Chapter 15
Ekranın üstünde beliren o dört kelime, dükkanın içindeki hava kadar ağır bir yankı yaptı: “Bunun manşet olması lazım.”
İlayda, elindeki makası istemsizce sıktı; sivri uçlar parmak etrafında soğuk bir halka çizdi. Havanın kokusu bir anda değişmiş gibiydi—gül topraklarının derin, tatlı çürüntüsü yavaşça geri çekildi; yerini kurumamış gazetelerin mürekkep kokusu aldı. Kedilerin mırlar halinde sürtüştüğü tezgahın köşesi sanki daha uzak; dünya bir pencere camı arkasına sıkışmıştı.
Telefonu titredi. Ekranda Eren Aslan yazıyordu.
Cevap vermeyi istemedi; parmağı ekranda terledi. O bir imparatorluk, o bir mahkeme. O bir seçenekti; ama aynı zamanda tehlikeli bir tuzak. İki kedi birbirini koklarken İlayda, bir el frenini çekmiş gibi duruyordu: ya arayacaktı, ya da sessizlik içinde bekleyecekti.
Cevap verdi.
“İlayda,” dedi Eren sesiyle, tek bir cümlede hem sakin hem emin. “Burada mısın?”
Sesinin çizgisi dükkânın dar ışıklarında bir kılıç gibi keskinleşti. Eren konuştuğunda etrafın sesleri geri çekiliyordu; kapının sandviç camından içeri giren hafif rüzgâr, cümlesinin altında bir fısıltıydı sanki.
“B... bir şey mi oldu?” kelimeler boğuk çıktı. İlayda, masanın üzerinden bir demet kurumuş lavantayı düştürecek kadar titredi.
“Haberi gördüm.” Gecikmeden, “Ben hallederim.” ekledi Eren.
“Hayır,” dedi İlayda, sözcüğü itirazla çekti. “Hal... halledemezsin. Bu benim—benim babamın—”
“Senin dosyan var.” Eren'in sesi bir notada daha sertleşti: emredici, merciless. “Ve seninle konuşmamız lazım. Şimdi.”
Kapı çalındı hafifçe; dışarıdan gelen adımların ritmi hızlıydı, bir şeyleri zorlamaz gibi ama kararlı. İlayda arkasına baktı: İki kedi, biri diğerinin başını yalıyor, hiçbir şey olmamış gibi. Dışarıdaki dünya ise, artık kedilerin yalnızca bir rüyasıydı.
Eren az sonra kapının önünde belirdi. Limo camı, dükkanın vitrinine çarpan sokağın loş ışığını alıp ikiye bölmüştü. Üzerinde koyu gri bir palto, omuzlarında kıştan kalma nemin bıraktığı parlaklık. Yanında iki adam, sırtı düz, bakışları çelik.
İlayda içeriye adım attığında, palto ilik atılmıştı; fakat elleri hâlâ çiçek tozu ve makasın esrarengiz sıcaklığıyla kaplıydı. Eren gülümsedi—o gülümseyişin altında hem bir söz vardı hem de bir tehdit. “İçeride bir kahve alır mısın?” dedi, sanki iki kişi arasında sıradan bir nezaket konuşmasıymış gibi.
İlayda kabul etmedi. “Neden buradasınız?” dedi. Cümlesi keskin, ama ufacık bir titreme vardı.
“Koruma,” dedi Eren. “Ve elimde birkaç çözüm.”
Personajları kurmak için kısa bir duraklama: Eren Aslan’ın ‘çözüm’ dediği şeyler genelde hem sahte yüzler hem de kırk katlı ofislerin altında saklı dosyalardı. İlayda bunu biliyordu. Ama seçeneği yoktu: mahkeme, haberciler, babasının adının medyaya düşmesi, kardeşinin tedavisinin tamamlanamaması... Hepsi tek bir çizgide sınanıyordu.
Eren içeriye adım attı, bakışları dükkanın raflarını taradı; tencerelerdeki toprağa, çiçek etiketlerine, küçük notlara. Sonra baktığı yer İlayda oldu. “Sakin ol,” dedi. “Sana zarar gelmesine izin vermeyeceğim.”
Bu söz, hem bir vaadtı hem de bir uyarı. İlayda kalbinin bir köşesinde bir tuhaflık hissetti—Eren’in koruma teklifi, onu bir zincire bağlama niyeti taşıyordu. Ama bir yandan da kâğıttan bir köprü üzerindeydi ve karşıya geçmesi için köprünün sallanmasına ihtiyacı vardı.
Eren, yanında duran adamlardan birine işaret etti; kalın çeneli, kısa saçlı, gözleri gri. “Mert,” dedi, “bunu ele al.”
Mert eğildi, dizleri yumuşak, sesinde bir protokolun katı ritmi vardı. “İlkyardım çantası, acil iletişim numaraları, kimlik belgeleri—” diye sıraladı. Sözleri bir kontrol listesi gibi dükkânın sıcaklığına soğuk harfler bıraktı.
“Hayır.” İlayda, onun sözünü kesti. “Ben... ben kendi işimi yaparım. Kardeşim var, hastane randevusu var—”
“Oraya birlikte gideceğiz,” dedi Eren. “Düşmanlar, medya, her şey organize edilmiş. Ben seni izletmem. Kontrol ederim. Gerekirse bütün sokak kameralarını araştırırım.”
İlayda gözlerini kısarak bakmıştı; başının içinde yüksek sesli bir tartışma vardı. Bir yanda babasının gerçekliğini açığa çıkaracak flash disk; diğer yanda buzdolabında bekleyen faturalar ve kardeşinin hapı. Eren ona koruma teklif ediyordu; bu bir kurtarıcı mıydı, yoksa sahiplenici bir hâkim mi?
“Niye?” diye sordu nihayet. “Niye benim için uğraşıyorsunuz?”
Eren’in gözlerinde bir an için iltifat parıltısı geçti. “Çünkü seni korumak daha kârlı. Ve çünkü... sen benim planımın bir parçasısın.” Söyleyişinde, “plan” kelimesinin etrafta bıraktığı bir kurkalı esinti vardı.
O gece, dükkanın ışıkları yavaşça kapandı. İlayda evine gitmek zorundaydı—kardeşiyle ilgilenmek, ilaçları kontrol etmek. Eren’in aracı kapısına geldiğinde, Mert ön kapıda bekliyordu. İlayda, çantasında büyükçe bir kese, çekmecede saklı kalmış küçük bir kutu, içinde flash disk olmadığını ama disk olayını sürekli hissettiğini biliyordu. Disk her yerdeydi: parmak izleriyle, düşüncelerinde, rüyalarında.
İlayda arabaya bindi. Eren arka koltukta değildi; sürücü koltuğuna yakın, yüzünün yarısı karanlıkta kalmıştı. Limon gibi taze bir hava akımı pencereden içeriye doldu, ama içerideki atmosfer ağır bir kadife gibiydi.
Yolda, telefonuna yüzlerce mesaj düştü: bir editörden canhıraş çağrı, tanıdık bir blog yazarından alaycı bir satır, haber uygulamasından bir bildirim: “GÜNDEM: Aslan Holding ile ilgili iddialar.” Trafikte, kent ışıkları bir çizgi halinde geçerken İlayda onları izledi; her ışık bir haber, her ışık bir göz.
Eren arada bir aradı, sesi kısa ve net. “Yasemin’e söyledim,” dedi. “Basın ofisimle koordine olacağım. Önce bizi gölgeleyecek bir yakın haber olacak; biraz manipülasyon. Sen hiçbir yere çıkma.”
“Manipülasyon mu?” İlayda dudaklarını sıktı. “Bu… etik mi?”
Eren hafifçe gülümsedi; gülüşün kıvrımı bir uyarıydı. “Etik, bazen kaybedilmesi gereken bir lüks. Biz farklı bir oyun oynuyoruz. Ama merak etme: seni temiz tutacağız. Kameralara gül, röportaj ver; biz seni normalleştireceğiz.”
Normalleştirmek. İlayda’nın içindeki homurdanma daha derinleşti. “Gözüm önünde olmak,” diye fısıldadı. “Bu daha mı iyi?”
“Daha güvenli.” Eren netliğinde ısrar etti. “Ve ben güvenliğin garantisiyim.”
O gece evde, kardeşi uykuda, solunumu düzenli bir makina ritmi gibiydi. İlayda, mutfağın tezgâhında bir çay demledi; elleri hâlâ arabalardaki deri koltuğun soğuğunu taşıyordu. Telefon titredi; Eren’den bir mesaj: “Akşam 23:30’da şirketteyim. Gel.”
İçinde bir şey kıvılcım çaktı; gitmemesi gerektiğini bilmesine rağmen o kıvılcım büyüdü. Gerekli mi, yoksa tuzak mı? İlayda ayna karşısına geçti; yüzünde dinlenmemiş bir karar ifadesi vardı. Aynada kendi gözlerini bir yabancı gibi gördü—karanlıkta daha sert, filtrelenmemiş.
Şirketin cam kuleleri gece göğe iğne takmış gibi dikiliyordu. Asansör yukarı çıktığında, İlayda'nın kulaklarında kendi nefesinin yankısı vardı. Eren onu büyük oda kapısının önünde bekliyordu; arkasında şehir bir deniz feneri gibi titriyordu.
“İçeri gel.” dedi kısa. Odanın içi, eserlerinin düzenlendiği bir müze gibiydi; raflarda ödül kupaları, gazetelerin kesilmiş sayfaları; hepsi bir hayatın özetleri. Eren, bir sehpanın üzerine bir fotoğraf koydu—eski, sararmış bir kare. Bir çocuk, çamur içinde, gülüyordu; gözler karanlıkta parıldıyordu.
İlayda fotoğrafa doğru eğildi. “Bu fotoğraf nereden...?” diye başladı.
Eren elini fotoğrafın kenarına koydu, parmağı eski bir damla kahverengi lekeden geçti. “Bu çocuğu tanıyorum.” dedi. Sesi bir göl gibi derindi. “Peki ya sen?”
İlayda’nın ciğerlerinde bir şey çatırdadı. Fotoğrafın üzerindeki çocuğun yüzü, bir düş gibi tanıdıktı ama hafızanın dağılmasına rağmen kanayan bir parçaydı. Gözleri onun babasına, belki kendi geçmişine baktı; sanki bir yerlerde bir bağ ipi örülmüştü ama nerede bittiği belirsizdi.
“Tanıyorum,” dedi İlayda, sesi titremeye başladı. “Ama... Ben değilim bu çocuğun yanında değildim.”
Eren gülmedi. Gülüşü hafifçe yana kaydı, içinde hem sızlanma hem de bir memnuniyet vardı. “O zaman sorunumuz daha derin,” dedi. “Senin geçmişinle bizim geçmişimiz arasında bir köprü var. Ve o köprü, senin diskinde. Bunu biliyorum.”
İlayda nefesini tuttu. Disk kelimesi odada çakıl taşı gibi tıklandı. Nasıl bilirdi? Nasıl biliyordu? Kalbi bir kuş gibi kanat çırptı.
Eren elini İlayda’nın eline koydu, bir dokunuşun ötesine geçen bir baskı. Parmağı soğuktu, çelik gibi sıkı. “Geçmişimizi birlikte güvence altına alma şansımız var. Bana güven. Söz veriyorum; kimseye zarar gelmez.”
Sözünde bir tuzak daha vardı. Güven sözcüğünü kullanmak bir hapishane anahtarı gibi: İlayda’yı serbest bırakıyormuş gibi gösterip aslında kilidi değiştirmek.
İlayda geri çekildi bir adım. “Ve disk?” diye sordu. “Ne istiyorsunuz benden?”
Eren gözlerini yumuşattı, ama yumuşaklık ölümcül bir kamuflajdı. “İstiyorum ki sen burada kal.” dedi. “Bizimle. Yakınında. Çünkü kontrol ettikçe, daha az panik olacak. Ve ben, sana onu koruma sözü veriyorum. Karşılığında da... bana güvenmeni isteyeceğim.”
Sözler, bir pazarlığın başlangıcıydı. İlayda biliyordu: bir yıl, sözleşmeye dayalı, bir yıla sıkıştırılmış bir hayat olacaktı. Ama Eren’in pazarlığı, kendi hayatının dışında, başkalarının hayatlarını da etkileyecekti. Kardeşi, babası, ona bakan herkes.
İlayda gecenin oluklarında bir test yapmaya karar verdi. Eğer Eren gerçekten koruma niyetindeyse, onun insanlarındaki sınavı geçmeli; eğer sadece kontrolse, bu da açığa çıkardı. “Size güvenmiyorum,” dedi, sesi keskin. “Ama... bir deneme yapacağım.”
Eren bir an dondu; sonra başını hafifçe eğdi. “Buyur,” dedi.
İlayda küçük bir plan yapmıştı: ertesi sabah, dükkanına giderken farklı bir yol kullanacaktı; medyanın onu takip edip etmediğini, Eren’in korumalarının hangi hızda reaksiyon gösterdiğini test edecekti. Bu bir paraflama oyunuydı: eğer korumalar gerçekse, onu koruyacaklardı; eğer Eren sadece kontrol istiyorsa, köşeye sıkıştırıp ona güvenmeye zorlayacaktı.
Sabah geldiğinde, İlayda hafif bir şüpheyle hazırlanmıştı. Kardeşine ilaç verdi, çantayı sıktı, bir şeyler atıştırdı. Dışarı çıktığında, gazetecilerin sokağa serpiştirilmiş gibi olmadığını gördü; ama herkes gölgede bekliyordu. Bir iki telefon flaşı, uzak bir merak. İlayda gülümsemeyi zorladı; gülümseme sahici değildi, ama işe yaradı.
Eren’in adamları vardı elbette; Mert bir kaç adım gerisinde, diğer korumalar sokak köşelerinde küçük bir kabuk gibi bekliyorlardı. İlayda bir hızda yürüdü; yavaşça, aniden bir dönüş yaptı; sokağın ucundan bir fotoğrafçı bekliyordu; İlayda’nın kalbi bir panik dalgası gibi yükseldi. Ama Mert öne fırladı, insan bir duvar gibi fotoğrafçının yolunu kesti; sessiz bir el onu durdurdu, yasal ama etkili bir jestle.
İlayda nefes aldı. Cidden çalışıyorlardı. Yine de yüzünde bir gölge: Mert’in gözlerinde bir şey vardı—gözün kenarında duran bir yorgunluk. Sanki o da bir yük taşıyordu.
Günün ilerleyen saatlerinde, Eren’in PR makinesi iş başındaydı. Yasemin, beyaz giyimli bir kedi gibi soğuk ve keskin, kameralar için hazırlandı. “Bir aile meselesi,” dedi kameraların önünde. “Sayın İlayda Demir'in özel hayatına saygı gösterilmesini talep ediyoruz. Aslan Holding, hukuki yollara başvuracaktır.” Metin kısa, rahat; Eren’in ses tonunun ardında bir tehditten başka bir şey kalmıyordu.
Medya buna razı oldu mu? Kısmen. Sosyal medya her zaman daha acıydı. Ama Eren’in cebinde birkaç güçlü medya kuruluşu olduğu için, birkaç haber parlatıldı; bir kahve markasıyla anlaşma; başka bir haberle kamuoyunun dikkatinin yönü kaydırıldı. Geçici bir sis.
İlayda, tüm bunları izlerken hem kurtulmuş hem de tüketilmiş hissetti. Eren gülümseyerek yanına yaklaştı; gözlerinde zaferle karışık bir huzur vardı. “Gördün mü?” dedi. “Biraz strateji, biraz para, biraz da zaman. Medya şimdi bizim tahminimizde.”
“Peki ya babam?” İlayda sordu. Sesindeki umut, titraşlı bir tel gibiydi.
Eren başını hafifçe yana eğdi; karanlık bir oyunun hamlesini düşünür gibi. “Baba... biz onu koruyacağız—ama sonra her şey netleşecek.” Sözü, ileride bir planının olduğunu gösteriyordu ama ayrıntısını saklıyordu. “Disk... önemli. Onu kimlerde görürse, o insanlar risk alır.”
İlayda’nın içindeki parça, kıvranmaya başladı. O gece, Eren onu yine ofisine çağırdı. Şehir ışıkları bir şal gibi dağılıyordu. Eren elini uzattı, İlayda’nın avucunu tuttu; tutuşu sıkıydı, kontrol ediciydi. Parmak uçlarına kadar soğuk, diliyse sanki sıcak bir çağrışımla geçmişi aklına getirdi.
“O fotoğrafa bak,” dedi tekrar. “Bu çocuğu tanıyorum. Peki ya sen?”
İlayda, fotoğrafa bakmakla bakmamak arasında bir savaş verdi. Çocuğun yüzü bir zaman kapsülü gibiydi; gözlerinde tanımanın kıvılcımı bir yerlerde çaktı ama ad veremiyordu. “Bilmiyorum,” dedi. “Ama... bir yerde gördüm gibi.”
Eren gülümsedi, küçük bir zafer gibi. “O zaman doğru yerdesin.” Parmağı fotoğrafın köşesini işaret etti. “Geçmişimiz birbirine dokunuyor, İlayda. Bu bir tesadüf değil.”
İlayda’nın kalbi ağır bir taş gibi çarptı. O an, Eren’in elinin sıcaklığı—ama aynı zamanda onu sıkıca tutması—bir düğüm gibi hissettirdi. Bu düğüm çözülürse, belki her şey açığa çıkacaktı. Ama çözülürken daha çok zarar verebilir.
“Ne istiyorsunuz?” İlayda, sessizce fısıldadı.
Eren yanıt vermedi hemen. Gözleri uzaklara, İstanbul’un ışıklarına bakıyor gibiydi. Sonra hafifçe eğildi ve fotoğrafı daha yakın tuttu.
“Bazen birini korumak için, ona sahip olman gerekir.” dedi. Sözleri bir kilit gibi kapandı. “Bunu bilmeni istiyorum: seni korumak istiyorum. Ama korurken seni kaybetmek de istemem.”
İlayda elini çekmek istedi. Fakat Eren gece yarısında onun elini daha sıkıca kavradı; parmakları arasında bir baskı arttı, sözcükler yerine bir fiil konuştu: istek, talep, emrediş. “Bana güven,” dedi.
İşte o an—İlayda’nın gözlerinin önünde Eren bir fotoğraf daha çektiğini düşündü; ama bu sefer sadece bir anlık, bir itiraz değildi. İçinde hem bir kurtarıcı hem bir bekçi vardı; ikisi de çelişkiyle doluydu. Ve İlayda, o fotoğraftaki çocuğun kim olduğunu bildiğini anladığında olası tüm gerçeklerin ağırlığı sanki göğsüne indi.
Ama o sırada, Eren bir adım daha yaklaştı; sesi bir iğne gibi battı: “Bu çocuğu tanıyorum. Peki ya sen?”
İlayda dudaklarını araladı; kelimeler boğazında kilitli. Cevap vermeden önce bütün hayatının bir yıl boyunca baştan yazılacağını anladı. Eren’in parmağının altında duran fotoğraf, bir kapı; ve İlayda, içeri girmeye karar verirse, kapının ardında neyin beklediğini bilmiyordu.
Dışarıda şehir, geceyi toparlıyor; rüzgâr camlara vuruyordu. İçeride ise iki insan, bir fotoğraf ve binlerce sözün gölgesinde birbirlerine bakıyordu. Eren’in parmağı hâlâ fotoğrafın kenarındaydı. İlayda’nın eliyse hâlâ onun elindeydi—sıkıca, mecburen.
Saat gece yarısını gösterdi.
Eren derin bir nefes aldı, fotoğrafı biraz daha yaklaştırdı. “Bu çocuğun adı...” diye başladı, ama cümleyi bitirmedi. Gözleri İlayda’nın gözlerindeydi, bir sürü harita gibi; okunması gereken, çözülecek bir şeyler vardı.
İlayda konuşacak bir şey bulamadı. Sadece bir soru, bir itiraz değil, aynı zamanda bir kabul de hissetti—yaşamı boyunca yaptığı seçimler ve bunların bedelleri.
Eren’ın parmakları fotoğrafın köşesini bulup bir tırnak izi bıraktı. “Bu çocuğu tanıyorum. Peki ya sen?” dedi tekrar, sesinde bir meydan okuma daha fazla.
İlayda’nın ağzından bir kelime çıkmak üzereyken… kapı dışarıdan sertçe çalındı. Dış ses, geceyi yırtan bir çağrı gibiydi.
İlayda irkildi; kalp atışı bir avuç halinde yükseldi. Eren gözlerini kapıya dikti; parmakları hâlâ fotoğrafı sıkıyordu. Kapının arkasında kim vardı? Bir muhabir, bir avukat ya da yıllardır gizli saklı tutulan bir tanık mı?
Gece sessizliğini yeniden örerken, fotoğrafın üzerindeki çocuğun yüzü İlayda’nın gözlerine yapıştı. O an, odada duran iki insanın dünyası birbirine geçti; biri koruyan, biri korunan. Ama her koruma, bir aynı zamanda sahiplenmenin başlangıcıydı.
Kapının tokmağı bir kez daha çalındı—sert, kararlı. Ve İlayda, elindeki sıcaklığı hissederken, Eren’ın parmaklarının arasındaki fotoğrafa baktı. Cevap sınırındaydı; ama zamanı doluydu.
“Bu çocuğu tanıyorum. Peki ya sen?”
Ve kapı açıkça beklerken, İlayda bir adım geri çekildi—kelimesiz, ama kararlı bir iç çekişle. O kelimeyi söylemeden önce bilmesi gereken bir şey vardı. Kapı açıldığında gerçek de açılacaktı.