Chapter 16
Bembeyazlaşan Gamze’nin yüzündeki ifade anlık bir donakalmaydı. O an, zamanın içinde sıkışıp kalmış gibiydim. Soluklarım göğsümde kısılıp kaldı. Gözlerimiz birbirine kenetlendi; aramızda yılların dostluğunu bir sarkaç gibi sallayan o yumuşak perde incelmeye, çatlamaya başladı.
“Gamze...” sesim titredi, ama içimde bir korku dikildi yükselmeye. “Ne yapıyorsun? Beni böyle niye kandırdın?”
O adımla, elleri hafifçe titreyerek cebinden küçük bir kağıt parçası çıkardı. “Elif... söylemeliydim. Ama korktum. Çünkü...” sözünü yarıda kesti, can havliyle etrafı kolaçan ediyor gibiydi, sanki duvarların bile kulakları varmış gibi.
“Korktuğun şeylerden vazgeçmek sana zarar verir, biliyorum. Peki neden beni sattın, Gamze? Biz, biz beraberdim. Sana güvenmiştim.” Gözlerinin içine dalırcasına baktım. Yanıt gecikti, ağır bir sessizlik çöküyordu odanın üzerine.
“Ben... ben başka birinin adamıyım,” dedi sonunda, sesinin alt tonları kırık bir melodiyi andırıyordu. “Ama bu seni korumak içindi. İnan, seni... seni koruma görevimdi.”
Kalbimde bir buz parçası eridi, sarsıntıyla beraber kıvrandı. Gözlerimde biriken yaşlar, sadece ihanetin acısı değil, yıllar boyunca paylaştığımız anların yitip gidişiyle de doluydu.
“Kim için çalışıyorsun, Gamze? Sir Adrian mı? Yoksa başka biri mi?” sorularım havada asılı kaldı. Onun karnındaki sancı kadar keskin cevapsızlıklar…
Gamze kafasını öne eğdi, parmakları beyazlaşacak kadar kasılıydı masanın kenarına. “Bilmiyorsun. Bilmen gerekenler var, Elif. Olaylar sandığından çok daha büyük. Sadece bir piyondum, ama oyunun içinde ölüme giden bir taş.”
“Piyon musun? O zaman oyunu kim oynuyor?” dertli bir fısıltı gibi döküldü dudaklarımdan kelimeler. Duvardaki saat tısladı, ağır adımlarla bir an önce gerçeği açığa çıkarmaya çalışıyormuş gibiydim.
Bir anda gözleri doldu Gamze’nin. “O adamlar çok güçlü, Elif. İsimleri duyduğunda titreceksin. Ama seni tehlikeye atmamak için şimdi söyleyemem.”
Ağzımı kapattım. Kelimeler dökülmek istiyordu, ama mantığım durduruyordu onları. Güvensizlik bir zehir gibi sızıyor, damarlarımdan yavaş yavaş yayılıyordu.
“Bana yemin et, hain olmayacaksın,” dedim. “Bir kere daha. Bu oyundan çıkmak mümkün mü?”
“Çıkmak mı...” diye mırıldandı Gamze, gözlerinde karmaşık bir karanlık vardı. “Çıkarsam seni de sürüklerim. Hâlâ... hâlâ seviyorum seni Elif. Ama bu bizim sonumuz olabilir.”
Bir an için odada garip bir soğukluk yayıldı. Sanki tüm duvarlar birbirine yaslanmış, kulağımıza gölge gibi fısıldıyordu. Gamze’nın yüzüne çöken maske, kırılan dostluğumuzun dökülen parçalarıydı.
“Biliyorum, artık aynı yerde durmuyoruz,” dedim. “Ama hala bir şey yapabiliriz. Bu ihanetten sonra bile.” Başımı eğdikçe, kalbim parçalanıyordu. Ama iradem öyle sağlamdı ki, kırılmak istemiyordu.
Gamze derin bir nefes aldı, elleriyle yüzünü ovuşturdu. Başını kaldırdığında gözlerinde bir kıvılcım parladı. “Yarın gece saat on birde, malikânenin kuzey kanadında buluşalım.”
“Orada ne olacak?” dedim, sesimde bir umut, bir korku, bir meydan okuma vardı.
“Orada daha fazlasını öğreneceksin,” dedi, fısıltısı sadece rüzgârı titretti.
Ve kapı arkasında duyduğum sessizlik, bir gölge gibi üzerimize çöktü. Sonra aniden kapı aralık kaldı, perdeler hafifçe havalanırken bir başka silüetin gölgesi belirdi.
“O kim?” diye fısıldadım, nefesim iyice kesik ve titrek.
Gamze cevap vermedi. Gözleri kıskanç bir sır gibi parlıyordu. Kim olduğunu bilmediğim o kişi, bizim eski güvenimizi nasıl paramparça ettiyse, şimdi yeni bir karanlık savaşın kapısını aralıyordu.
Gözlerimi kapadım, yüreğim kıpır kıpır ama ayaklarım beton gibi taşlaşmıştı. Yalnız değildik. Ama düşman kim, hala meçhuldü.
Ve en kötüsü, bu ihanetin ardındaki asıl ismin ne zaman, nerede açığa çıkacağıydı.
---
[Devam edecek…]