Chapter 11
Ses bir kez daha düştü; bu sefer telefonun hoparlöründen değil, sanki duvarların içinden geliyordu — soğuk, cilalı bir camın arkası gibi. İlayda nefesini tuttu; ciğerleri balon gibi gerildi, sonra bir çırpıda boşaldı. O sessizlik kadarı ona yüzyıllık bir yük gibi çöktü.
Eren’in elindeki kâğıt, parmaklarının arasında sallanırken yüzündeki çizgiler keskinleşti. Dudaklarının kenarında hiçbir sıcaklık yoktu; gözleri ise odağı kaydırıp İlayda’nın eline, sonra pencerenin karanlığına takılıp kaldı. İstanbul’un ışıkları aşağıda inci gibi parlıyordu ama onların bulunduğu salonun havası buz gibiydi.
“Kimdi?” diye sordu İlayda, sesinin istemsizce titrediğini fark ederek. Sözcükler kısık, sivri.
Eren bir an için ona bakmadı. Şöminenin alevleri tırnaklarını ısıtır gibi titriyordu ama odada üşüme farklıydı; dışarıdaki rüzgâr değil, içeriye sokulmuş bir tehditti.
“Bilmiyorum.” Cümle kısa, keskin. “Ama biliyorlar.”
İlayda’nın elleri arka cebinde yumru gibi sıkıştı. Flash diski hissetti; pantolonuna bastırdığı bir sıcaklık vardı — hem umut hem de bomba. Babasının masumiyetine dair tek somut kanıt. Kardeşinin tedavisi için gereken parayı garantileyebilecek tek şey.
Eren isteksizce bir adım attı, avuçlarını masaya dayadı. “Sana zarar veremezlerse... işimize engel olamazlarsa, bu iş biter.”
“Sana mı güveneyim?” İlayda ağzını buruşturdu. Sesinde küçücük bir suçluluk çığlığı vardı. “Geçen hafta... beni görmezden gelip beni korumadın. Şimdi ne diyeceksin?”
Eren’in gözleri ani bir kıvılcım gösterdi; kırılgan bir insan sesiyle konuştu ama tonu bıçak gibiydi. “Ben senden daha çok hata yaparım ama seni korurum. Ama bunu kendi yöntemimle yaparım. Disk burada kalamaz. Çok fazla göz var.”
Sözcüklerin arasındaki gerginlik, odanın duvarlarına nüfuz etti. İlayda kalbinin göğsünde vurduğunu hissetti; sesin ritmi sarhoş bir çuval gibi düzensizleşti. Dikkat etti; Eren’in bile nefesi hızlanmıştı. Bu, işlerinin kişisel olduğunu kabullenişte bir işaretti.
“Onu güveneceğim birine kopyalayacağım.” İlayda bir anda konuştu. Karar kesindi, adımları daha hızlıydı. “Aslı… Üniversiteden. Bana söz verdi. Eğer başıma bir şey gelirse, en azından bir kopya birinin elinde olur.”
Eren’in başını kaldırışı sinirliydi. “Aslı mı? Neden üniversiteden birini riske atıyorsun? Beni yanlış anlama, İlayda, o kızın... konumu ve alacağı risk…”
“Bana yardım etti.” İlayda sözünü kesti. “O benim geçmişimden biri. Kimsede o kadar bilgisi yok. Ayrıca Aslı yasal işlerden anlayan biri. Diskin bir kopyasını güvende tutsa...”
Eren durdu. Masadaki belgelerin arasından bir tanesini aldı, parmağıyla işaret etti. “Bu bir şirket meselesi. Eğer disk internete sızarsa, sadece baban kurtulmaz — benim şirketim, ailem, itibarım mahvolur. Onlar bizi sadece istemez; bizi avuçlarını sıkıp ezmek isterler.”
İlayda dudaklarının arasından sert bir iç çekiş çıkardı. “Ben de bunun farkındayım. Ama seninle anlaştık; bir yıl. Seninle evli olmamızın nedeni...”
“Senin derdin,” Eren bitirdi, “senin açığın.” Gözleri yavaşça ona indi. “Mantıklı olacağız.”
İçerideki hava şiddetlenmişti. İki insanın birbirine tokat gibi düşen çıkarları, sessiz bir çatışma yaratıyordu.
“İkimiz de risk alıyoruz.” İlayda ellerini yumruk yaptı. Parmak uçlarında küçük beyaz lekeler belirdi; alttan altına bir öfke akıyordu. “Aslı’na bir kopya göndereceğim. Gizlice. Senin güvenlik ekiplerinden birinin şüphelenmemesini sağlayacağım.”
Eren alaycı bir gülümseme çizdi; ama gözlerindeki soğuk azalmamıştı. “Gizlice yaparsan, beni bilgilendirirsin. Bana değil — ama bir yolu olacak. Hepimizin acil planları var, İlayda. Eğer yalnız hareket edersen...”
“O zaman beni durdur!” İlayda dudaklandı. “Ama sana da ihtiyacım var. Kardeşimin ilacı basit bir lüks değil, Eren. Bu benim tek çıkışım.”
Eren yaklaştı. Parmağı omzuna dokundu; temas soğuktu ama saklandığında bir tür güven veren mekanizma gibiydi. “Tamam.” dedi. “Gizlice yapacağız. Fakat gönderiyi takip edebileceğim bir yol isterim. Bir yedek, ama benim tarafımdan kontrol edilen.”
İlayda yüzünde ani bir kızarma hissetti; gururu incinmiş, ama zaman sınırlıydı. “Senin kontrolün mü?” diye fısıldadı. “Sen hep kontrol ettin.”
“Kontrol etmek ile korumak arasındaki farkı öğrenmen lazım.” Eren’ın sesinde zorlanmış bir yumuşama vardı. Ardından ekledi: “Sana zarar verecek bir şeyi ben sevmezdim.”
İlayda bir an durdu. Gözlerinde karmaşık bir şey açıldı — minnet, şüphe, bir tutam nefret. Sonra kafasını salladı. “Aslı’ya bir kopya göndereceğim. Ama yalnız. Kapalı bir zarf, çiçekle beraber. Senin adını kullanmayacağım.”
Eren’ın kaşı kalktı. “Çiçek mi?”
“Ona en çok güvendiğim şeyi — çiçekleri — göndereceğim.” İlayda dudaklarında hafif bir acı tebessüm denemesiyle. “Bir çiçekçi kimliğim var. Gönderi izlenemez. Çiçek kutuları kontrol edilmiyor; sürekli değişir.”
Eren’in gözleri bir an parladı; analitik zihni hızla hesapladı. “Risksiz değil ama mantıklı.”
İkisi de bildiklerini saklamadan hareket etmeye karar verdiler. Plan doğdu; hızlı, düzensiz ama kesin.
İlayda odanın köşesindeki çantayı aldı. Flash disk pantolon cebindeydi. Ellerinin titremesi, kopyalama cihazını çıkarmakta zorlanmasına neden oldu. Eren arada bir ona bakıp parmaklarının şeklini düzeltti; başka bir şeyle meşguldü; görüntüsü hem acımasız, hem koruyucuydü.
Evin altında yatan servis odasındaki eski bir USB kopyalayıcıyı buldular. Eren, güvenlik kameralarının kayıtlarını hızla kontrol etti; dışarıdan kimsenin gelip gitmediğini doğruladı. Her hareket, bir cerrahın soğukkanlılığıyla planlanıyordu.
Bilgisayar ekranı soluk, klavyenin tuşları tıklarken İlayda’nın kalp atışları ritmiyle yarıştı. Kopyalama işi belli bir süre aldı; ilerleme çubuğu yavaşça doldu. Ekranın soğuk mavi ışığı, İlayda’nın yüzündeki çizgileri daha belirgin yaptı.
“Tamam,” dedi bilgisayar. Dosyalar kopyalandı.
İlayda diski çıkardı. Küçük, siyah bir nesneydi — sıradan, görünüşüyle kimseyi uyarmayan. Tam da bu yüzden tehlikeliydi.
Zarf hazırlandı. İlayda çiçek dükkânından bir buket seçti — kırmızı gerberalar, beyaz krizantemler; kardeşinin hastane odasında çiçeklerin kokusu burnuna doldu, korkuyla karışık bir umut hissettirdi. Buketin içine küçük sabit diski, plastikten yapılmış ince bir kutunun içine yerleştirdi. Yapışkan bantla sıkıca kapattı. Kimse içinde dijital bir şey olduğunu anlamasın diye çiçeğin saplarının arasına stealth bir şekilde gizledi.
Eren adam gibi durdu; eline birkaç kabin numarası yazdı, yanında bir takip kodu verdi. “Bu yolda ilerlersek eğer... seni yalnız bırakmam.”
İlayda kaşlarını çattı. “Takip kodu?”
“Benim görüşüm altında olacak.” Eren’ın sesi fısıltı kadar keskinti. “Sana ait bir kopya olacak; ancak kimin elinde olduğunu benim de bilmem gerek.”
İlayda dudaklarını ısırdı. Bu onun gururunu parçaladı ama kardeşi yüzünden vazgeçebilirdi. “Tamam,” dedi sonunda. “Sana haber vereceğim — ama Aslı’yı ifşa etmem.”
Eren başıyla onayladı. “Onu ifşa etmeyeceğiz.”
Çiçeği paketleyip, zarfı mühürlediler. İlayda cüzdanından biraz bozuk para çıkarttı; kuryeye elden teslim etti. Kuryenin bakışları arasında hiçbir çekingenlik yoktu; normal, rutin bir alışveriş gibiydi. İstanbul’un akıntısı içinde, binlerce sır daha kaynıyordu.
Her şey bittiğinde İlayda poposuna yapışan küçük boşluğa bir hafiflik hissetti. Bir adım atmıştı. Bir taş yerinden oynadı. Ancak Eren’in çehresinde hâlâ bir gölge vardı; sanki binlerce başka hamle daha önlerinde bekliyordu.
“İzleyeceğim.” Eren soğuk bir sakinlikle tekrar etti. “Sen bana haber ver.”
İlayda telefonunda Aslı’nın numarasını açtı. Bir iki kısa cümle yazdı: “Bir şey gönderdim. Açma. Sadece al ve sakla. Sana güvendiğim için söylüyorum.” Göndermedi; bunu söylerken parmağı terledi. Bu tür bildirimlerden bir iz kalabilirdi. Eren, mesajı görmüştü; başını salladı, onayı verdi.
İlk belirti gelip gitti: kurye mesajı gönderinin teslim edildiğini bildirdi. İlayda’nın göğsünde yine bir şey sıkıştı; umut bir anliğine kabardı.
Akşam ilerledikçe İlayda uykusuzlukla boğuştu. Salonun lambasının ışığı altında uzun gölgeler uzanıyor, fotoğraf çerçeveleri duvarda yabancı yüzler gibi duruyordu. Telefonu masanın üzerine koydu; elleri titredi. Kardeşinin yatağındaki yüz belirdi zihninde; güneş ışığına hasret ince bir cilt, umutla karışık acı.
Eren sessizdi, sigarasını baltalamış gibi içiyordu. Arada bir pencereye bakıyor; sanki dışarıdan gelecek bir ses bekliyordu. Havai durumun her an patlayabileceğini ıtıraf etmiyordu ama gözlerindeki gölge her şeyi söylüyordu.
Gece geç saatlerde telefon titreşti. İlayda’nın kalbi birden düştü.
Eren’in sesi boğuk çıktı: “Kimden?”
İlayda ekrana baktı. Aslı’dan bir mesaj vardı: “Aldım. Koydum. Merak etme.”
Ellerine bir anlık rahatlama yayıldı. Ağırlık bir nebze azaldı; sanki ayaklarının altındaki yer sağlamlaşmıştı. Ama içeride bir yere, kulaklarının arkasına bir çivi çakılmıştı — hala bir kötü his.
“İyi,” dedi Eren. Sesinde bir onay vardı.
İlayda telefonu yüzüne bastırıp kapattı; gözlerini kapadı, derin nefes aldı. Nefesinin dumanı odaya asıldı, buharla karıştı. Her an bir şey olabilirdi ama şu an için küçük bir sessizlik vardı.
Sabahın erken saatlerinde ekran tekrar titredi. Mesaj geldiğinde İlayda’nın avuçları yeniden buz gibi oldu.
Eren ilk mesajı okudu; sonra İlayda’ya baktı. “Aslı?” diye sordu.
İlayda ekrana baktı: Aslı’dan bir fotoğraf gönderilmişti; küçük, soluk bir ev kapısı, posta kutusunun üzerinde bir parmak izi gibi duruyordu. Fotoğrafın altındaki yazı kısa ve çekingen: “Kapıda ses duydum, kimse yok. Kapıyı kilitledim. Yarın görüşelim.”
Bir an için İlayda rahatladı. Aslı temkinliydi; bu iyi bir işaretti. Ancak güven kısa bir misafir gibiydi; ayrılmak için sabırsızdı.
Öğleden sonra beklenmedik bir mesaj daha geldi. Bildirim zilinin sesi sanki elektrik çarpmasıydı. İlayda’nın göğsü sıkıştı.
Eren gözlerini kısarak ekrana baktı. Mesaj içeriği ekranın ortasında yanıp söndü; küçük beyaz baloncuğun içinde her harf bir bıçak gibi parladı.
Aslı yazıyordu: “Birisi kapıya geldi. Onlardan biri resmini çekti. Beni tanımıyorlardı, ama adresi sordular. Hemen kapıyı kapattım. Çok tuhaftılar. Ben... korkuyorum.”
İlayda’nın elleri telefondan kaydı; cihaz elinden düşecek gibiydi. Gözlerinin etrafında soğuk bir ter damlası belirdi. Eren yüzünü duvarda gizleyip bir an düşündü; sonra sakin çıktı: “Sakin ol, İlayda. Kaplanması gerekenler var.”
İlayda kendini toparlamaya çalıştı. “Polise mi bildirsin?” diye sordu, sesi yüksek çıkmıştı.
Eren başını hafifçe salladı. “Şu an polisin desteği yoksa, bildirmemek daha iyi olabilir. Bizim lehimize çözüm üretebilirlerse, kullanılır.”
“Benim lehime mi?” İlayda kahkaha gibi çıkan nefesinden sonra sanki küçük bir çığlık attı. “Bu benim hayatım, Eren. Benim kardeşim, benim babam.”
Eren ellerini cebine soktu. “Haklısın.” dedi. Sesi bir damla bal gibiydi; dışarıdan tatlı ama içten soğuktu. “O yüzden hareket edeceğiz.”
İlayda telefonuna baktı. Aslı’dan yeni mesaj gelmemişti. Beklemek bir işkenceydi. Zaman bir balçık gibi uzuyordu; her dakika daha fazla bekleyiş, daha fazla ölüm sessizliği getiriyordu.
Sonra, birkaç saat sonra, bir bildirim daha geldi. Bu sefer mesaj kısa, cümleler kopuk, harfler birbirini boğuyor gibiydi: “Onlar benim kapımı biliyor. Saklan.”
İlayda gözünün önünde kelimeler düştü; telefonun parlak ekranında harfler bir anda çok büyük oldu. Zaman dondu. Odanın içindeki tüm sesler uzaklaştı, bir su altındaki cızırtı gibi. Elerindeki ekranın soğuk yüzü, kalbinin attığı o tempoyu boğdu.
Eren telefonun ekranına baktı ve yüzünde o an tarif edilemez bir ifade beliriverdi; birdenbire tüm planlar, tüm hesaplar, onun formlarının üzerinde bir çizgi gibi çöktü. Sessizlik bir adım daha derinleşti.
İlayda sandalyeden kalktı, telefonunu iki eliyle kavradı. Parmakları titriyordu, tırnakları beyazlamıştı. Her şeyi aklından geçirdi: o gece verilen tehdit, disk, Aslı’ya gönderdiği kopya, kuryenin görünmez eli. Hepsi bir zincirin halkalarıydı ve şimdi bağlandıkları nokta Aslı idi.
Ellerini başının arkasına koydu; saçları avuçlarına dolandı. Kafasının içinde bir fırtına patladı: “Ne demek saklan? Onlar kim? Neden kapıyı biliyorlar?”
Eren sessizdi artık; onun sessizliği fırtınanın en soğuk gözüydü. Sonra birer birer satırları söyledi, kelimeler arasına buz dökerek: “Onlar her şeyi bilir. Bizi takip ediyorlar. Senin bağlantıların... tehlike altında.”
İlayda nefes alamıyormuş gibi hissetti. Her şeyi planladığını, her şeyi hesapladığını sanıyordu; ancak gerçek bir güç, görünmez bir el, onun her adımını daha baştan biliyordu.
Cep telefonu bir kez daha titredi. İlayda, mesajın geldiği kişinin adını gördü — Aslı Yılmaz. Kare fotoğrafında Aslı gülüyor, o eski zamana dair bir mutluluk vardı. Şimdi o gülüşün ardında bir boşluk vardı; Aslı’dan haber yoktu.
Ekrandaki son satır, İlayda’nın kafatasına çakılan bir çivi gibi çınladı: 'Onlar benim kapımı biliyor. Saklan.'