Chapter 13
---
“Günlüğün içindeki isme neden bu kadar takılıyorsun?”
O ses, Deniz’in beyninde çınlayan bir şimşek gibiydi. Ne yapsa, ne desen, ne gözlerini kapatsa o anın titreşimi silinmiyordu. Söylenmemiş kelimeler, yarım kalmış sorular, yılların sancılı birikimi... Hepsi bir anda kambur ediyordu omuzlarını.
Deniz’in nefesi kesilmişti. Kalbi etini kemiklerini delip geçerken, bir yandan kapının kenarına sarkan gölgeyi görmeye çalışıyordu. Karanlık, yüz hatlarını gizliyordu ama ses... O tanıdık, alaycı ama aynı zamanda tehditkâr ses…
“Sen…” diye mırıldandı Deniz, sesi hemen hemen bir fısıltıya dönüşmüştü. “Sen, burada nasıl…”
Adamın varlığı karanlıkta zar zor seçilen çizgilerle belirginleşti. Duruşu kadar bakışları da keskindı, soğuk ve hesapçı.
“Sedat,” dedi Deniz, sesi azıcık titriyordu belki ama kararlılık biraz olsun geri dönmüştü. “Bu malikanenin içinde her şeyin bir sebebi var. Ama senin neyin var? Neden hala buradasın?”
Sedat hafifçe gülümsedi; o gülümseme, çıplak bıçağın kaygan kenarı gibiydi. “Benim mi? Ben buranın efendisiyim. Görüyorum ki sen de benimle aynı şeyi arıyorsun: Sırları.”
Deniz, titreyen elleriyle günlüğü sımsıkı kavradı. İçindekiler, kendisiyle Sedat arasında örülmüş görünmez iplerin düğümüydü. Ama en korkuncu, bugün burada ortaya çıkmak üzere olan, onu kendi geçmişiyle yüzleştirecek o ipi çekmekti.
Deniz bir adım ileri çıkmaya çalıştı. Kalbi kambur keskin bir sancıyla atıyordu. “Bu günlüğün içindeki isim… Bu seninle bağlantılı değil mi? Bu, benimle de… Ailemle de…”
Sedat’ın gözleri aniden parıldadı, bir yıldırım ani ve çarpıcı gibiydi. “Aileden bahsediyorsun... Hoşuma gidiyor. Senin geçmişin, benim geçmişim… O kadar iç içe geçmiş ki, ayrılmaz artık.”
İçeride kapı ardına kadar açık kalmış, boğuk sokak sesleri, denizin uzaktan hafif dalga sesleri ve zamanın ağır akan sırrı bir araya gelmişti. Deniz’ciğin midesinde soğuk bir düğüm daha oluştu.
“Bana anlatmanı istiyorum, Deniz,” dedi Sedat. “Biliyorum, o günlerinden kalan bir yük var. O vakitlerde yitip giden ne varsa… İşte bugün gözler önüne serilecek.”
Deniz ellerini yumruk yaptı. “Anlatacağım,” diye fısıldadı, “ama önce… Sen neden o günlüğü kaçırdın? Niye sakladın gerçekleri benden?”
Sedat’ın yüzüne, birkaç saniyelik bir pişmanlık gibi anlamsız bir ifade yerleşti. Sonra, alaycı ve kor gibi bir kahkaha attı. “Gerçekler… Kimi zaman düşündüğün kadar tatlılar. Kimi zaman ise zehirler. Hem senin hem de benim için.”
Deniz, derin bir nefes aldı. “Zehirle savaşmak lazım. Kaçmak değil.”
O an, Sedat’ın yüzünde beliren ifade sertleşti. “Öyleyse, gel bakalım,” dedi. “Malikanenin en gizli odasına götüreceğim seni. Orada, yıllardır unuttuğumuz her şeyle yüzleşeceğiz.”
Deniz'in yüreği ağırlıkla doldu. Sedat’a güvenmek ne kadar imkânsızdıysa, gitmek de o kadar kaçınılmazdı.
Adımlarını sessizce malikanenin eski, tozlu koridoruna yöneltti. Her basamakta ayak sesleri yankılanıyor, duvarlarda asılı portreler üstüne doğru bakıyor gibiydi.
“Buraya kadar geldin," dedi Sedat, sesi bir yılan gibi sürünerek gelirken, “Şimdi bu kapının ardında bir sır var; sadece bizden birisinin bilebileceği.”
Kapının tokmağına ulaştıklarında, Deniz tereddütle durdu. Gözleri Sedat’a kilitlenmişti.
“O isim… Seninle doğrudan ilgili,” dedi Sedat alçak bir sesle. “Çünkü hiçbirimiz göründüğümüz kişi değiliz.”
Deniz, kalbindeki gölgeyi iliklerine kadar hissetti. Gözlerini kapının üzerinde asılı, soluk sarıya dönmüş eski bir fotoğrafa dikti. Fotoğrafta iki çocuk vardı; biri deniz, diğeri ise… tanıyamadığı, ama derinlerde bir yerde tanıdığı biri.
“Artık zamanı geldi,” diye mırıldandı Deniz, “gerçeğin tam ortasına yürümek zamanı.”
Sedat tokmağı yavaşça çevirdi. Kapı, gıcırtılı ve ölümcül bir sessizliği yakalayıp açıldı. İçeride, yılların unutturduğu toz kokusu ve nemli hava, karanlığın içinde dans ediyordu.
Ve Deniz’in gözlerinden kaçmayan şey…
Orada, halının üstünde, tamamen ortaya saçılmış halde duran eski bir mektup idi.
Ve mektubun üstünde, Deniz’in adının tek hecesi bile yoktu.
Ama cümleler, her kelime, Deniz’in hayatının en derin sırrını fısıldıyordu.
Ve o sır, Deniz’in kendi kanına, geçmişine, hatta varoluşuna dokunuyordu.
“Bunu öğrendiğinde her şey değişecek,” dedi Sedat, adımlarını geriye çekerek. “Yaşadığın hayat artık eskisi gibi kalmayacak, Deniz.”
Deniz, mektuba uzanırken kalbindeki fırtına sessiz değildi. Ellerinin arasındaki kağıt, geçmişin perdesini yırtan keskin bıçak gibi kesiyordu havayı.
Bir anlığına, kalbinin sakladığı o büyük gizemle karşı karşıya kalmanın soğuk eli, bütün vücudunu sarmaladı.
Ve tam o anda...
---
Bir telefonun titreşimi, sessizliği deldi.
Deniz ellerinden titreyerek telefonu aldı, ekranında tanımadığı bir numara vardı.
Sadece bir mesaj:
“Onları yakalamak istiyorsan, göz açma. Aileden biri daha gidecek.”
---
--- Bölüm Sonu ---