Chapter 14
“Bu imza...” İlayda tekrar söyledi; sözcük dilinin içinden sökülüp çıkmış gibi, kırılgan bir ip parçası gibi havada asılı kaldı.
Oda aniden daha soğuk oldu. Beyaz duvarlar, camda yansıyan şehir ışıkları, her şey bir film karesine dondu. İlayda’nın parmakları kaşınan bir hâlde kağıdın kenarına takılı kaldı; tırnaklarının kenarında kurumuş toprak gibi biriken endişe hissediliyordu.
Eren’ın yüzü iki aşamalı bir gölgeye büründü. İlk bakışta taştı; bir taş heykel gibi düzgün, mükemmel hatlar. Sonra, gözünün kenarında ince bir çizgi belirdi; o çizgiye yöneldiğinizde, altında kaygan bir sinir ağı olduğunu anlardınız. Dudaklarını sessizce sıktı. Parmağını kağıdın üzerine koydu ama çekti; kağıt kıvrıldı, küçük bir kükreme sesi gibi duvarda yankılandı.
“Bana gösterir misin?” dedi sonunda. Sesi her zaman olduğu gibi soğuktu; onu ısıtmaya çalışmak boşunaydı.
İlayda baktı. İki kişi, iki dünya, tek bir masada durmuş gibi. Masanın üzerine serilmiş imza, bir zaman kapsülü gibi, onları ağırladı. İçinde babasının adı, yıllar öncesinden kalma bir hatıra vardı; aynı zamanda Eren’in adının o dönem bir belgeyle nasıl kesişebileceğini işaret ediyordu.
İlayda’nın boğazına bir düğüm indi; nefesi kesildi, küçük ve hızlı bir hıçkırım attı. “Eren...” kelimesi daha çok bir itirazdı, biologik bir refleks. “Eğer gerçekten… eğer bu...”
Eren bir hareketle masanın arkasına doğru yaslandı. Ofisin camından Boğaz’ın ışıkları çizgi çizgi görünüyordu; lüks bir kabuk, içinde bir yanardağ saklı. “Eğer bu,” dedi dudaklarının arasından, “eğer bu gerçekse, bizim için iki seçenek var.”
İlayda dizlerinin bağı gevşeyen bir ip gibi çözüldü. “İki seçenek?” sesinin tonu çocuk sesine yakınsadı; içinde hem umut hem ritmik bir korku vardı.
Eren ayağa kalktı, adımlarının zeminden çıkardığı sesi işitir gibi oldu İlayda. Her adımı hesaplıydı; zeminin ahengi bozulmasın diye yere nazikçe bastırıyor gibiydi. “Birinci seçenek, belgelerin kökenini sessizce kapatmak. İkinci seçenek, belgeleri kontrol altına alıp onu bizim lehimize kullanmak.”
İlayda’nun kalbi ikiye bölündü. “Nasıl… nasıl kapatacağız?” sanki kendi sesinden başka birinin itirafı duyuluyordu.
Eren yüzünde cevap yokmuş gibi görünse de gözlerinin hemen altındaki damarlar hafifçe atladı. “Kapatacağız çünkü açılırsa… medya, mahkeme, soruşturma bir çığ gibi gelir. Senin babanın adı bu çığ altında kalırsa” — eli masaya vurdu, kağıt titredi — “o çığ etrafındaki herkesi yutar.”
İlayda’nın aklına babasının yüzü geldi; hastane ışıklarında çatlamış dudaklar, ayakta durmaya çalışırken dizleri titreyen adam. Adının, yıllardır sakladığı onurun, bir kağıt köşesine iliştirilmiş bir mürekkep lekesi yüzünden yere sermesi imkânsızdı.
“Eğer bu… eğer bu imza Eren Aslan’a aitse,” dedi İlayda, kelimeleri itinayla örerek, “bunun babamla ne ilgisi var?”
Eren’ın gözleri soğuk bir ateş gibi parladı. “Her isim bir bağdır, İlayda. Bir bağ koparsa, diğer bağlı şeyler ne olduğunu gösterir.” Sanki bir satranç oyuncusuydu; taşları sayıyor, hamlesini planlıyor. “Senin diskinde ne var?”
Kelime, odada çınladı. Disk. O küçük, siyah, her şeyi değiştirebilen nesne. İlayda’nın elindeki gizli cüzdanın kenarında sakladığı, kardeşinin umutlarını taşıyan, babasının bir ömür boyu savunduğu onurun kanıtı.
İlayda parmağını cebine götürdü; parmakları diskle temas ettiği anda, bir rahatlama dalgası beynini fersah fersah sardı. Disk oradaydı. Soğuktu, metalik bir cisim. Ama aynı zamanda bir bomba. “Güvende,” dedi sessizce. “Burada. Sadece benimle.”
Eren’ın yüzünde kurnazca bir yarım gülümseme belirdi; gözlerindeki buz çözülmüş gibi oldu ama sadece bir milisaniye. “Güvende demek, başkasının eline geçmemiş demektir. Çok iyi. İhtiyacımız olan şey, bu bilgiyi kontrol altına almak.”
İlayda korkuyla karışık öfkeyi hissetti. “Yani… Bunu siz nasıl kontrol edeceksiniz? Babamı hedef gösterip… ben ne olacağım?”
Eren bir adım daha yakınlaştı; yüzündeki ifade, yankılanan bir tehdit kadar sezgisel hale geldi. “Sen? Sen… benimle işbirliği yapacaksın. Sözleşmemizin gerekçesini, duruşumuzu, medyaya vereceğimiz sahneyi beraber kuracağız.” Sesinde ihtişamlı bir emrediş vardı. “Ben şirketimi, itibarımı ve ailemi korurum. Sen kardeşinin tedavisini alırsın. Bu, karşılıklı bir fedakârlık.”
İlayda, odanın ışıklarındaki bir çizgide kendi yüzünü gördü; renkleri birbirine geçiyordu. İki seçenek arasındaki uçurum, bir anda aklında devleşmişti. Babasının onuru, kardeşinin hayatı, kendi özgürlüğü… hepsi bir terazinin iki kefesine konmuş gibiydi.
“Bu teklif,” dedi yumuşak bir sesle, “kural mı?”
Eren gözlerini yumdu. O esnada odadaki hava daha da ağırlaştı. “Şirketim için riskli ne varsa, yok ederiz. Ama bunu dışarıdan bakılınca bir trajedi gibi göstermeliyiz; sempati, meşruiyet. Bizim için bir perde.”
İlayda kelimelerin arasındaki tuzağı gördü; perde indirilince gerçekler kayboluyor, kurbanlar tüketiliyor, sahtekâr eller alkışlanıyordu. Kardeşi için ne gerekiyorsa yapmaya karar vermişti ama bunun bedelini ödemeye hazır mıydı?
Masadaki belgeyi tekrar aldı. İmzanın kıvrımı, Eren’in adının o dönemde bir kurumla nasıl ilişkilendiğini işaret ediyordu. İlayda gözlerini kapadı; o kıvrım, babasının kaderini de çiziyordu.
“Tamam,” dedi sonunda, sesi kırıldı ama kararlıydı. “Eğer bu bizim için tek yolsa… ama disk bende kalacak. Babamın adıyla oynamaya kimsenin hakkı yok.”
Eren’ın gözleri kıvrıldı, memnuniyetsiz ama hesaplı bir gülümseme belirdi. “Anlaştık gibi duruyor,” dedi. “Ancak unutma, İlayda. Anlaşmalar adını kâğıtlara yazar. Ve kâğıtlar bazen, insanların zarar görmesi pahasına korunur.”
O cümlenin altında, İlayda bir uyarı duydu. Ağzında metal tadı, kendi kararının ağırlığını hissetti. Dosyayı sımsıkı tuttu, içindeki disk sanki daha soğuk oldu.
*
O sabah, şehrin başka bir yanında bir kahvenin tek tük ışıkları yanıyordu. Neon tabela erken saatte titreşiyor, gazetecilik eğitimli sinirler uyanmaya çalışıyordu. Nazlı Yılmaz, habere aç bir köpek gibi kokuları takip ediyordu.
Nazlı küçük, sert çeneli bir kadın; yüzünde hep bir merak çizgisi, gözlerinde her zaman bir işaret bekleyen hırçınlık. Ofis katının çarpık halısı, tuhaf bir elektrik yaratıyordu; klavye tıkırtıları, telefonda mırıldanan sesler, kahve makinelerinin hırıltısı bir orkestrayı oluşturuyordu.
Evlilik haberi gazetelerde dönmüş, sosyal medyada alay konusu olmuştu. Bir milyarder, mütevazı bir çiçekçiyle evlenmiş; şehir, dedikodu pastasını yemeye başlamıştı. Ama Nazlı bunun yüzey olduğunu biliyordu. Muhabirlik kariyerinin en önemli dersini almıştı: Okyanusta bir dalga belirmişse, altında bir fırtına vardır.
Nazlı, kahvesini bir kenara itip bilgisayar ekranına eğildi. Sosyal medya hesaplarını, şirket haberlerini, kamu kayıtlarını taradı. İsimleri birbirine bağladı, tarihleri hizaya soktu. Eren’in şirketinin danışmanlarından biri geçen yılın sonlarında bir bağışta bulunmuştu; bağışın hedefi, bir vakıf adı altında toprağa gömülmüştü. Nazlı klavye tuşlarına hızlı hızlı vurdu.
“Kâğıtlara bak,” dedi yanındaki stajere. “Hakan Demir diye bir isim geçti mi? İnşaat ruhsatı, hissedar listesi, mahkeme kayıtları… hepsini tarayın.”
Stajer gözlüğünü düzeltip iki sekme daha açtı. Nazlı telefonunu cebinden çıkardı; eski bir muhasebeci numarası vardı. Uzun zamandır aradığı, şimdi onu bulacak gibi hissediyordu.
Arayan numara çaldı; ses kısık, endişeli ve bir o kadar da temkinliydi. “Ne istiyorsun Nazlı?”
“Geçmiş iş ortaklıkları,” dedi Nazlı. “Ve devrin dışına çıkan imzalar. Hakan Demir ismi geçti mi yakın zamanda?”
Telefon bir saniyeliğine sessiz kaldı; arka planda bir televizyonun haber sesi geliyordu. “Sana neden söyleyeyim?”
Nazlı dudaklarının köşesini kaldırdı. “Çünkü ben bu hikâyeyi patlatacağım. Sana güvenliyim, bilgini korurum.”
Muhasebeci birkaç kez evet dedi. “Dosyalar şehir merkezindeki arşivde. Eski bir dava… Bir isim geçiyor olabilir ama dikkat et. Bunlar 20 yıl öncesi. İnsanlar hatırlamak istemez.”
Nazlı’ın içi kıpır kıpır oldu. “Nerede?” dedi.
Adres; bir kamu arşiv binası, beton kokan koridorlar, tozlu raflar… Nazlı ceketi omzuna atıp hızla ofisten çıktı. Haberin peşindeydi; ayakları, her zaman olduğu gibi, bir kaçış rotası gibi önüne dikilen engelleri aşmak için tasarlanmıştı.
Arşiv binasına girdiğinde, içeriye yayılan hava eski bir hikâyeyi daha derinlere çekiyordu; fotokopi makinesinin hışırtısı, küçük farenin kaçırtı sesi, kâğıtların yanık kokusu. Raflarda yıllardır unutulmuş dosyalar sıralanıyordu. Nazlı eldivenlerini taktı; fotoğraf makinesini hazır etti.
Bir görevli, Nazlı’ya bakıp göz devirdi. “Sadece araştırmacı katına izin var,” dedi kısık sesle. Nazlı kartını gösterdi; bir evrak parçası taklidi, gazeteye ait bir giriş yalanı.
Kütüphanecinin gözleri Nazlı’nın yüzünde gezindi. “Hızlı ol,” dedi. “Bu akşam kapatıyoruz.”
Nazlı onu duymuyordu bile. Raflardaki kartoteksler, isim indeksleri… Hakan Demir diye aradı. Bir dosya numarası çıktı; sandığın kapağına saplanan toz, Nazlı’nın parmaklarına yapıştı. İçeri bakınca, bir raporun köşesinden uzanan bir imza partisini gördü. Fotoğraf makinesini kaldırdı; gözü bir diğer nihai ayrıntıyı yakaladı: Eren Aslan’ın şirketiyle atıfta bulunan notlar, tarih, dosya numarası ve bir isim daha—Hakan Demir.
Nazlı kalbinin atışını duymuş gibi oldu. Lensin üstündeki küçük göstergeler aralıksız şekilde yanıp söndü. Fotoğraf çekti. Bir, iki, üç… Her kare, gelecekteki bir manşetin altın harcıydı.
Aradan zaman geçiyormuş gibi hissetti; ama bir saat bile geçmemişti. Fotoğrafları çekip telefonuna gönderdi. Editörün mesajı çabuk geri döndü: “Bu tür şeyler avucumuzda patlamadan önce doğrulamak lazım. Kimse başını kaybetmesin.”
Nazlı parmaklarını ovdu; gerilimden elleri soğumuştu. Doğrulama için birkaç kaynak daha gerekiyordu. Dosyada bir etiket vardı: “Gizli – Hukuki İnceleme.” İçinde, kapalı kapılar ardında yürütülen bir ortaklık anlaşmasının izleri olabilirdi. Nazlı kâğıtların arasına hafifçe baktı; yazılar, tarih damgaları, bazı el yazısı notları.
Bir belge vardı ki, Nazlı’nın içini soğuk bir akıntı gibi gezdirdi: bir banka transferinin not kısmında Hakan Demir ismi. Başka bir sayfada ise, aynı paragraflarda Eren’in şirketinin eski bir avukatı tarafından yazılmış bir muhatap kayıt bloğu. Nazlı fotoğraf çekti, dosyayı kapadı, tekrar yerleştirdi. Dışarı çıkarken güvenlik görevlisi Nazlı’ya bakmadı bile.
Gazeteye geri döndüğünde, Nazlı bir trafik fırtınasının göbeğinde gibi hissetti. E-posta hesabına yöneldi; dosyaları sıraladı, küçük notlar ekledi. Editöre gönderdi: “Eski dava raporu. İsimler var. Hakan Demir, Eren Aslan bağlantısı. Görüş alalım.”
Editörün telefon çaldı. Çalan telefon, Nazlı’nın içine her zaman olduğu gibi bir elektrik şoku verdi. Editör adını yazan küçük bir kağıda baktı; sonra Nazlı’ya baktı. “Nazlı, bunları nasıl doğrularız?”
“Arşivden fotoğraflar aldım,” dedi Nazlı. “Dosya numaraları, transfer kayıtları. Bir de bu raporda bir imza var — kurum avukatının eliyle. Her şey bir araya geliyor.”
Editör bir süre sessizliğe gömüldü; sonra küçük bir kahkaha attı. “Bunu bekliyordum,” dedi. Sesinde hem korku hem de tedirgin bir heyecan vardı. “Eren Aslan’ın evliliği, bir kurgu gibi medyaya sunuluyordu. Eğer bizim elimizde gerçek bağlantılar varsa...”
Nazlı bekledi; bir muhbir olarak hangi kapıyı açacağını biliyordu. “Neden bilmiyorum ama bana öyle geliyor ki, bu işin ardında kapalı kapılar var. Eğer Hakan Demir’in adı bir yerlerde geçiyorsa, bu sadece bir aile meselesi değil.”
Editör sigarasını ıslık gibi emdi; bir anlık nefes alışverişiyle riskleri tarttı. “Avukatla konuşacağım,” dedi. “Ama eğer bunlar doğruysa, Nazlı... manşete götürürüz.”
Nazlı kalbi hafifçe hızlandı. Manşet. O kelime, gazetecinin damarlarında adrenalin oluştururdu; ama aynı zamanda tehlikeyi de getirirdi — dava, iftira, mahkeme. “Hazır mıyız?”
Editör birkaç harfiyle düşündü. “Hazır olana kadar her şeyi iki kere kontrol edelim. Hukuku ararım. Ancak… eğer doğrulanırsa, bunu bekletmeyeceğiz.”
Nazlı telefonunu kapattı. Eline bir sigara aldı ama yanmadı; elleri titriyordu. Randevular, mahkeme kayıtları, dosya numaraları hepsi bir senfoninin notaları gibi birleşiyordu. Şehrin bir köşesinde İlayda ve Eren’in hikâyesi bir hikâye satırından çok daha fazlasına dönüşüyordu.
*
O günün ilerleyen saatlerinde, Eren’ın ofisinde bir dizi toplantı zinciri başladı. Hukuk danışmanları, PR müdürü, güvenlik şefi… Her biri odada birer karınca gibi dolaşıyordu. Eren masasında otururken, cam kapıdan gelen siluetler birer birer kayboluyordu; sesi ender, emirleri kısa.
“Basit,” dedi Eren. “Önce medya. Biz kontrolü ele alacağız. Kaşeler, vergiler, belgelerdeki hatalar... Bunları kendi lehimize çevirebilecek bir senaryo inşa edin. Gerektiğinde hukuki baskı uygulayın.”
PR müdürü hafifçe gülümsedi; gözlerinde fırsat ışığı belirdi. “Bir psd dokümanı, birkaç eski dava özetleri… hangileri sızdırıldı, hangileri manipüle edildi, hemen tespit edeceğiz. Medyaya bilgi verirken öncelik, empati ve insan unsurunu koyacağız.”
Eren dizlerini birbirine bastı; bir tabloya bakar gibi stratejiyi izliyordu. İçe dönük ama kontrolü tamamen elinde tutan bir adamdı. “Karşımızdaki kişi kim olursa olsun…” dedi, sesinde bir kabullenme vardı, “ya teslim olur ya dağılar.”
İçerideki sessizlik, dışarıdaki şehrin uğultusundan daha keskin geldi. Eren’ın aklından geçenler gösterişsizdi ama etkiliydi: eğer imza onunsa, bunu saklamak, çarpıtmak ve gerektiğinde yok etmek gerekiyordu. Eğer İlayda’nın elindeki disk bir tehditse, disk onun için doğrudan bir cirit taşı gibiydi — oyunun merkezindeki taş.
Gece çökerken, İstanbul’un ışıkları, milyonların sıradan yaşamlarını aydınlatıyordu. Ama bu gece, birkaç sokak ötede bir dosya daha açılmış, birkaç adım daha bir bilmece çözülecek, bir isim daha bir başa çıkma sebebi olacaktı.
Nazlı’nın fotoğrafları, editörün bilgisayarında büyütülüyor, piksel piksel inceleniyordu. Bir tabela, bir banka notu, bir imza — küçük parçalar bir mozaik oluşturuyordu. Editör avukatını aramış, birkaç sorunun cevabını bekliyordu.
İlayda evine döndüğünde, elleri hâlâ masadaki kağıdın soğuk izini taşıyordu. Disk cebinde sanki daha dikkatli duruyordu; içindeki veriler gri bir ışık gibi göğsünde çarpıyordu. Kardeşinin odasının kapısını açtığında, küçücük bir vücut, uykuya dalmıştı; yüzünde cılız bir barış vardı. İlayda o an, yaptığı anlaşmanın ağırlığını hissetti; her an bir telefon çalabilir, bir kamyon kalabalığı gibi haberciler kapının önünü kapatabilirdi.
O gece bir telefon daha çaldı. İlayda cevapsız bıraktı, kalbi hızla atıyordu. Mesajlar bildirim sesi gibi geliyordu; Nazlı’nın fotoğrafları bir evrensel fısıltı haline gelmişti. Dünya dönmeye devam ediyordu, ama birkaç kişinin dengesi değişmek üzereydi.
Gazetede editör son kararı verirken, Nazlı ofiste yalnız kalmış, ekranına bakıyordu. Ellerinin titremesi artık habere verdiği arzunun bir nişanesi gibiydi. Bir an için dışarı baktı; pencereden görünen sokak lambasının altında, iki kedi birbirini kokluyordu. Basit bir an, basit bir hayat. Sonra ekranındaki bir belgeye döndü, fotoğrafı büyüttü ve bir isim daha buldu — babanın adı. O an kulağından geçip editörün fısıldayan sesini duydu:
“Bunun manşet olması lazım.”