Chapter 11
Büyük salonun ağır havası aniden bir kasırga gibi sarsıldı. Kapının gürültülü çarpması, kristal avizenin tıngırtısıyla yankılanıp, uzun koridorun karanlık duvarlarında sinir bozucu bir öfke gibi dağıldı.
Herkes nefesini tuttu. Elif’in kalbi boğazına tırmanmış, parmakları titriyordu; ama gözleri, salonun köşesindeki en karanlık gölgeye kitlenmişti. Sir Adrian Ravenscroft sırıtarak kapıya yürüdü, gözleri kıvılcım çakıyor, dudaklarında soğuk bir tehdit vardı.
“İnsanları böyle korkutman güzel değil, Amelia,” diye mırıldandı, sesi neredeyse zehirli bir fısıltıydı.
Elif’in gözleri kapıya döndü; Amelia mıydı? Ama kimdi Amelia? Sessizliğin içinde hafif, keskin bir kahkaha yükseldi. Kıvrılan dudaklar ve tehditkar bakışlardan farklı bir tondaydı; melankolinin içinde taşan ince bir alaycılık vardı.
Lady Helena... Yumuşak çiçeksi ama keskin bakışlarını masanın üzerinden geçirdi; o narin elleri sertçe masaya vurdu.
“Artık yeter,” dedi, sesi evin eski tahta panellerine çarparak yankılandı. “Bu toplantı, artık gizli konuşmalar, kaçamaklar ve suskunluklarla dolu olamaz.”
Sınıftaki herkesin üzerinde ince bir ter dalgası yayıldı. Çay fincanlarındaki buhar bile aniden kesilmiş gibi duruyordu. Sir Adrian, güneş ışığının azalmasıyla iyice gölgesini uzatmış gibi yükseldi.
“Elif...” diye seslendi, ağız kenarındaki kıvrımla; “Biz aile sırlarımızı böyle ortaya sermeyiz.”
Elif, başını kaldırdı. “Ama gerçeklerin üstü örtülemez, Sir Adrian. Bu malikânede bir cinayet işlendi ve gizlenenlerden kimse zararsız çıkmayacak.”
Sir Adrian’ın gözleri, odanın içindeki soğuk atmosferi keskin bir bıçak gibi doğradı.
“Ah, Elif. Senin sormanı beklediğimiz o soru: Gerçek neydi? Tabii ki, biz koruduklarımızdan vazgeçmemeliyiz. Çünkü gerçekler bazen, ailemizin hayatını mahvedebilir.”
Lady Helena, sessizce doğruldu ve beyaz eldivenli elini zarifçe havaya kaldırdı.
“Geçmişin tozlu sandıklarını açmaya hazırız belki ama unutmayın; aile bağları bu sandıklardan çıkanlardan çok daha güçlüdür.”
Çatıdan sarkan kristaller küçük küçük titredi; odaya yayılan havaya, boğucu bir sessizlik çöktü.
Tam o anda, kapı tekrar aralandı. Solgun yüzü ve ürkek bakışlarıyla, malikânenin en yaşlı büyüğü, Lord Edward Ravenscroft girdi. Adımları ağır, gözleri ise bir yükü taşımışçasına dardı.
“Konuşmam gerekiyor...” dedi, sesi eskimiş bir kütüphaneden yükselen ağır bir toz bulutu gibi yavaş ve ağır.
Herkesin gözleri ona çevrildi. Sir Adrian bir an için dudaklarını büzdü, ama daha fazla dayanamadı.
“Ne söylüyorsun, Edward?”
Yaşlı adam, derin bir nefes çekti; parmakları titreyerek bastığı bastonunun ucunu yere sertçe vurdu.
“Bugüne kadar bilinmeyen bir şey var. Bu aile, yüzlerce yıl önce karanlık bir anlaşmanın içinde oldu. O anlaşma, kanın ve sırların bir gölgesi gibi üzerimize çöktü. O sır, cinayetin köküne kadar uzanıyor.”
Bir an, herkesin gözünde korku, şaşkınlık ve gizli kin karıştı. Sessizlik, odayı bir mezar soğukluğuna boğdu.
Lord Edward’ın sesi, daha da alçaldı.
“Eğer şimdi söylemezsek, hepimiz bu lanetin içinde boğulacağız. Gerçek... artık saklanamaz.”
Ve tam o sırada, malikânenin büyük saatinin tok sesi, geceyi yaracak kasvetli bir tınıyla çaldı.
Elif’in gözleri karanlığa dikildi, nabzı hızlandı.
Karanlık, o anda herkesin üzerine çökmüştü.
Ve aile toplantısı, gizemli ve ölümcül bir sırrın eşiğinde donup kaldı.
--- To be continued...