Chapter 15
---
“Bu fotoğrafın sırrını kim çözerse, gerçekler onun altında kalır.”
Ses, odada buz gibi yankılanırken, kalbimde dünyanın ağırlığını taşıyan bir yük gibi ezildiği anı hissediyordum. Parmağımın ucundaki titreme, fotoğrafın kenarından aşağı doğru süzülüyor gibiydi — sahte cesedin, ta o anlaşıldığı gibi... hiçbir zaman var olmamış bir maske olduğunu anlatıyordu.
Nefesimi tutup, inceden sert bir rüzgar gibi odada yankılanan sessizliği dinledim. Gözlerim, yüzünü hiç göremediğim o adamın — Murat’ın en yakın dostu olan Gölgedeki Adam’ın — karanlık sırlarına daha da derinlemesine saplanıyordu.
---
Fotoğrafı tekrar ellerime aldım. Siyah-beyaz, bulanık yüzü, ama arkasındaki kargaşayı duyuyormuş gibiydi. Gözlerindeki keskinlik, hiç yitmemişti. Ancak bana asıl mesajı veren, fotoğrafın arkasındaki küçük not oldu:
“Ölümden bile güçlüdür gerçek; ama kılıcını doğru şekilde kullanmak gerekir.”
Bir an, sırtımdan buz kesen bir ter aktı. Bu not, sadece Murat’ın değil, belki de diğerlerinin bilmediği bir tehditti.
Kafamda kırk tilki gibi dönen düşünceler arasında, odanın soğuk taş duvarları daha da kapanıyormuş gibiydi. Ayaklarım yere sıkıca basmazsa düşecektim. O an, içimde patlamaya hazır bir volkanın kıvılcımları vardı. Gölgedeki Adam meselesi buraya kadar. Çok daha derin, çok daha karanlık bir yerdeydi.
---
Kapı hafifçe aralandı; dışarıdaki koridordan sızan soluk sarı lamba ışığı, yerde titreşiyordu. Arkadaşım Can, elinde kahve fincanıyla sessizce içeri girdi.
“Selin... İyi misin?” diye sordu, sesi önce yumuşak ve kaygısızdı. Ama gözlerinde, arama derin bir belirsizlik ve acı vardı. Nasıl olmazdı?
“Bir ipucuna daha yaklaştım, Can,” dedim, yüzümü ona çevirdiğimde. “Ama bu, normal bir ipucu değil.” Elleriyle tuttuğum fotoğrafı gösterdim. “Bu adam... Murat’ın dostu. Ya da aslında kim olduğunu hâlâ bilmiyoruz.”
Can yaklaştı; gözleri fotoğrafa takıldı, sonra yavaşça geri çekildi. “Bunu duymak... kötü. Çok kötü,” dedi.
Ve tam o anda, kapıya hızlı bir tıklama sesiyle irkildik.
---
Ayak sesleri, ağır adımlarla yaklaşıyordu. Ben ve Can, birbirimize bakıp sessizce geriye çekildik. Kapı aniden açıldı ve içeri, kalın siyah gömleğiyle, yüzünde yılların yorgunluğunu taşıyan, o gizemli adam girdi. Gözlerinde soğuk bir ateş, ağzında bastırılmış bir öfke vardı.
Ama yüzü... o an tüm bildiklerimi yıkan bir yüz.
Başımı aşağı indirdim, yutkundum. Bu adam Murat’a dost değil, hatta Murat’ın çevresindeki tüm güç dengelerini alt üst edecek kötülüğün ta kendisiydi.
“Selin,” dedi derin, boğuk bir sesle. “Aradığın cevap... aslında çok daha yakındı. Yanlış yerde arıyordun.”
Bir an nefessiz kaldım. Can arkamda, o anın ağırlığını kaldırmaya çalışır gibiydi ama başını hızlıca salladı — “Dikkat et, Selin.”
Gözlerim adeta büyülenmiş, onun yüzüne kilitlendi. Hafif bir tebessüm bende kıyameti başlatacak fırtınanın habercisiydi.
“Ben... gerçek Murat Aslan değilim,” dedi adamlardan biri, “bu ailenin içine sızmış, yıllardır beklemiş... Gölgedeki Adam benim.”
---
Parmaklarımın ucundaki korku, çaresizlik, öfke ve şaşkınlık bir anda birbirine karıştı. Kalbim o kadar yüksek çarpıyordu ki, sanki ciğerlerimi yırtacak gibiydi.
“Sen...” dedim, sesimde inceden kırılmalar, inadına tutunuşlar vardı. “Sen nasıl...?”
Ama adam, o anda adımını geri çekip yüzündeki maskeyi indirdi.
Ve o an dünyam bir kez daha durdu.
---
Devam edecek...