NoveliqaMalikâne Sırları: İtibarı Öldüren Gece / Eski Defter :0%
Log in

Chapter 9

Eski Defter

Parmağım hâlâ notun üzerindeydi; kurşun kalemin o soru işareti cildime oyulmuş gibiydi. O an, malikânenin sessizliği evrende yankılanan bir emre dönüştü: Bir şeyler saklıydı. Saklanmamış olsa bu kadar ağır gelmezdi.

Ayağa kalktım. Tahta zemin içten içe inledi; adımlarım koridorun karanlığına bir şerit çiziyordu. Avizenin kristalleri rüzgârla değil, zamana yenik düşmüş cam gibi çatırdıyordu. Sararmış portrelerin gözleri beni takip ediyordu; resimlerin arkasındaki hecelenmemiş sırlar nefesimi kesiyordu.

Arşiv kata indim. Merdivenlerin soğuk demir korkuluklarına elimi bastığımda tenimde küçük bir elektrik dolaştı; yağmurun atölye tavanına vurduğu ritim her adımımı sayıyordu. Aşağı inince hava aniden soğudu. Tuzlu deniz kokusu, küflenmiş kağıdın ağır kokusuyla karıştı; ciğerlerime bir tarih soludum.

Arşiv odası küçüktü ama içindeki tarih genişti. Metal raflar tıkabasa dosya doluydu; etiketlerin yazısı solmuş, mürekkep keskin kenarlarda kahverengiye dönüşmüştü. Küçük bir masa lambası dışında ışık yoktu. Lambayı açtığımda sarı ışık kâğıdın damarlarında dolaşır gibi oldu. Her raf bir başka hayatın haritasını saklıyordu.

Ellerimi eldivene sürttüm; parmak izimi bırakmak istemiyordum. Önce yüzeye temas etmemek için bir çöp kağıdı rulosunun içine parmak ucumu sokar gibi hareket ettim; eski kilitleri açarken hissettiğim tedirginlik, çocukken kilitli kutular açarken duyduğum merakı hatırlattı. Birinden diğerine geçtim; "Kor" yazısını aradı gözlerim. Soyad kabartmaları, damgalar, notlar... Hepsi aynı görkemli sessizliği taşıyordu.

Son rafta, diğerlerinden farklı bir cilt duruyordu: Derisi koyu, el yapımı bir defter. Omurgasında yıpranmış ama hâlâ okunur kırmızı bir şerit vardı; üzerinde kabartma harflerle "Mahrem Kayıtlar" yazılmıştı. Bir defa bile "mahrem" kelimesini okumamış olsam kalbim atışlarını hızlandırdı. Bir anlamda, mahrem kelimesi bu konağın kalp atışını tarif ediyordu.

Kilidi kırılmıştı ama sayfalar hâlâ birbirine sıkıca yapışıktı; o yapışık sayfaları ayırırken parmaklarım çizgili bir çarpma hissiyle irkilmişti. Toz bulutunun ağzımdan yayıldığını hissettim; boğazım kuru bir hırıltıyla cevap verdi. İlk sayfayı açtım.

El yazısı, mürekkeple dans etmiş bir zamanın eli gibiydi. Her harf bir ritüel, her not bir talimat... Doğumlar, ölüm tarihler, düğünler, "gerekli notlar" diye başlanan kısa emriler. Ama sayfalar ilerledikçe, tarihler birer mıknatıs gibi beni çekti. 1991, 1992, 1992...

Kanım dondu. Tarihler, benim hafızamın elindeki eski fotoğraflarla örtüşüyordu: benim bebek fotoğrafımdaki o puslu ay, annemin nane çiçekleriyle dokunan eldiveni... Bir şeylerin köşesi, yılların tozuyla açığa çıkıyordu.

"Burada olmamalı," diye fısıldadım kendi kendime. Sesim lambanın sarı ışığında küçük bir şey gibi kırıldı. Ama burada olmaması gereken şeyin ne olduğunu daha doğrusu bildiğimi hissediyordum; bütün parçalar bir başka yere doğru kayıyordu.

Sayfaları daha dikkatle çevirdim. Her satır bir protokol değildi; bazen kısa, bazen yalnızca iki kelime: "Gizli", "Anlaşma", "Teslim". Bir satırda bir imza; yanına düşülmüş bir tarih ve bir mühür. Mühürlerin bazıları benim görmediğim bir dilde oyulmuş, bazılarıysa çocukça bir damarla tekrar yazılmıştı. Bir imzanın eğik harfleri bana tanıdık gelince gözlerim büyüdü.

"Halit Kor..." dedim, adın son hecesi dudaklarımda sanki bir çakıl taşıydı. Halit, Haluk'un babası. Eski bir aile patriği olarak dediler; resmi bir gülüşünün fotoğrafını kırık güvercin kanatlarına benzettiğimde yüzüme küçük bir soğuk düştü.

Sayfanın köşesinde küçük bir zarf çizilmişti; çizim, el yazısıyla açıklanmıştı: "Özel doğum kaydı - gizli protokol uyarınca." Altında bir tarih vardı. Tarihini okurken nefesim kitlendi: 12 Kasım 1992.

Benim doğum tarihim.

Tırnaklarımın ucuyla sayfaya bastım. Ellerim titredi; titreme bir haber veriyordu: çok yakın. Gözlerim, mürekkebin arasındaki küçük notu aradı. Not küçük bir paragraftı, ama satır aralarındaki boşluklar, bir mahkeme salonundaki ağırlığa eşdeğerdi.

"Doğum: 12.11.1992 — cins: kız. Annenin adı: Fatma - kimlik: belirsiz. Durum: nöbetçi ebe beyanı ile 'teslim' edilmiştir. Teslim alan: Halit Kor temsilcisi. Not: 'Aile yararı için kayıt değişikliği yapılacaktır.'"

Nefesim, bir kelepçenin sıkıldığı gibi daraldı. Fatma... Annemin adı Fatma'ydı. Tekrar okudum; satırlar bir yılan gibi kıvrılıp benim etrafımda dolaştı.

"Teslim edilmiştir." Kelime ağzımda kötü bir tat bıraktı. Teslim. Teslim... Teslim ne demek? Hırsızlık, ödünç alma ya da resmi bir nakil bile olabilirdi; ama satırın yanındaki notun tırnakları, küçük bir acımasızlık gülümsemesi taşıyordu: "Aile yararı için kayıt değişikliği yapılacaktır."

Kalbim göğsümde bir davul gibi çaldı. Bu kelimeler, tüm çocukluğumun mayasını yeniden yazma tehdidi taşıyordu.

El yazısının eğik çizgilerinde, başka bir not daha vardı. Bu not farklı bir mürekkeple yazılmıştı; daha yeni, belki son on yıl içinde iliştirilmiş. "KİMLİK: Mira Yalçın olarak kayıt altına alınmıştır. Eski kimlik yakılacak. Kayıt numarası: MK-1992-7."

Okurken gözlerim karardı. Kayıt numarasının yanındaki MK harfleri, "Malikânenin Kayıtları" mıydı, yoksa "Kor Malikanesi"nin kısa yazılışı mı? Harflerin anlamı bu kadar önemsiz değildi. MK-1992-7. Benim hayatımın küçük, soğuk bir dosya numarasıydı.

Bir an, odadaki ışığın daha da sarardığını hissettim. Dışarıdaki yağmur daha sert vuruyor, rüzgâr kapının menteşesini hizasından oynatıyordu. İçeriye sırıtarak giren bu rüzgâr, sayfaların arasına girip mürekkebi hafifçe dalgalandırdı. Kağıt, sanki fısıldıyordu.

"Hanımefendi?" Bir ses arka kapıdan gelince irkildim. Ses kısa, geçme. Kulağımın arkasında bir şey çimlendi: Burada olmamama dair içgüdü, ama gitme emri değil. Gitmek benim kaderim olamazdı; artık gömülü olan bir alev yakılmıştı.

"Kim o?" dedim, sesim sakin kalmaya çalıştı ama elime dolan kurşun gibi ağırdı.

"Hepsi uyuyor, ama bekçi görevi... Sabah servisi değişti, kapı açık kaldı." Ses, yaşlı bir kadına aitti. Aynı sesi konakta birkaç kez duymuştum; Nermin. Hizmetlilerden biriydi; gözleri sivri ama içinde bir yorgunluk vardı. Adını anımsayınca başka bir hatırlatma daha geldi: Nermin çocukken bana şeker verirken "Senin annen her zaman geç gelirdi" demişti. Tekrar yüzüme o cümle yerleşti.

"Burada ne yapıyorsun?" dedi Nermin adımlarını yavaşlatıp kapı aralığından içeri baktı. Lambanın ışığı onun yüzündeki kırışıklıkları derinleştiriyordu. Gözleri raftaki deftere takılıp, dudaklarında hafif bir titreme belirdi.

"İnceliyorum," dedim. Kelimem savunmacı değildi, sorgulayıcıydı. "Mahrem bir kayıt buldum."

Nermin'ın yüzü bir gölgeden daha fazlasını gösterdi. "Mahrem? Öyle bir şey arama. Haluk Bey'in emirleri var. Bu evde bazı sayfalar asla açılmaz." Sesi ani ve keskinleşti. O keskinlik, yılların öğrettiği bir dersi barındırıyordu: Zenginlerin sırları, salt bir tavırla korunurdu.

"Benim bir nedenim var," dedim. "Bunu açık tutamazsınız. Adlar var burada, tarihler... Benimkiniz gibi tarihler."

Nermin bir adım daha attı, yüzü yakınlaştı. Soluk tenine sığ bir üzüntü oturmuştu. "Beni de tehlikeye atma, kızım. Biz burada yiyecek, yatak bekleme. İsimler kimseyi kurtarmaz." Başını çevirdi; gözleri rafta gezinip durdu. "Ama..." diye ekledi, "bazen geçmiş kapalı kapı değildir. Rüzgâr bulur, getirir. Yine de... Haluk Bey görürse..."

Gözlerindeki korkuyu okuyordum. Ama aynı zamanda, o korkunun arkasında bir tür sempati vardı. Nermin, bu evin gölgeleriyle yıllarca yaşamış; bazen gölgeler, insan yüzünde buğulu bir yumuşaklık bırakırdı. "Burası benim için de bir evdi," diye fısıldadı.

Bir an ikimiz de sustuk. Odanın sessizliği, kaygan bir bıçak gibi gerilmişti. Her ikimiz de birbirimize bakarken geçmişin egemenliği, kader gibi bir ağırlıkla üzerimize çöktü.

"Okudun mu?" dedi Nermin sonunda. Sesi kırılgandı, ama merakı ağır basıyordu.

"Bir satırını." Parmaklarım defterin sayfasında titredi. "Fatma... ve 'teslim'."

Nermin'ın gözleri hafifçe yuvarlandı; o da biliyor, o da hatırlıyordu bir şeyleri. "Fatma'nın adı... pek çok isim geçer burada. Ama 'teslim' kelimesi... O kelimeyi duymak bile kötü."

"Teslim ne demek?" diye sordum, ama cevap kendi içimden geliyordu. Teslim, birine bir şeyi devretmekti; bir çocuk, bir hayat, bir kimlik.

Nermin başını iki yana salladı. "Bazen aile çıkarı için... bazen borç karşılığında. Haluklar yıllar boyunca anlaşmalar yaptı. Doğumlar, adlar, kayıtlar... Hepsi para, güç, isim hesabı. Bir bebeği bir evlat gibi kaydetmek kadar... kolay bir şey mi sandın?"

Yüzüme kalın bir sıcaklık yayıldı. "Ben... Annemin adını okudum." Sözlerim boşlukta asılı kaldı. "Fatma."

Nermin gözlerini kaçırdı. "Fatma... Eve gelirdi. O yıllarda herkes bilirdi ki... Bazıları sevdiklerini korumak için düşünürler, bazıları ise... yok eder." Cümleyi bitirmemiş, ama ima yeterince ağırdı.

Sayfanın altında başka bir not daha vardı. Bu sefer farklı bir el, daha yeni bir imza: "HK" — Haluk Kor'un inisiyalleri. Mürekkep kurumuş gibi olmadığı için taze görünüyordu. İmzanın yanında kısa bir cümle: "Kimlik düzenlensin; Yalçın soyadı kullanılacak. Gazetecilere dikkat."

Dudaklarım kurudu. "Gazetecilere dikkat." O cümle, bana bakıyordu sanki. Yılgın bir gülümseme çizdi yüzüme. Tarih sensizliğin suçlaması gibiydi.

Nermin deftere bakıp derin bir nefes aldı. "Gitmeden önce bunu bir yere sakla," dedi. "Eğer Haluk Bey öğrenirse... seni aramakla kalmaz, seni bulur. Bilirsin ki bu ev sessizken bile dinler."

"Gitmem gerekmiyor," dedim. "Gitmemek benim işim. Bu yüzden buradayım."

Nermin gözlerini kapadı. "Sana yardım edemem..." dedi sonra. Sesi küçük bir taşın yuvarlanışı gibiydi. "Ama bilmeni isterim ki, bazı kapılar açıldığında arkanda bir boşluk kalır. O boşlukta nefes almak zor."

Ben deftere yeniden baktım. Harflerin çizgilerinde bir ağırlık daha vardı. Muhtemelen Haluk veya ailesi defteri zaman zaman kontrol ediyor, düzeltmeler yapıyordu. Notların bir kısmı sanki panikle eklenmişti. Panikle İnsanlar hep kendilerini saklamak için yeni hikâyeler uydururlar.

Sayfanın altındaki boş alanda, küçük bir damga vardı; damganın ortasında bir sembol—bir dalga ve bir korsan anahtarı gibi birbirine bağlı iki şekil. Dalga, malikanenin konumunu, anahtar ise kapatılan kapıları temsil ediyordu.

Parmaklarım, sayfanın bir diğer köşesine kaydı. Orada, küçük, sıkışık bir not vardı; el yazısı daha hafif, neredeyse bir çocuk yazısı gibiydi: "Mira Yalçın"

Kalbim bir hamleyle durdu. Göz kapaklarımın arkasında karanlık bir perde indi. Mira Yalçın. Kendi ismim, burada, başka bir elin yazısıyla, sanki bir etiket gibi yapıştırılmıştı. Altında bir tarih; altında daha fazlası...

Nefesimi tutarken, parmağım satırın üzerine kaydı. Gözlerim satırdan satıra indi. Her harf bir geldi, bir daha.

Sayfada, Mira Yalçın... doğum tarihi: 12.11.1992. Not: Teslim...