Chapter 5
Buz gibi serin hava, Elif’in tenini kaşırken sessizlik birdenbire paramparça oldu. Malikânenin kocaman salonunda yankılanan kırık dökük nefesler, sanki yer altından yükselen ağır bir ağıt gibi duvarları titretiyordu. O ince kapı pervazından sızan gölge, karanlığın içinde sinsice kıpırdanıyordu.
Elif, sırtında ağır bir yükle, gözlerini karanlık boşluğa diktiyse de gölgede saklananı görünce hemen geri çekildi. Bir an için o puslu karanlıkta beliren siluet yüzünü keskin bir hatla anlamlandırdı.
“Kim… orada?” sesi titriyordu ama içinde kaynayan bir soğukkanlılık vardı.
İncecik bir adım, tahta döşemeye ayak tabanlarında sert bir tıkırtı bıraktı. Gölgeler arasında saklanan o kişi, sonra yavaşça, neredeyse fısıltıyla konuştu:
“Ben… ben tam da oradaydım, geçen gece.”
Salondaki herkesin nefesi incecik bir ip gibi koptu. Kalpler alabildiğine hızlandı.
Elif adımını öne attı, gözleri kısıldı: “Ne demek oradaydın? Hangi odada? Neden şimdi söylüyorsun bunu?”
Gölgeler arasından biraz daha görünür hale gelen genç kadın, utanca karışmış bir korkuyla titredi:
“Hizmetçiyim,” dedi sonunda; sesi ezikler arasında hışırtıya dönüştü; “Gece cinayet sırasında, gizli olarak malikânede çok az kişinin bildiği çalışma odasına girdim. Amacım… amacım sadece odayı kontrol etmekti, ama gördüklerim…”
Elleri istemsizce titredi ve bir an için gözleri yerlere bakmaktan vazgeçip Elif’in derinlerine saplandı.
“Gördüklerin ne?” Elif’in sesi soğuk ve keskin, doğrudan nişanlıydı.
Genç hizmetçi, göz yaşlarının kıyısında boğulmuş gibi başını salladı. Dudaklarının arasından sözcükler zorla çıkıyordu.
“Orada… büyük bir kargaşa vardı. Kağıtlar yerdeydi, masanın üzerinde kırık bir şişe vardı. Ve… orada biri daha vardı. Bir beden, hareketsiz… tam o masanın köşesine yığılmış.”
Salonun içinde ağır bir sessizlik çöktü. Herkes öylece donup kaldı, bir figürün bu cür’etli itirafı karşısında nefesler tutuldu. Kalplerinde çakan yıldırım gibi yankılanan sorular gözlerde parıldıyordu.
“Kimdi o? Hangi beden?” Elif ısrarla sordu.
Kadın, bir an daha durdu, sanki rüzgara karşı direniyordu:
“Bilmiyorum ama… ben gördüm. Ve o orada öylece, kendi karanlığında saklıydı.”
Adeta aşağı doğru bir sessizlik hapsine dönüşen birkaç saniyelik boşlukta, Elif bütün hücrelerinde bir kıpırtı hissetti. Bu itiraf, onun karanlığa uzattığı ışık belki de uzun zamandır beklediği anahtardı.
Salondaki diğer aile üyeleri sessizce birbirlerini süzüyordu. Aralarındaki ürpertiyi bastırmalarına olanak yoktu. Sir Adrian Ravenscroft’un yüzünde, uzun yıllardır sakladığı bir yükün kaynamaya başladığını görebiliyordu Elif. Gözleri bir an için geçmişe, bugünün gölgesine ve geleceğin beklenmedik felaketlerine kaydı.
“Hizmetçi,” dedi Sir Adrian, sesi bıçak kadar soğuktu, “bunu neden şimdi ortaya çıkarıyorsun? Delil mi topluyorsun?”
Kadının yüzü büsbütün dağıldı, dudakları titredi:
“Hayır, sayın efendim. Ama daha fazla yalanla yaşamak istemiyorum.”
Elif, bu sözü zihnine kazındı; doğruluk ve adalet arasındaki ince çizgiye bir adım daha yaklaştığını hissediyordu. Hem gizli çalışma odası hem de orada bulunan o hareketsiz beden…
Akıl almaz bir sır kapısı aralıktı şimdi. Puslu malikânenin duvarları bile o sessiz itirafla çatırdamaya başlamıştı.
Tam o sırada, uzak bir kapı çarpmasıyla birlikte soğuk bir rüzgar salonu doldurdu. Görünmez ellerle açılan yeni bir kapı, Elif’i ve malikâneyi sarsacak yeni bir karanlığı getirmek üzereydi.
Dünyanın uzun zamandır sakladığı sırları gibi, o gece de gölgeler içinde saklanıyordu…
Ve Elif Akan, tümüyle içine yürüdüğü bu karanlıkta, gerçeğe kavuşmanın eşiğindeydi.