Chapter 3
Ayak sesleri koridorun boşluğunda yankılanıyordu. Selin, nefesini tutmuş, o buz gibi fısıltının izini sürüyordu. Çeliğin soğukluğunu hissettiği taş duvarlar, sanki her an üzerine çökecekmiş gibi ağırlaşmıştı. Her adımda, kalbindeki düğüm biraz daha sıkışıyordu; bir şeyler, derinlerde, en derinlerde sesleniyordu ona.
Salona vardığında, elleri titriyordu ama gözleri keskin, ruhu savaşçıyı andırıyordu. Ortada yatan o soğuk beden, Murat Aslan’ın emektar uşaklarından biriydi. Kanlar, mermer zeminde kuruyordu; ama Selin için zaman donmuş gibiydi.
Yanağını hafifçe ovuşturdu, soğuk ter damlaları avuç içine toplandı. Bu evin dondurucu sessizliğinde, sadece onun nefesi ve duvarların arkasında yankılanan hafif uğultu vardı.
Bir adım daha attı; cesedin çevresine odaklandı. Sol eliyle titrekçe, yerdeki kan lekelerinden bir parça topladı. Parmağının ucunda kurumuş kanın tuzlu hafif kokusu kaldı. Bu adresini bilmediği cinayetin içinde ilk ipucuydu.
“Sabırsız, acele etme,” diye fısıldadı kendi kendine, azalan özgüveniyle ve yükselen şüphelerin arasında.
Kan lekelerinin hemen yanı başında, küçük ama dikkat çeken bir nesne gözüne ilişti. Parlak camdan yapılmış, silik bir taş gibi görünüyordu; ama neydi?
Ellerini eldivenlerle kapladıktan sonra, o parlak şeyi dikkatlice yerden aldı. Bir yüzüğü andırıyordu; ancak farklıydı. İnce işçilikle üzeri oyulmuş, antik semboller taşıyordu.
Selin yüzüğe dokunduğu anda, teninde ürperti yayıldı; hikâyenin en karanlık kapısının açıldığına dair sessiz ama kesin bir işaretti bu.
“İntihar mı?” dedi kendi kendine, gözlerini kıstı. Bu ayrıntı, cinayetin planlanmış bir sahtelemeden başka bir şey olmadığını gösteriyordu. İntihar süsü verilmiş ama gerçek yüzü bambaşkaydı.
Nefesini derin çekip, cesedin çevresinde daha dikkatli incelemelere başladı. Odayı kaplayan ağır koku, taze sigara dumanının gölgesinde kesif bir terdamlası ve hafif bir alkol kokusunun arasında kaybolmuş gibiydi.
Duvara dayalı endamlı bir sandalye, az önce yaşananları sessizce hatırlatıyordu. Murat Aslan’ın koruması iddiasıyla gelen bu adamın, aslında bir değil, birkaç gizli gerçeği barındırdığı açığa çıkıyordu. Her şeyi unutup sadece yeri değil, zamanı da kontrol eden birkaç kişinin dahil olduğu bir plan vardı ortada.
Selin gözlerini kapadı, önünde yeniden canlandırdı o anları. İçinde fırtınalar kopuyor; çözülmesi gereken katman katman sırlar, karanlık köşeler vardı.
Yine de gücünü topladı. İlk ipuçları, işte burada yatıyordu. Ama onlar adına yeterli değildi; daha fazlası gerekiyordu.
Tam yüzüğü cebine koyarken, kapı aniden hafifçe aralandı. Soğuk bir esinti içeriye dolarken, Selin arkasına döndü.
“Kimse girmeyecek buraya…” dedi, sesinde ciddiyet ve keskinlik vardı.
Ama kapının değildi sorunlu olan.
Gölgelerin içerisinden, solgun bir el, yere düşmüş küçük bir fotoğraf parçasını hiç beklemediği bir hızla Selin’in önüne bıraktı.
Bir anda, bütün sorular tavan yaptı. Fotoğrafın üzerindeki yüz, kararlarla örülü hayatının gizemli kısmını daha da karanlığa çekiyordu.
Ve o an, Selin’in iç dünyasında bir fırtına daha koptu.
Gözleri, cesedin hemen yanı başındaki o eski aynaya kaydı. Ayna yüzeyi, donuk ve karanlıktı; ama içinde titreyen bir siluet, yalnızca ona görünüyordu.
Adımlarının yankısı, artık bu malikânenin sırlarından çok daha fazlasını çığlık atıyordu.
“Bu sona değil, başlangıca işaret ediyor,” dedi Selin, kendi kendine kararlı bir sesle.
Ama cevabı verecek zaman yoktu.
Kapının ardından, derin bir nefes sesi yükseldi.
Ve Selin, hayatını kökünden değiştirecek yükün altında nefesini tutarken, ayağı takılarak yere doğru kaydı.
Sonra...
---
Devam edecek…