküyordu. "Son kez söyleyeyim; kararın bir süre düşünme şansınız olacak. Ama unutmayın—bazı fırsatlar kapı aralığında belirmeden kayıp gider."

Kapı kapanırken, masanın üzerinde fotoğraf öylece durdu: solgun, küçük, kelimelerle dolu. İlayda’nın beyninde bir kırık not gibi çınladı: Bu fotoğrafı nereden biliyorsun?

Kapı tokmak sesi son bir kez yankılandı. Caddeden gelen ışıklar, dükkân camında kısa bir süre için parladı. İlayda fotoğrafı eline tekrar aldı; Deniz’in yüzü bir kez daha gözüne ilişti. Bir karar vermek zorundaydı—bir yılını satmak mı, yoksa sevdiği her şeyi kaybetme riskine girmek mi?

Dışarıda bir araba uzaklaştı. İçeride, çiçek kokusu bir an için ağırlaştı. İlayda’nın başı ellerinin arasına düştü; kalbi, bir davetin gölgesinde atıyordu.

Ve fotoğraf, masanın üzerinde, sessiz bir soru gibi duruyordu: Bu fotoğrafı nereden biliyorsun?