Chapter 5
Oda neredeyse nefes alamayacak kadar ağırlaşmıştı. Pasaportun soğuk yüzü hâlâ parmaklarında, Deniz’in göğsünde bir şey kıpırdanıyor, sessiz bir alarm çalıyor gibiydi.
Gözleri Sedat Aryon’un üzerinde, tansiyon yükselirken, dişleri birbirine sürtünüyordu. Ama konuşamadı. Tek istediği, o boğucu atmosferden kurtulup, ipucunu değerlendirebilmekti.
Hızla geriye çekilerek kapının kolunu çevirdi.
“İzin verin, biraz yalnız kalayım,” dedi, sesi kuru, kırılgan ama keskin.
Sedat’ın dudaklarında satranç hamlesi gibi soğuk bir tebessüm belirdi: “Tabii, dedektif. Ama unutma, burada hepimiz aynı gölgenin altında.”
Kapı yavaşça kapandıktan sonra Derin bir nefes aldı Deniz. Malikanenin duvarları, ruhundan biraz daha sır çalacak gibiydi. Cinayetin işlendiği odaya ilk kez yaklaştığında, her adımı yankılanıyordu.
Önce pencerenin yanına gitti.
Kalın kadife perdeler yarı açıktı; İstanbul’un karanlık silueti bir tablo gibi seriliyordu. Fakat dışarıdaki gece sessizliğinin içinde, içeriye hapsolan ağır hava vardı.
Odadaki karanlık köşeleri didikleyerek ilerledi. Mobilyaların altında, yerdeki halının kıvrımlarında bir şey kaçırmak istemiyordu.
Gözleri, yere dağılmış ayrıntılar arasında geziniyordu; kırılmış bir biblo, yarım yamalak bir çerçeve, ama en çok da masanın üzerindeki küçük, cilalı kutu dikkatini çekti.
Kutu altın işlemeliydi, sanki lüksün ve sırların simgesi gibi. Parmağıyla hafifçe dokundu, serinliği teninde düşük voltajlı bir elektrik bıraktı.
Dizginlenemez merakıyla kutuyu açtı.
İçinde, küçük, ince uçlu bir mektup ve bir adet kol düğmesi vardı.
Mektubu göz ucuyla taradı:
“Gölgeler büyürken, gerçekler saklanmaz. Suskunluk, en tehlikeli sessizliktir.”
Gazetenin eski bir kupüründen kesilen birkaç harfi anımsatan o not, Deniz’in kaşlarını çatmasına yol açtı.
Bir kol düğmesi ise başka bir dünya gibiydi. Üzerinde belirgin bir monogram vardı; “S. A.” — Sedat Aryon’un baş harfleri.
“İnanılmaz...” diye mırıldandı Deniz. “Neden bıraktın bunu burada?”
Tam o sırada hafif, ama keskin bir çıtırtı duydu. Harekete geçti, arkasına baktı: Her şey yerli yerindeydi.
Bunun üzerine iyice dikkat kesildi ve deneyimli parmak uçlarıyla kol düğmesini dikkatle aldı.
Tatlı bir parmak izi kalıntısı vardı; taze, beli belirsiz ama oradaydı.
Cep telefonunu çıkardı ve çabucak cebindeki küçük portatif cihazla parmak izini taradı.
Cihaz öfke dolu bir sessizlikle bipledi; bir saniyeliğine ekran aydınlandı, sonuç çıkıyordu.
Ve o an, Deniz’in kalbi boşlukta asılı kaldı.
Ekranda beliren isim, hem tanıdık hem de lanetliydi.
“Mustafa Çelik...”
Deniz’in gözleri bulanıklaştı, avuç içi terlemeye başladı. Bunun anlamı, hem herkesten sakladığı gerçek hem de hayatının en büyük çatışmasıydı.
Kapı çok sert bir şekilde çarptı. Deniz dönüp baktı; arkasında karanlıkta beliren gölge. Kimdi o? Düşmanın mı, yoksa çözümün mü?
“Sen... nasıl...?” dedi Deniz, yutkunarak.
Gölgede duran kişi hiçbir yanıt vermedi; sessizlik düştü, ama gerginlik çelik gibi örüldü.
Karanlık ve ışık arasındaki savaş yeni bir aşamaya geçmişti.
Ve Deniz, parmak izinin ardındaki sırrı çözmeden, hareket edemezdi.
--- Bölüm Sonu ---