NoveliqaMalikâne Sırları: İtibarı Öldüren Gece / Kaybolan İsim :0%
Log in

Chapter 8

Kaybolan İsim

Koridor ışığı sanki nefesini tutmuştu; bir an için avizenin kristalleri ölüm sessizliğine gömüldü. Masanın kenarında duran fotoğrafın arka yüzündeki küçük not, parmağımın ucunda titreyen bir cımbız gibi duruyordu.

Mektup parçasıydı; kenarı makasla kesilmiş gibi değildi, rüzgâr üzreli bir yıpranma bırakan eski bir kağıttı. Üzerinde iki harf, sonra silikleşmiş bir imza: "Leyla…" Bir de tarih kazılmış gibiydi, okunmamak için direnen bir zaman lekesi.

Göğsümde bir buz parçası çöktü; nefesimi tuttuğumu hissettim. Sanki odadaki nem bir anda kalınlaşmış, havayı ağırlıklandırmıştı. Parmağımın ucunda kağıdın mürekkebi hafifçe yayıldı, tırnaklarım siyah bir çizgi çekti.

"Ne buldun?" Avukatın sesi arka kapı pervazından süzüldü; tonda bir endişe vardı ama kelimelerde kurgulanmış soğukkanlılık saklıydı.

"Bir isim." Sesim kuru bir iplikle bağlanmış gibiydi. "Leyla."

Avukatın kaşları bir an için çatıldı. "Kor ailesinde bir Leyla mı?" Sordu ama sorunun arkasındaki ağırlığı örtmeye çalıştı.

"Varmış," dedim. "Yıllar önce kaybolan Leyla Kor."

Sözcükler havada çarpıldı, kendi yankısını buldu. Avukat, masasının etrafındaki düzeni korurcasına ellerini havada toparladı; bir şeyleri iyice gizleyip bırakmak isteyen adam gibiydi.

"Burada dolaşmamalısın, Mira," dedi. Sözcükleri ipe dizilmiş zehir gibiydi; kibar, ama öldürücü niyet taşıyordu. "Haluk bunu duyarsa işleri daha da kötüye gider."

"Benim için zaten kötü oldu," dedim. "Ama bu… bu başka." Kalbim hızla atıyordu; bileklerimde eski yara izlerini sayar gibi bir refleks vardı. "Bu ismin, mektup parçasının burada ne işi var, bunu bilmek zorundayım."

Avukat gözlerini kaçırdı. Oda dolu sessizliğin içinde birdenbire rüzgârin ıslığı yükseldi; dışarıda yağmur pencereye vururken, malikânenin derinliklerinden astım kabarıyormuş gibi bir tahta gıcırtısı geldi.

"Arşiv," diye fısıldadı sonunda. "Kütüphanenin arkasında, gizli raf."

İçimde bir kıvılcım patladı. Gözlerimi ona diktiğimde, yüzünde kısa bir zafer kıvılcımı gördüm — ya yardım ediyordu ya beni denetimden uzaklaştırıyordu. Hangisi olduğunu kestirmek, aynaya bakmadan yüzünü okumaya çalışmak gibiydi.

Avukat mutlu olmayan sessizliği kırarak elindeki kalemi masaya bıraktı. "Sana eşlik etmem gerekecek. Tek başına dolaşmanın tehlikeleri var."

"Tehlikelerim zaten yeterince büyük," dedim. Gülmem gözümden süzülen bir damla gibi soğuktu. "Ama yalnız olmak istiyorum."

Kapıyı sessizce kapattı; mentollü bir sigara kokusu gibi geride bir iz bıraktı. Karşılıklı, kısa bir imza gibi başıyla onay verdi. Öyleyse yalnızdım.

Kütüphaneye yürürken, ayak tabanlarımın parke üzerinde çıkardığı sesler zamanla bir sıranın başlangıcı gibi tekdüzeleşti. Raflar, yüzlerce cilt, el yazıları, sararmış gazeteler; hepsi malikânenin nefesini tutan hafızasıydı. Tahta zeminin gıcırtısı, eski merdivenin inceden çatlaması; burası, geçmişin çürümüş bir kazanı gibiydi.

Arka rafın üzerinde bir kitap dizisini ittim; bir mekanizma tıklandı, bir bölme ağırdan kaydı ve soğuk, tozlu bir boşluk ortaya çıktı. İçinden çıkardığım metal anahtar, soğuğu elime saplandı. Avukatın söylediği gizli raf bu muydu, yoksa birinin uzun süre önce bıraktığı bir tuzak mıydı, bilemedim.

Anahtarı çevirirken avuç içimde ter soğuk bir nehir gibi aktı. İçeri girdiğimde hava daha da ağırdı—kâğıtların, eski derinin ve yıllardır açılmamış cam şişelerin keskin kokusu. Işığımı açtım; halojen lambanın ince sarılığı sayfaların üstündeki harfleri bir anda canlandırdı.

Dosyalar satır satır yerleştirilmiş, özenle etiketlenmişti. Kor ailesinin tarihçesi, vasiyetler, noter kayıtları; ama aradığım, kayıp olan Leyla Kor dosyasıydı. İsimleri taradım; alfabetik bir çabayla sonuna yaklaştım ve bir karton klasör buldum: "Kor, Leyla — Kayıp 1994."

Ellerim titredi. Klasörü açarken parmaklarımın arasından toz bulutları yükseldi; bir filtre gibi boğalarak ciğerlerime doldu. İlk sayfada polis raporunun bir kopyası vardı; resmi unvanlar, tarihler, kimlik numaraları. Üstte, kalın bir damga: KAPALIDIR. Altında ise kurşun kalemle yazılmış kısa bir not: "İç inatçı."

Daha derine indim; aile günlükleri, ziyaretçi listeleri, gece nöbetleri için tutulmuş çizelgeler. Her kağıt, Leyla'nın o gece ne yaptığına dair ipuçları sunuyordu: kiminle konuştuğu, hangi odalarda bulunduğu, o gecenin çalan eski duvar saatinin zaman sapmaları.

Fotoğraflar vardı. Bir tanesi Leyla’yı gösteriyordu: genç, çehresinde bir direnç vardı. Saçları dalgalı, bakışı bir şeyi yutmakta olan bir hayvanınkine benziyordu. Fotoğrafın köşesindeki bir kararma, bir göz kırpmaya benziyordu.

Parmaklarımı fotoğrafın kenarına bastırdım; yüzü bana bir gölge gibi tanıdık geldi ama nereden, hangi anıdan bilmiyordum. Bazen insan, bir aynada kendisine benzetir başka bir yüzü; belki de geçmişin aynaları birbirine benziyordu.

Bir zarf daha vardı, niteliği farklı; içinde birkaç alarm zili gibi küçük gazete kupürleri, bir not parçası. Not, aceleyle yazılmıştı: "Görüşenler: Haluk, Leyla, doktor." Takip eden satırlarda yarım yamalak bir sayı; sonra: "Mira Yalçın? — benzetiliyor."

Harfler benim için zıpladı. Gözümde bir kara böcek gibi durdular. "Benzetiliyor" kelimesi, bana bir iğne saplandı; cildi delip geçen en ufak bir duyumsal acının adımlarıydı. Mira Yalçın. Benim adım.

Nefesim durdu. Avuçlarımın içindeki deri gerildi, parmak uçlarım bembeyaz oldu. Bir boru gibi eski lambadan çıkan sarı ışığın altında o yazı, sanki şimdiye kadar gizli kalmış bir çağrıydı.

"Hayal mi görüyorum?" fısıldadım kendi kendime. Kağıdı tekrar sıktım, yazının üzerine bastım; kurşun kalemin izleri çarpıcıydı, birinin el yazısı—kedi tırnağı gibi keskin, keskinliği korkunç bir netlikle kesilmiş.

Birden kapı aralığından bir gölge geçti. Kalbim bir top gibi sıkıştı; duvarda asılı saat tik takını unuttu sanki. Adımlar vardı; ağır, ölçülü. İçeride tek başıma değildim.

Arada kalmış bir dürtüyle, dosyanın geri kalanını açtım. İçinde uzman raporları, parmak izleri, bir laboratuvar notu. Uzman notu bir satırda bir isim daha düşmüş: "DNA örneği kayıp — aile bağları şüpheli." Altında bir damla mürekkep daha: "İlgilen: M. Yalçın?"

Gözlerim buharlandı. Sayfalar bir an için gri bir perdeye büründü; yüzüm sıcaklığını yitiriyordu. Mira Yalçın? Kimin elinden çıkmıştı bu not? Polis mi, yoksa Kor ailesinden biri mi? Bu not, yüzleşmenin değil, eldivenle dokunulan bir yüzün parmak iziydi sanki.

Ayak sesleri yaklaşıyordu; biri kapı kolunu çevirdi. Kalbim göğsümün içinde bir sıçrama yaptı. Hemen dosyayı kapattım, fotoğrafı cebime sıkıştırdım; parmaklarımın arasındaki kağıt incecikti ama üzerinde bir şeyi koruyan bir sıcaklık bıraktı. O an elime bir silahı sıkıştırılmış gibi hissettim: bilginin ağırlığı.

Kapı hafifçe aralandı. Avukat içeri girdi, yüzünde öfkeyle saklanmış bir endişe. "Ne buldun?" diye sordu, ama sesi önceki kadar profesyonel değildi; alt tonunda panik vardı.

"Bir bağlantı," dedim. "Leyla'nın dosyasında, benim adımla ilgili bir not var."

Onun yüzü değişti; derin bir gölge önümde durdu. "Bu… o notlar, dışarıya çıkmamalıydı," dedi yumuşakça. "Çok tehlikeli. Haluk bunu öğrenirse—"

"Öğrenmeli," diye kestim. Sesim bir bıçak gibi netleşti. "Her kapalı dosya bir suç demektir. Eğer aile, yıllarca sakladıysa ve birileri beni oraya işaret ettiyse… ben bunun peşindeyim."

Avukatın elleri masaya vurdu; parmak uçları beyazlaştı. "Mira, bu sadece… bir şüphe, mantık dışı bağlantılar. Senin adın kolayca başka bir notla karışmış olabilir."

"Bir şüphe mi?" Gözlerimi ona diktiğimde içinde kırılgan bir deniz vardı; yılların biriktiği kırgınlık, kariyerimin paramparça oluşu ve o kayıp kardeşin gölgesi. "Neden benim adım orada? Neden aile beni araştırmış?"

Avukatın ağzını kapattım. Dışarıdaki yağmurun vurduğu pencereye bakarken bir sandalyenin üzerine çöktüm; elim hala dosyanın üzerinde. Avukat oturmadan önce bir adım daha attı ve dosyayı itti, kağıtların üstünde durdu. "Sadece dikkatli ol, Mira," dedi. "Kor ailesi güçlü. Ve Haluk… Haluk bağışlayıcı biri değil."

"Haluk'un bağışlamasını istemiyorum," dedim. "Sadece gerçek istiyorum."

Avukat bir iç çekti. O an yüzünde görünen ifade, bir tane daha taşıyamayacağı bir yüktü; ellerini birleştirdi, tırnaklarını avuçlarının içine soktu. "Eğer daha derin ineceksen, bazı kapıları açıp ardından kapatman gerekir."

"Açacağım," dedim. "Ve kapatmayacağım."

Ardından dosyayı tekrar açtım; mürekkebin üzerindeki parmak izlerine doğru eğildim. Notun altına bakarken, birkaç sayfa daha içinde saklı bir zarf buldum. Zarfın dış yüzünde çocuk el yazısıyla yazılmış bir isim vardı: "Mira?" Yanında bir soru işareti. Üzerine hafifçe damarlı bir kir tutmuştu; sanki biri, geçmişin bu küçük notunu umutsuzca saklamaya çalışmıştı.

Elimi titreyerek zarfı açtım. İçinde bir küçük fotoğraf ve bir kağıt daha vardı. Fotoğrafta bir kadın ve küçük bir çocuk vardı; çocuk, benim gibi gözlerini hafifçe aralamış, sanki ilk bakışta dünyayı ölçmeye çalışan bir astronomdu. Fotoğrafın arkasında, eğri büğrü bir yazıyla: "Mira — benzer?" yazılmıştı. Altında bir tarih: 1992.

1992. Ben o tarihte dört yaşındaydım. Birisinin anlamaya çalıştığı şey, yıllardır gömülü kalmış bir çeşit kıyaslamaydı. Kimin eliydi bu yazı? Kor ailesinden birinin mi, yoksa bir polisin, ya da bir yakınımızın?

Oda aniden dardı. Nefes almak zorlaştı. Birinin adımının daha ağırlaştığını duydum; kapı kolu tıklandı.

Avukat bir an için yüzüme bakıp sonra arşive doğru baktı. Gözlerinde yeni bir korku, yeni bir karar parladı. "Bunu önce Haluk'a vermeliyiz," dedi. "Onun izni olmadan—"

"Onun izni olmadan mı?" Gülüşüm kısa bir hırıltıya dönüştü, içinde hayranlık ve öfke karışımı. "O zaman Haluk kimden saklıyordu Leyla'yı? Ya da kim beni? Hangi hakla?"

Avukat bir adım geri çekildi. "Mira…"

Ancak söylediklerimle konuşmam arasında bir duraklama vardı; dilim titredi, zihnim hızlıca bir labirente döndü. Her adımım daha derine indi; her bulduğum belge, beni geçmişin dikenli çitlerine daha da yaklaştırıyordu. Ama doğruluk, direntilmiş bir kemikti; keskin, acı verici ama temiz.

Tam o sırada dosyanın en altındaki sayfayı çevirdim; tozlu bir zarf, içinde sararmış bir not ve mürekkeple boğulmuş başka birkaç satır. Satırlar önceki notların üzerine basıyordu, aynı mürekkebin üstü zamanla kararmıştı. Ve orada, sayfanın kenarına sıkışmış, birinin aceleyle iliştirdiği, kurumuş bir çiçek vardı — Leyla'nın dosyasına bırakılmış, sanki bir veda olsun diye.

Notu okumaya başladım; el yazısı sarsılıyordu, kelimeler belli belirsiz bir titremeyle yazılmıştı. Son satıra gelince, elim soğuk bir taş gibi titredi.

Orada, mürekkebin içinde, net ve korkutucu bir şekilde yazılmıştı: "Mira Yalçın — ara."

Mürekkep, o küçük kağıdın üzerinde bir işaret gibi parladı. Bir komut, bir suçlama, bir çağrı…

Ayak sesleri kapıya yaklaştı. Kapı açıldı; arkasında gölge daha koyu, daha tanıdık bir siluet belirdi. Gözleri lambanın ışığına takıldı, sonra doğrudan bana kilitlendi. Dudakları büküldü; sanki yüzünde uzun zamandır biriktirdiği sözleri tartıyordu.

"Mira," dedi sadece. Tek kelime bütün odada yankılandı.

Ben dosyaya bakıyordum—yazı hala parlıyordu. Bir yandan avuç içimde fotoğrafı, diğer yandan notu sıkıyor; iki elimi de kaybetme riskiyle boğuşuyordum. Sesimin içinde başka bir ses vardı; soğuk, kararlı.

"Bu bir tesadüf olamaz," fısıldadım kendi kendime. "Ya da tesadüfler bu kadar ısrarcı olmaz."

Gölge iki adım attı. Ağır adımların sesi sanki bir davetin habercisiydi. Çok geçmeden ilerde beliren yüzü seçebildim; alnında kırışıklar, gözlerinin kenarında yılların çevirdiği bir yorgunluk vardı.

"Sen," dedi gölge. "Bunu nasıl buldun?"

Cevabımı vermeden önce bir an durdum; dışarıda fırtına duvar gibi vuruyor, malikâne kendi tarihini yeniden yazmaya hazırlanıyordu. Parmaklarım hâlâ notun üzerinde; yazı sanki sıcağını hissediyordu.

Ve dosyanın ortasında, kurşun kalemin çizdiği o soru işareti, şimdi bir ferman gibi üzerine düştü: Mira Yalçın — ara.