Chapter 13
Kapı yavaşça aralandığında, o uzun palto içindeki siluet, loş koridorun ucunda bir gölge gibi duruyordu. Nefesimi tutmuştum; avuçlarım terlemiş, kalbim göğsüme çarparken adımlarım donmuştu. Yüzünü tam seçemiyordum, ama o karanlıkta bile, duruşunda ezici bir ağırlık, kontrol eden bir güç seziliyordu.
"Elif..." Usulca çıkan bir ses, buz gibi gece havasında yankılandı.
Dönüp arkamı çevirdiğimde, başka kimse yoktu. Aylak adamlar bile o an için nefeslerini tutmuş, bizden uzaklaşmışlardı. Ama ses hâlâ kaybolmamıştı; sanki çatlak taş duvarlardan sızıyor, beni içine çekiyordu.
Yüreğim yerde sürünüyor, ayaklarım ise karşımdaki kapıya doğru kendi kendine ilerliyordu.
"Kimse beklemedi bu noktada…” diye mırıldandım kendime, sadece kendimle konuşurcasına. Ama sözlerim o an için kocaman bir yemin gibiydi.
Kapının arkasındaki karanlığa adım attığımda, hava bir anda değişti. Malikânedeki o ağır, tozlu havası yoktu artık. Yeraltı bir rutubetin rahatsız edici kokusu vardı; nemle karışmış, eski odun ve küfün ayazında boğuluyordu burası.
Adımlarımın yankısı uzun ve soğuktu; her ayakta ukalaca çınlayan bir ses… Duvardaki eski, sararmış halının dokusu parmaklarımın ucunda hissettirdiği çirkinliği bastıramıyordu.
Yere serilmiş ince, tozlu taşlar altımdan kayıyordu fark etmeden.
Birden, sağ duvarda göz kırpan bir hareket dikkatimi çekti.
Az sonra fark ettim; taşlarda hafif bir fark vardı — bir taş diğerlerine göre daha yeni, çizgileri daha keskin ve üzeri tozla kaplanmamıştı.
Uzun parmaklarımı yavaşça o taşa kaydırdım, içinde bir sıcaklık hissettim; hiç beklemediğim kadar ürkütücü ve etkileyiciydi.
Bir yudum nefes aldım; parmak uçlarım taşın köşesine bastığında, hafif (!) bir tıklama duyuldu.
Kalbim beklemediğim şekilde hızlandı. Taş, ince bir gururla yerinden oynadı ve derin karanlığa açılan dar bir geçit ortaya çıktı.
Ardından bir an bile tereddüt etmeden, fenerimi çıkardım. Alevi hafifçe titreyerek koridorun içinde dans etmeye başladı.
İçeri adım attığımda, etrafı daha iyi seçmeye başladım. Duvarlar taşlarla örülü, bazen nemli yosunlar sarkıyordu. Yukarıdan damlayan sular zeminde küçük halkalar oluşturuyor, sessiz kârlar içinde yankılanıyordu.
Karanlık o kadar yoğundu ki, bir an kendimi ormanın derinliğinde bir mağarada gibi hissettim.
Geçidin sonunda, başka yerde rastlanamayacak kadar büyüklükte, gölgelerin arasından parlayan bir nesne belirdi.
İçi karanlıkta titreyen fener ışığım, nesneye ulaşana kadar yolu aydınlatıyordu.
Ve o an geldi.
Elde tutulan, çelikten yapılmış bir anahtarın detayları fener ışığında belirginleşti.
Ama bu bir anahtar değildi sadece.
Üzerinde, eski İngilizce harflerle yazılmış ince, ışıltılı bir kitabe vardı.
Birden anladım ki, bu anahtar Malikâne’nin en derin ve karanlık sırlarını açacak anahtardı.
Hava daha da soğudu, dudaklarımda nefesimin buğu halinde dans ettiğini duydum.
O an, arkamda yankılanan tıklamalar geldi.
Birisi ya da bir şey, sessizce ve kararlı adımlarla bana doğru yaklaşıyordu.
Fenerim biraz daha titredi.
Ve ben…
Orada, o geçidin sonunda, elime aldığım o anahtarla yüzleşmek zorundaydım.
Karanlık bir sır daha gün yüzüne çıkmak üzereydi.
---
[Devam edecek…]