Chapter 1
Bunu her sabah yapıyordu: saat altıda dükkânın küçük kepenklerini yukarı çekmek, içeriye ilk günışığını almak, radyoyu en kısığa ayarlamak. Tozlu camın arkasından İstanbul’un erken saatleri, çöp kamyonlarının metalik vızıltısıyla, karşı sokaktaki kafeden yükselen taze çekilmiş kahve kokusuyla süzülüyordu içeri. İlayda Demir, ellerinde toprağın hafif serinliğiyle tezgâhın başına geçti.
Ellerindeki izler vardı: kesilmiş dalın iğneli acısı, tırnakların altında kalmış kahverengi çizgiler, tül pokalı bir şeyin yumuşaklığı kadar nazik olduğu kadar sert de olabilen parmaklar. Parmaklarının uçları gülü temizlerken titredi; titreme bacaklarına kadar inmeden önce derin bir nefes çekti ve bastırdı. Bir gün daha, bir fatura daha, bir umut daha.
Dükkan küçük ama düzenliydi. Raflarda saksılar dizili, kasvetli günlerde bile renk patlamaları sunan ipek güller değildi bunlar; solunmaz ama dayanıklı, sabahları müşteri almaya hazır taze kesilmiş çiçekler. İçerde bir radyodan hafif jazz, saçlarını sallayan bir rüzgârın dışında yalnızlığın sesi. Kasanın çekmecesi yarı açık, üzerinde eskimiş bir ilan: "Çiçekçi eleman aranıyor". Altında babasının son fotoğrafı; akordeonlu bir kahkaha, yüzündeki çizgiler seçkin bir sabrın haritasıydı.
"İlayda?" Kasabın kapı paspasına ayak bastıktan sonra, dükkanın arka tarafından küçük bir gölge fırladı; içeri süzüldü Mert'in yumuşak adımlarıyla. Mert on iki yaşına göre yorgundu; yüzünde gece boyunca savaşmış bir çocuk ifadesi vardı. Yanakları solgundu, gözlerinin etrafı hafif morarmış gibiydi.
"İyi misin?" diye sordu İlayda. Sesi, sabahın kalın sessizliğinde çatırdayan cam gibi hafifçe titredi.
"İla…" Mert nefesini sıktı. "Baş ağrım yine…"
İlayda onun alnına elini koydu; sıcaklığını kontrol etti. Ateş yoktu ama gözlerinde bir şeyler vardı; umutlu göz kırpmalar bile kaçıyordu. "Hastanede kalmamız gerekebilir," diye düşündü ama söylemedi. Her kelime bomba gibi yüklenebilirdi.
Tam o anda cep telefonu çalınca her şey daha da sarkmaya başladı. Ekrandaki numara Hastane olarak kaydedilmişti. Durdurduğu nefes, sanki uzun bir iplik gibi gerildi.
"İyigünler, İlayda Hanım mı?" Telefonda bir kadın sesi. Resmîydi, maaile ilgili can sıkıcı cümleleri yumuşatmaya çalışıyordu. "Mert Demir kayıtlarımıza yeni alındı. Beynin incelenmesi gerekiyor. Ameliyat olma olasılığı var. Hızlı hareket etmezsek…"
"Ne kadar?" İlayda’nın sesi önce sert, sonra kırılgan bir tel misali atladı. Masanın kenarındaki eski hesap makinesine gömüldü, parmakları numaralarda kestane kırıntısı gibi dolaştı.
"İlk etapta 35 bin lira ön ödeme gerekiyor. Yoğun bakım günlük ücreti de… İlaçlar, tetkikler… Toplamda tahmini 60-80 bin arası çıkabilir. Sigortanız yoksa, bu ilk dekont olmadan işlemleri başlatamıyoruz."
O an içinde bir şey koptu. Dükkânın penceresinden giren ışık, sanki tam ona vuran bir el gibi soğuklaştı. 35 bin… İlayda iki haneli faturaları eklerken, paranın bir sayıdır; bir kardeş için hayat, bir babanın onuru için savunma, her şey aynı üç haneli rakama sığdırılıyordu.
Cüzdanın içinde kuru bir kağıt parçası vardı sadece. Bir iki yüz lira... Zorlu bir matematik hesaplama başladı: çekmecedeki bozuk paralar, ay sonu yapılacak siparişler, dün verilen bir çelenk siparişi. Hiçbiri şimdi eline geçen acıyı dindiremezdi.
"Ne zaman zamanımız var?" dedi İlayda. "Ne kadar süre içinde...?"
"En kısa zamanda, hanımefendi. Saatler içinde tetkikler yapılmazsa risk artar."
Telefon kapandı tek taraflı. İlayda, başının içinde usul usul çalınan ambulans sireni gibi bir müzik hissetti. Gözlerinin köşesine gölgeler üşüştü. Her bir hareketi somutlaşıyordu: küçük kâğıt zarfında duran ilaç listeleri, bankalara asılı ödemeler, ev sahibinin her ay gönderdiği sert uyarı postaları.
"Dükkanın kredisi ödenmedi daha," dedi Mert, avuçlarını ceplerine sokarak. "Geçen ay…"
"Bildim," dedi İlayda. Ama bilmek ile çözmek arasında, kocaman bir uçurum vardı. Parmakları cebine daldı, eline bir anahtar çıktı; anahtarı çekmecenin altındaki gizli bölmeye soktu. Orada, plastik bir kutuda, küçük bir flash disk vardı. Üzerinde mavi bantla sarılıydı; bantın altında birkaç harf silikleşmişti. O disk, babasının adını temizleyecek, gerçeği ortaya koyacak tek şeydi.
"Onu kimseye göstermeyeceğim," diye konuştu kendi kendine. Ağırlıklı bir sır gibiydi disk; aynı zamanda bir hazine. İçine baktığında babasının yüzünü görüyordu: mahzun, mahkûm edilmemesi gereken, bir hatadan ötürü kaybedilmiş. Disk, yıllarca içlerine gizledikleri gerçeğin bir parçasıydı. O gerçeği ortaya çıkarmak hem babasının onurunu hem ailelerinin adını geri getirecekti. Ama şimdi… şimdi kardeşinin hayatı söz konusuydu.
Ardından kapı çalındı. İlk gelen daima küçük limon suları, sabahçı emekçilerin kısa selamıydı. İlayda kapıya yöneldi, ama telefon çaldı tekrar. Bu sefer, ekranda tanıdık olmayan bir numara yazıyordu; acil bir arama gibi. "Borçlu hakkında bilgi" diye bir operatör sesi. Bir koleksiyon şirketinin tanıdık soğukluğu… Ses, gerçekçi bir makineye benziyordu.
"Merhaba Hanımefendi, hesaplarınıza ilişkin hatırlatma; yüzde üç rötar faizi uygulanacaktır. Eğer bugün ödeme yapılmazsa, icra işlemlerine başlanacaktır. Küçük işletmelerimizde…"
"Bugün ödeyemem," dedi İlayda, ama sesi uğultuya dönüştü; birkaç damla suyun açtığı derin bir gölün içindeki fısıltı gibiydi.
"Ödeme planı teklif edebiliriz ama ilk taksit gerekli. Müsaade ederseniz, sizi ofisimize çağırırız. Belgeler…"
"Siz gelmeyin," dedi İlayda. Kapıdan içeriye sokulmasını istemiyor gibiydi; burada, çiçeklerin arasında, sessiz bir sirenle kendi hayatını kaybetmek istemiyordu. "Bir çözüm bulacağım ama…"
Telefonda hat kesildi. İlayda cebinden diski çıkardı. Soğuktu; buz gibi bir metal dalgasıydı elinde. Kısa bir an için, babasının eski kol saatinden kalan o sertliğe benzedi; bir nesne insanın bütün ağırlığını taşıyabilirdi. Başını arkasına çevirdi; dükkanın köşesindeki eski karton kutunun üzerinde duran kırık su terazisinden birisinin dikkatini çekti. Ona göre iyi bir saklama yeri değildi. Ama zaman daralıyordu.
"İla, ne yapacağız?" Mert cebini daha da sıkı tuttu. Yorgun bir kabullenme vardı sesinde. "Bunu nasıl halledeceğiz?"
İlayda, rafın altındaki tozlu bir saksının içine gömmekten başka çare görmedi. Söpürgeyi kaldırdı, elini saksıya daldırdı ve diski plastik bir poşete iki kere sardı. Poşetin içinde bir parça kurumuş organik bir koku yayıldı; nane kalıntıları. Disk, toprağın soğukluğu arasında gizlendi. Eline geçtiğinde kalbi hızlanmıştı, yüzüne bir şeylerin ağırlaştığını hissetti.
O sırada kapı zili çaldı. Bu sefer farklıydı; ağır adımlar, cam vitrinlere vurulan bakış. İlayda, başını kaldırdı. Kapı kilidi arkasından bir gölge belirdi; bir erkek silueti. Güneş ışığı, siluetinin kenarlarını çiziyordu ama yüzünü göstermiyordu. Dışarıdan gelen adamın giyimi pürüzsüz bir ceket ve pencereli siyah şapka gibiydi; bu şehirde çok görmediği bir düzen. Arabasını gördü o: maço bir sessizlik, siyah bir sedanın yansıması dükkânın camında.
"Hoş geldiniz," dedi İlayda, nefesini toparlayarak. "Bir şey yardımcı olabilir miyim?"
Adam içeri girdi. Kokusu vardı; pahalı tütün ve napalm gibi keskin. Sanki bulunduğu her odada resmi bir atölye gibi bir iz bırakıyordu: güç. İleri adımı ölçülü, konuşması az ama her kelimesi zırh gibiydi.
"İlayda Demir," dedi adam, ismini tam telaffuz ederek. Sesi tanıdık geldi İlayda'ya—yıllardır haberlerde, toplantı odalarında duyduğu, şehrin seçkin kulesinde isim yapmış birinin sesi. O ses radyonuza kaçan bir haberde, iş dünyasının sert yüzünde bir raporda vardı. Soğuktu; ama aynı zamanda bir yerde tanıdıktı. İlayda'nın midesinde bir çukur açıldı.
"Ben Eren Aslan," dedi adam, kendini tanıtır gibi değil, bir yerin adı gibi. İlayda'nın kalbi kendi ritmini kaybetti; Aslan soyadı, babasının davasının haberlerinde geçmişti; gazetelerde gömülü isimlerden biri. Bir resim geldi gözlerinin önünden: babasının mahkemede sarf ettiği birkaç cümle, haber manşetleri, o diskten bahsedilen ama gizlenmiş notlar. Ağır bir ip gibi gerildi her şey.
"Size bir teklifim var." Söyleyişinde hiçbir samimiyet yoktu; sadece hesaplanmış bir dinamitin sözü gibiydi.
İçerideki hava aniden değişti; çiçeklerin tereyağı gibi taze kokusu, bir anda sanki üstlerine örülen kalın bir örtüyle kesildi. Mert, arkasında sıkışmış, ağır bir nefes alıp verdi. İlayda'nın elleri saksı toprağında dondu, diskin üzerindeki mavi bantın silik harfleri gözünün önünde dans etti.
Eren'in gözleri dükkânın köşesine takıldı, sonra İlayda'ya döndü. "Bana zaman kazandırabilecek bir şeyi biliyorum. Bunun için bir önerim var. Bir yıl. Sözleşme. Her iki taraf da kazansın."
İlayda istemsizce bir adım geri çekildi. "Kiminle konuşuyorsunuz? Hangi sözleşmeden bahsediyorsunuz?"
Sesindeki soğukluğu kıyısından köşesinden kırmaya çalıştı, fakat Eren hiç acele etmiyordu. Yağmur damlaları gibi düzenli adımlarla konuşuyordu. "Açık konuşayım: elinizde olan dosya, benim canımı yakan bir şey. Hem şirketimin hem kendi adımın itibarını zedeleyebilir. Siz de biliyorsunuz ki bu tür bilgiler, doğru ellerde… yıkabilir."
İlayda bir mum gibi eridi; her kelime babasının mahkemesinin yankısıydı. Göğsü daraldı; diskin yerini aniden daha fazla hissetti. Ellerini saksıdan çekti. Toprak parmaklarının arasından akıp gitti.
"Ne istiyorsunuz?" dedi İlayda. Sesi daha sert olmaya çalıştı; aslında titriyordu.
Eren, dükkanı süzen bir hakim gibi baktı. "Yüzde verimli bir ortaklık teklif ediyorum. Sözleşmeli bir birliktelik. Bir yıl boyunca…"
"Cevabım hayır," dedi İlayda ağzından çıktığında kendisi bile şaşırdı. "Benim… benim sattığım çiçekler, kardeşimin hayatı—" Sözleri boğuldu. "Disk—"
Eren gülümsedi, ama gülüşü bir kapı kilidi gibi soğuktu. "Disk yerine bir hayat… seçmek zorunda kalabilirsiniz."
O anda dükkânın tavanından sanki bir çatırtı geçmiş gibi hissetti; zamanın kendisi esnedi, dışarının sesleri uzaklaştı. Mert, kendi küçük dünyasına gömülmüş bir çocuk gibi yerinde kıpırdadı.
İlayda ellerini yumdu; toprağın kokusu boğazında bir düğüm oluşturdu. "Beni tehdit edemezsiniz," dedi, ama kelimelerinin ucunda bir yumuşaklık vardı; babasının adını temizlemeye yemin etmiş, ama bir çocuğun hayatının kurtuluşu için başka kapıları kapatmak zorunda olan bir kadın.
Eren eğildi, ceplerinden çıkardığı küçük bir kartviziti masanın üzerine bıraktı. Kartın üzerinde sadece bir isim vardı ve altındaki harfler uygulandı: Aslan Holding. "Düşünmek için bir gününüz var. Ama sakın unutmayın: hayatlar bazen tekliflerle şekillenir, İlayda Hanım. Bir yılınıza karşılık ben de size bir miktar teminat sağlayabilirim."
Kapının ardında şehir kendi gürültüsünü sürdürüyordu. Dükkanın içindeki hava kurumuş bir yaprak gibi kırılganlaşmıştı. Mert gözlerini İlayda'ya dikti; onun kararlı bakışında aynadaki kafasını görüyordu; çiçekçi kız, sağlam bir kadın, ama içinde yangınlar vardı.
Eren kapıdan çıkarken son bir cümle fısıldadı, soğuk bir öpücük gibi dükkânı kapladı: "Unutmayın, herkesin bir fiyatı vardır. Sadece doğru teklifi duymanız gerekiyor."
İlayda'nın elinde saksının içinde duran küçük, soğuk plastik poşet, bir anda ağırlaştı. Babasının kaderini, kardeşinin hayatını, kendi onurunu aynı elin içinde tutuyordu. Her biri çarpışıyordu; biri savunma, biri saldırı, hepsi birbirine sarılmış gölge gibi. Kapı kapandı. Dışarıda bir araba uzaklaştı, arkadan gelen sesi şehirle karıştı.
İlayda, kartvizite baktı. Eren Aslan. Sahnelenmiş bir düşmüşlüğün başrol oyuncusu, şimdi dükkanının kapısında duruyordu. Teklifin ne kadar cazip olduğunu, bir yılın nasıl olacağını, sözleşmenin ince yazılarının hangi hayat yakacağını bilmiyordu. Ama biliyordu ki kapı bir kez kapandığında açılması belki de mümkün olmayacaktı.
Dışarıdan yeniden bir ses yükseldi; bir adım, sonra başka bir adım. Dükkanın camına yansıyan siyah bir çizgi daha yaklaşıyordu. İlayda derin bir nefes aldı. Kardeşinin gözlerindeki umudu, babasının mahkûmiyetinin gölgesini hissetti. İçindeki azim kıvılcımı sönerse, her şey yok olacaktı.
Kapı tekrar çalındı. Bu sefer sesi daha sertti. İlayda yavaşça kapıya yürüdü, parmakları hafifçe titreyordu. Sonra, o tanıdık ama soğuk ses, tekrar içeri doldurdu dükkânı:
"İlayda Demir, size bir teklifim var."