NoveliqaMilyarderle Bir Yıl: Sözleşmeli Kalp / Soğuk Yakınlaşma :0%
Log in

Chapter 10

Soğuk Yakınlaşma

O gün orada kim vardı?

İlayda, o sesin yankısını göğsünde hissederken nefesi bir an durdu; yüzünde eski bir fotoğrafın kıvrımı gibi bir ağrı belirdi. Koridor lambalarının soğuk ışığı, hafızasında bir anlığına rengini değiştirmişti; antiseptik, tütün dumanı ve ıslak asfaltın keskin karışımı. Bir elini istemsizce göğsüne bastırdı; kalbinin vurduğu yerde eski bir yara açılır gibi acıdı.

Ofisin camına vuran gece ışıkları bulanıklaşınca, dışarının uğultusu içeriye daha uzak, daha yabancı geldi.

Eren arkasındaki kanepeye dayanmış, elleri cebinde, kaşlarının arasında bir çizgiyle kadını izliyordu. O çizgi, onun için cam gibi kırılgan ve aynı anda keskin bir savunmaydı; eliyle uzaktan bir oyuncu piyonuna bakar gibi bakıyordu.

"Ne oldu?" diye sordu Eren. Sesi aynı zamanda oda çok sessizmiş gibi yankılandı, aynı anda mesafeyi hatırlatan soğuk bir iki kelime.

İlayda başını hafifçe salladı. Kelimeler boğazında bir düğüm gibiydi; dışarı çıkmak istemiyordu. "Birini duydum," dedi sonunda. "O ses... geçmişimle ilgili bir şey hatırlattı."

Eren yaklaştı. Adımları dikkatle seçilmişti; odanın derinliğini küçümseyen bir hakimiyetle. Yanına geldiğinde odanın sıcaklığı aniden değişti; onun nefesi ensesine değdiyse farkına varmadı bile—bu his, tedirgin edici ve aynı zamanda tuhaf bir yakınlık verdi.

"Kim?" diye sordu, basit bir soru ama içinde bir isteme, bir talep vardı. İlayda gözlerini kaçırdı, birdenbire küçülmüş gibi hissetti.

"Belki... bir avukat," dedi. "Ya da daha önce tanıdığım biri. Çok uzaktı ama aynı ses."

Eren kaşlarını oynattı. Gözlerindeki kırılma, sandığı kadar soğuk değildi; merakın gölgesi vardı. "O ses burada ne işi var?"

İlayda, ellerini dizleri üzerine bastırdı, parmaklarının uçları hafifçe beyazlaşmıştı. İçinde bulunduğu karanlık, bir anda daha daraldı. "Bu… geçmişim. Babamın davası. O ses, dava günü salonda çınlayan bir sesin yankısına benziyordu."

O kelime "dava" Eren'in yüzünü az biraz sabitledi. Odanın aydınlatması Eren'in çenesindeki gölgeyi uzattı; güçlü, ürkütücü bir adam portresi çizildi camda.

"Senin için ne yapabileceğimi söyle," dedi Eren, kelimelerini dikkatle seçerek. "Ya da istemiyorsan... konuşmak zorunda değilsin. Ama burada yalnız bırakmayacağım."

İlayda, bu cümlenin soğuksuz bir korumaya dönüştüğünü fark etti. Onun koruması, yıllardır ihtiyaç duyduğu o şeyi andırıyordu ama kaynağı farklıydı; Eren'in koruması bir lütuf değil, bir hesaptı. İsteksizce gerindi. "Neden umursuyorsun, Eren?" diye fısıldadı. "Bu seninle ne ilgisi var? Ben bir çiçekçiyim, sen milyardersin. Sözleşmemiz… amaçlarına hizmet ediyor."

Eren güldü ama gülüşünde sıcaklık yoktu. "Sözleşmemizin içinde ne olduğunu çok iyi biliyorsun," dedi. "Ben riskleri yönetirim. Sen risklersin. Bizim çıkarlarımız kesişmiş durumda; bu yüzden seni kontrol etmek mantıklı."

"Kontrol etmek," İlayda kelimeyi tiksinerek tekrarladı. "Sanki ben bir dosyayım. Sanki duvarlara çengel atıp beni gerektiğinde çekip çıkarabileceksin."

Eren bir adım daha yaklaştı. Şimdi ayakları arasındaki mesafe neredeyse yoktu. "Sen bir dosya değilsin," dedi. Sesi alçaldı. "Ama elindeki şey benim için dosyaya dönüşebilir. Ve senin de bu durumu anlaman gerekiyor." Gözleri, yüzünde çaresizliğe yakın bir keskinlik taşırdı. "Sana zarar gelmesini istemem."

İlayda gözlerini kısarak ona baktı. Bu "istememek" kelimesinde ne samimiyet vardı, ne de empati. Onun içindeki hesapçılığı hissedebiliyordu. Ama insanın en soğuk kalbini bile çözen an vardır; Eren'in sesindeki koruyucu titreşim, geçmişte hiç duymadığı bir melodi gibiydi. İlayda'nın dudaklarında istemsiz bir tepki belirdi — daha fazla savunma değil, bir soru.

"Ne demek... 'sana zarar gelmesini istemem'?" diye sordu. "Bunu nasıl garanti edebilirsin? Sözleşmenin maddeleri arasında mı?"

Eren hafifçe eğildi, burnunun ucunda o kendine has keskin koku, tütün ve pahalı aftershave karışımı vardı. "Garantiye alırım," dedi. "Ama sana güvenmekle ilgili değil. İşim bu: olası bütün zararları yok etmek. Kimin faydasına olursa olsun; sen de bundan faydalanacaksın."

İlayda, kalbinin bir an daha hızlı atışını hissetti. Onun korunmaya ihtiyacı olduğu düşüncesi tuzaklıydı; çünkü o koruma aynı zamanda özgürlüğünün zinciriydi. Bu yüzden kabuğunu savunmayla ördü; dudakları arasına sakladı isyanını. "Ben kendi hayatımı yönetirim," dedi. "Kendi kardeşimin tedavisini ben buluyorum. Senin parana ihtiyacım var belki ama… benim onuruma el sürme."

O kelime "onur" Eren'in sessiz tarafını etkiledi. Gözleri bir an yumuşadı, sonra tekrar kilitlendi. "Onurunu kim aldı?" diye sordu. "Bunu geri almak, sana bir tekliften çok bir hedef olabilir."

İlayda başını çevirip camdan dışarı baktı. Boğazın gece ışıkları kıvrılıyor, karanlıkta asılı gemi siluetleri görünüyordu. "Babam," dedi basınçlı bir nefesle. "Babamın adını lekeleyenler… Ve ben bununla yaşayamıyorum."

Eren sessiz kaldı. Birkaç dakikalık sessizliğin içinde odanın mekanik humu, uzak sirenlerin sızısı ve içlerinde bir şeyleri ölçen iki kalp vardı. İlayda ellerini ovuşturdu; parmaklarının ucundaki minik nasırları hissetti. Florist elinin çalışma izlerini düşününce irkildi; bunlar onun gerçek, fiziksel gerçekleriydi. Eren'in dünyası ise sermaye ve güçtü—soğuk, keskin ve hesaplı.

"İstersen bunu birlikte yaparız," dedi Eren sonunda. Kulağa son derece pratik bir teklif gibiydi. "Sen benim hedeflerine ulaşmamda yardımcı ol, ben de babanın adını temize çıkarmana yardım edeyim. Ortak çıkar."

İlayda başını çevirdi. Bu teklifte samimiyet mi, yoksa yeni bir oyun mu vardı, ayırt edemiyordu. "Neden? Ne çıkarın olur ki bundan?" diye sordu.

Eren omuzlarını kaldırdı, küçümseyen bir hava takındı. "Çünkü senin diskinde benim için önemli olan bilgiler olabilir," dedi. "Ve kimse ailemi, şirketimi ya da ismimi riske atamaz. Kimse."

İlayda'nun vücudu dondu. Disk... dilinin ucuna değdiğinde bir ağırlıkla geri çekildi. O küçük flaş belleğin varlığı, şimdi odada görünür bir gölge gibi asılıydı. Eren'in gözleri onu ölçüyordu; sadece sahip olduğu bilgi için değil, o bilginin kaynağına duyduğu merak ve… başka bir şey için de. İlayda kalbinin bir köşesinde istemeye istemeye bir kıvılcım hissetti: Eren'in ilgisi, işin ötesindeydi.

"Ben sana güvenmem," dedi küçük bir öfkeyle. "Bunu kabul etmemin tek nedeni… kardeşim."

Eren dikkatlice ona baktı. "Biliyorum," dedi sadece.

İki kelime bir bomba gibiydi; odanın içinde patlamadı ama İlayda'nın damarlarında yeni bir ısı yayıldı. İş ilişkilerinin ketenini yırtan ilk teller kopmuştu. Eren'in bakışında bir insan gizli kalabiliyordu; o insanın varlığı, İlayda'yı hem korkutuyor hem de rahatsız ediyordu.

Eren aniden eğildi ve İlayda'nın ellerini tuttu — hareketi o kadar hızlı ve beklenmedikti ki İlayda yutkundu. Onun elleri soğuktu, cilt kusursuz bir sıcaklık taşımıyordu ama dokunuşun kararlılığı vardı. İlayda gözlerini daha da araladı.

"İşte tam da bu yüzden," dedi Eren, sesini alçaltarak ve yüzüne çok yakın olarak, "seni korumam gerekiyor. Senden korunmak değil; seni korumak."

İlayda'nın göğsünde eski bir zil çaldı. Bu, birinden intikam alınmış ya da kurtarılmış bir kadının tebessümüne benziyordu, ama İlayda bu tebessüme yabancıydı. "Neden ben, Eren?" diye sordu. "Neden buna değer veriyorsun? Yüzlerce insan arasında neden bana…"

Eren dudağının kenarını hafifçe kaldırdı; güler gibi ama küçük, ironik bir kıvrım. "Belki de senin yaptığın seçimler benim için bir hikaye oldu," dedi yavaşça. "Belki de… sana olan ilgim sadece bir sözleşmeden ibaret değil."

İlayda kalbinin bir köşesinde bir şey koptu. Gözleri istemeden daraldı; o an dünya, sadece ikisi için dar bir odadan ibaretti. Sözleri havada asılı kaldı; cümle bitmedi ama anlamları çarptı, düşünceleri böldü. İlayda, "Sana olan ilgim sözleşmeden fazla olabilir" — o sihirli cümle Eren'in ağzından çıkıyordu. Sesinin içindeki yumuşama, hesap makinesinin beklenmedik bir arızası gibiydi: imkansız ama gerçek.

Tam o anda, ofisin ana kapısı yukarıdan aşağıya inen bir metal sesle titredi; zillere basılıp hemen kapıda bir paket bırakıldığına dair bir çarpılma duyuldu.

İlayda ve Eren aynı anda kapıya döndüler. Kapı ziline kimse dokunmamıştı; koridor sessizdi. Ama masanın üzerinde, güvenlik kameraları kafasında tekrar oynatıyordu: bir kurye, yüzünü kapatan koyu bir kapüşon, dikkatle avuç içinde bir zar tutuyordu. Kurye kameranın görür görmez duran bakışı, adımları ve sonra kameraya bakmadan yukarı çıkışı kaydetmişti.

Eren hızlıca ofisin ışığını artırdı. Ekrandaki görüntü netleşti: kurye paketi bıraktı, bir notu masaya bıraktı ve koşmadan uzaklaştı. Hareketleri profesyoneldi ama aceleciydi; biri bir süre sonra almaya gelebilir gibiydi. İlayda, paketin üzerine çekilen şeffaf bantın parıltısını gördü; bantın altında, bir etiket vardı. Eren eldivenlerini bile takmamıştı ama parmakları öyle bir hızla hareket etti ki neredeyse bir usta gibi paketi açtı.

İçinden gelen kağıt kısa ve soğuk bir tehdit mesajıydı. İlayda kağıdı okurken elleri titredi. Harfler siyah, mürekkep kalın; cümleler kısa ve netti.

"Disk bizim. İstediğin şeye karşılık vereceğiz. Eğer teslim etmezsen, sevdiklerin bedelini ödeyecek."

Kağıdın altında bir fotoğraf vardı. Fotoğrafta, İlayda'nın kardeşinin hastane yatağında yatarken çekilmiş bir fotoğrafı, solgun yüzü, yerinden alınmış bir bandaj... Ve fotoğrafın köşesinde, bir damga gibi, tanınmaz bir logo—kimsenin kolayca tanımayacağı türden, kabaca çizilmiş bir kartal başı. İlayda'nın nefesi kesildi; fotoğrafın bir köşesindeki damla ise sıcak gözyaşı gibi görünüyordu.

Eren kağıdı eline aldı, parmak ucuyla fotoğrafın kenarını okşar gibi yaptı. Gözleri aniden bir buz gibi keskinlik kazandı. "Kim gönderdi bunları?" dedi, sesi bir bıçak kadar sarih.

İlayda dudaklarını ısırdı. Sesini duymaz oldu; bir anda odanın sıcaklığı dondu. "Disk... onlar diski biliyorlar," dedi, sesini geri toplayarak. "Bu senin müttefiklerin olabilir. Ya da… ya da daha kötüsü, davasının düşmanları."

Eren kısa bir süre sustu. Diline kadar gergin bir hat geçti; ellerini yumrukladı. Ofis telefonuna baktı, sonra masanın altında yer alan şifreli çekmecesine doğru eğildi. Hareketleri, o kadar hızlı ve hesaplıydı ki İlayda bir an için nefesini tuttu; artık sadece bir çiçekçi değil, bir savaşın tam ortasındaydı.

"Eğer bir adım atarsak," dedi Eren alçakça, "senin güvenini kaybederim. Eğer başka bir şey olursa… seni burada yalnız bırakmam."

İlayda gözlerini kapadı. O cümlenin ardındaki tehdit ve koruma iç içe geçmişti; o karanlık dilek, daha önce duyduğu hiçbir şey gibi değildi. Bir anlığına, Eren'in sert yüzü çözüldü ve insan tarafı ortaya çıktı; gözlerinin kenarında bir sıcaklık parıltısı belirdi—koruma, sahiplenme, belki de daha fazlası.

Kapı yeniden çalındı. Bu sefer düzgün bir tokat gibi, hem tehdit hem de davet taşıyan bir ses. Kurye ya da başka birisi, şimdi teslim edeni görmek istediğini ilan ediyordu. Eren, paketi ve kağıdı masanın üzerine fırlattı. Gözleri İlayda'nın gözleriyle buluştu; o anda İlayda tek bir şeye emin oldu: Eren'in ona olan ilgisi, onun sandığı gibi sadece bir hesap değil, karanlıkta parlayan bir iplikti.

Eren eğildi, fısıldadı — kelimeler hava kadar ince, fakat ağırlıkları taş kadar ağırdı. "Sana olan ilgim sözleşmeden fazla olabilir."

İlayda daha fazla konuşamadan, dış kapıdan güçlü bir adım sesi duyuldu. Koridorun betonunda ayak sesleri yankılanıyordu. Gelen şey bir paket değil, bir işaret, bir hamleydi. Ofisin içindeki ışıklar bir an için düştü, asansörün kapısı açıldı ve eğrelti otlu bir rüzgar gibi, kuryenin bıraktığı küçük kağıdın kokusunu taşıyan soğuk hava içeri girdi.

Kapı çarpırtısında bir şey daha vardı; notun üzerinde kullanılan kartal logosunun aynısının, ofisin paspasına yakın bir yere damgalanmış halde gölgelenmesi. Bu damga, artık sadece bir tehdit değil, geleceğe atılmış bir işaretti.

İlayda parmağıyla fotoya uzandı. Fotoğrafın üzerinde kardeşinin gözleri… sanki o da onaylıyor gibiydi. Kalbi aynı anda bir korkuyla ve bir istekle çarptı; korunma, gerçeği açığa çıkarmak ve kardeşinin hayatını kurtarmak için ne gerekiyorsa yapma arzusu arasında sıkıştı.

Eren arkasına yaslandı, omuzlarında aniden bir yük hissediyordu. Masanın üzerinde yatan notu tekrar çekip aldı, gözleri notun kenarındaki mürekkebi taradı. Sonra İlayda'ya baktı. Gözleri yumuşadı mısır taneleri gibi; içlerinde bir şey, yıllardır saklanmış bir risk alma isteği vardı.

"Tamam," dedi, sesi kırıktı ama kararlı. "Bunu çözeceğiz. Hemen."

İlayda, Eren'in bu ani ve beklenmedik kararlılığı karşısında bir ikileme düştü. Onun yanında olmak maddi bir zorunluluktu ama şimdi bunun ötesinde bir tehlike ve bir yakınlık vardı. O an İlayda, yıllardır taşımakta olduğu yükün tek bir kişiyle daha ağırlık kazandığını fark etti. Eren'in fısıldadığı o cümle kulaklarında çınlıyordu; "Sana olan ilgim sözleşmeden fazla olabilir."

Tam cümlenin anlamını yutmaya çalışırken, ofisin ana kapısından bir çarpırtı daha geldi. Kuryenin bıraktığı notun üstüne yeni bir zarf konulmuştu—bu sefer mühürlü, üzerinde aynı kartal logosunun daha koyu baskısıyla. Eren zarfı yavaşça açtı.

Kağıdın içinde birkaç kelime vardı; harfler soğuk, mürekkeple bastırılmıştı ve mesajın sonunda tek bir isim yazılıydı. İsim tanıdık, yüzü ise hafızanın en karanlık köşelerine ait bir hayal gibiydi.

İsim… o gün orada kim vardı?

Eren dudağını ısırdı, gözleri karardı. İlayda nefesini tuttu. Kağıtta yazan isim, İlayda'nın geçmişiyle şimdi yeniden yüzleşmesi gerektiğinin işaretiydi. Ve o isim, bir an için her şeyin değişebileceğini hissettirdi.

Tam o anda, Eren bu küçük, tehlikeli kağıdı İlayda'ya doğru çevirdi ve fısıldadı: "Sana olan ilgim sözleşmeden fazla olabilir—"

O cümlenin son harfi havada asılı kalırken, paketin içinden bir fotoğraf daha çıktı. Bu fotoğrafta, daha önce hiç görmediği bir yüz, doğrudan kameraya bakıyordu; bakışlarasında hem tanıdık bir sadakat, hem de soğuk bir ölümle yüzleşme kararlılığı vardı.

İlayda'nın parmakları beyazladı. Dudaklarından çıkan bir ses, kendisi bile duymadı. O an ofisin kapısı tekrar çalındı; bu seferki ses kısa, keskin ve kesinlikle planlıydı. Dışarıdan gelen ses, daha önce asla duymadığı bir notu taşıyordu: "Onu bize getir, yoksa sonun gelir."

İlayda ve Eren birbirlerine baktılar. İkisi de aynı şeyi biliyordu: geçmişin hayaletleri sadece saklanarak yok olmazdı. Ve şimdi, o hayaletler kapıdaydı.