Chapter 6
Telefonun ekranı karanlığa gömülmüştü; Haluk’un adı, mavi baloncuk hâlâ bekliyordu. Parmağımın ucunda titreme vardı; ekranı sürüklemeye karar veremeden bir süre daha baktım. Mesajın içeriğini okumak mı, yoksa okumadan yok saymak mı daha tehlikeliydi—bunu bilmenin ağırlığı göğsümü sıkıştırdı.
Nihayet parmağımı kaydırdım.
"Yüzünü görmeden karar verme."
Mesajın basitliği iğne gibiydi; alt metninde bir tehdit değil, bir hatırlatma vardı—benimle, geçmişle ve malikanedeki o ölünün kimliğiyle ilgili. Telefonu cepleri arasına ittiğimde nefesimin üst dudağıma çarpıp kırılmasına izin vermedim. Kararımı vermiştim; gece yarısı labı görmek gerekiyordu.
İçeride yağmur camlara vuruyordu; sokak lambasının sarı ışığı dalgalar halinde yüzüme çarpıyordu. Kor malikanesinin uzun yolu boyunca adımlarım betonun soğuğunu emiyordu. Rüzgâr, çitlerin üstündeki çalıların arasında hırıldıyor, uzaklardan denizin tuzuyla birlikte eski bir odanın nem kokusunu taşıyordu. Haluk’un mesajı beynimde bir mısra tekrarlanıyor, kalbimin ritmini hızlandırıyordu.
Morg binasının kapısında Ceyda bekliyordu. Ceyda, üniversitede birlikte derslere girdiğimiz, son beş yıldır adli tıp laboratuvarına sızmış benim tek dostumdu. Gözlerinin kenarındaki çizgiler bu gece daha belirgindi; hangi tarafta durduğunu gösteren bir yorgunluğu vardı.
"Geç kaldın," dedi, sesi loş koridorun zili gibi çınladı.
"Sen bekliyordun," diye karşılık verdim. Sesim kırıktı ama bıçak gibiydi. "Ne oldu, Ceyda? Raporlar hazır mı?"
Ceyda beni içeri çekti; floresan ışığı yüzüme çarpınca tenimin daha solgun olduğunu fark ettim. Laboratuvarın kokusu—çamaşır suyu, formalin, bir parça metal—beynimin uyanmasını sağladı.
"Tamam," dedi Ceyda, elindeki kalemi masaya dürterek. "Ama işin rengi farklı, Mira. Senin tahmin ettiğinden daha... dolaşık."
Masaya serili dosyalar, fotoğraflar, bir çift lateks eldiven ve plastik poşetlerde etiketlenmiş numuneler vardı. Erimeye başlamış bir kahve bardağı, gece vardiyasının uzunluğunu anlatıyordu.
Ceyda ilk fotoğrafı koydu. Kapalı bir tabutun üzerindeki ayak etiketi. Etiketin üzerinde kesik, düzgün harflerle KOR soyadı kazılıydı. Parmaklarımın ucu karıncalandı; daha önce gördüğüm o soyadı, kanımın içinde bir yerlerde uğultu yapıyordu.
"Biçimsel olarak her şey yerinde," dedi Ceyda. "Etiket, gömlek cepleri, kimlik kartı—hepsi doğru gibi duruyor."
"Doğaçlama mı?" diye sordum. "Yanlış koyulmuş olabilir mi? Bir şeyler karıştırılmış olabilir mi?"
Ceyda bana bakarken gözlerinin köşesinde bir gölge geçti. "Mira, adli tıp işte. Her şeyin 'gibi' durması kolaydır. Ama işin içinde doğru DNA, parmak izi, diş kayıtları var. Onlar False'ı yüzeye çıkarır."
Fotoğrafların altındaki bir polaroide odadaki cesedin ayakları, üzerinde markalı bir terlik, küçük bir dövme işareti görünüyordu. Dövme, sol bileğin iç tarafında sönük bir labirent gibiydi; fotoğrafta net değildi ama bir iz bıraktığı aşikardı.
"Parmak izindeki problemler," dedi Ceyda, "kağıt üstü yorum değil. Son iki gün suyla çok temas etmiş olabilir. Deri macerasyonu var. Parmak izleri bulanık. Bizim otomatik sistemimiz net eşleşme bulamıyor."
Kalbim bir ritim takıldı. Bulanık parmak izleri, bozulmuş DNA—bunlar kazınmış bir kimlik veya kasten yıpratılmış delillerin işaretleri olabilirdi. "Kasten," dedim. Sözüm havada yankılandı.
Ceyda masanın çekmecesinden bir zarf çıkardı. İçinde morg kayıt formu vardı; vakit damgaları, bir teslim alanların karakterli imzası, zincirleme sorumluluk sözleşmesi. İmza hattında ad "A. Kor" yazıyor, ancak imzanın ardında hafif dalgalanma vardı—sanki aceleyle atılmış.
"CCTV var mı?" diye sordum. "Teslim sırasında kim vardı?"
"Bizim depoda küçük bir kutu kamera var ama arşivler Haluk Kor Vakfı'na ait özel bir depoya da gönderildi," dedi Ceyda. "Güvenlik kamerasından gelen görüntüler net değil. Ama bir şey daha var: laboratuvar numaraları. Etiketler..."
Ceyda durdu, kaleminin ucuyla bir numuneyi işaret etti. Plastik kaplı bir tüp; üstünde barkod ve elle yazılmış bir numara. Aynı barkodün bir başka poşette de olduğunu fark ettim. İkilendiğim esnada Ceyda söze girdi.
"İkili barkodlar aynı numara gösteriyor."
Bu, ilk anda mantıksızdı; laboratuvar standardı benzersiz barkodlar üzerine kuruluydu. Aynı barkodun iki farklı numunede olması, ya insan hatasıydı ya kasıtlı bir karıştırmaydı. Ve kasten yapılmış bir karıştırma, birini canlı tutup diğerini ölü göstermek kadar büyük bir hileydi.
"Kimse böyle bir şey yapmaz," diye başladım, ama kendim de inanmıyordum. "Yaparlar, Ceyda. Güçlü parmaklar yapar."
Ceyda, ellerini başının arkasına koydu. Geçirdiği gece vardiyasının çizgileri kısa bir homurtuya dönüştü. "Haluk'un avukatları dün akşam burada çok rahattı. Bunu söylemeliyim; gelen giden idareciler kapıları kapattı. Dokumentasyonun bir kısmı bize ulaşmadan önce vakit damgasında oynandı."
"Bu?" dedim ve dosyaları karıştırırken bir resmi daha ters çevirdim. Cesedin göğsünde, gömleğin cebinde iki şey vardı: Bir iş kartı ve küçük bir plastik kart. İş kartında başka bir isim yazıyordu; bir kurumsal logo. Plastik kart ise kimlik kartına benziyordu ama hologramı silik, fotoğrafı bulanıktı.
"O kartı kim koydu?" diye sordum. "Kim bunu düzenledi? Kim bu ismi seçti?"
Ceyda sustu. Gözleri yüzüme zorla bakıyordu. "Gece vardiyasını teslim eden memurun imzası var. İsmi de bize tanıdık geldi ama doğrulayamadık. Memur izinde çıktı. İşlem dosyasında bir cep telefonu numarası var. O numaraya bakacağım."
Telefon numarası bizi beklenmedik bir yere çekti: kayıtlar Haluk Kor Vakfı'na ait bir güvenlik şirketiyle eşleşiyordu. Güvenlik şirketinin kayıtları ise doğrudan malikâne yönetimine bağlı gösteriliyordu.
"Haluk'un insanları," diye fısıldadım. "Tabii ki."
Ceyda gülümsemedi. "Haluk'un insanları olan herkeste usul hataları olabilir, Mira. Ama kasıt izleri de var. Mesela bu dokümanın üstündeki yapıştırılmış etiketin altına bak. Sen görür müsün?"
Elimi uzattım; yapıştırılmış etiketin kenarı kalkıyordu. Altında daha eski bir not vardı; siyah kalemle elle yazılmış, kesik, öfkeyle yazılmış bir satır: 'kor' değil, başka bir şey. Harfler yarım kalmış, üstü tekrar kapatılmıştı.
"Hızlı el yazısı," dedi Ceyda. "Biri ilk etiketi değiştirmiş, sonra üzerine yeni bir etiket yapıştırmış."
"Niye?" diye sordum. "Neyi saklıyorlar?"
Cevap içimde bir buz kuklası gibi dondu. Birinin ölüyü yanlış etiketlemesi, birinin ölüyü değiştirmesi ya da belgeleri manipüle etmesi—bunların hepsi tek bir amaca hizmet ediyordu: bir gerçeği örtbas etmek.
Ceyda bana bir USB çıkardı. İçinde adli görüntülerin yüksek çözünürlü versiyonları vardı; doku örnekleri, diş kayıtları, savcılık tarafından alınmış ilk raporların kopyaları. "Bunları sana vermem yasal değil," dedi, sesi kırılgandı. "Ama senin bu dosyayla ne yapacağını biliyorum. Sadece... dikkat et. Kor ailesi yetmezmiş gibi, onların etrafında dolaşan karanlıklar var."
USB'yi cebime koyarken elim terledi. Kandan değil, korkudan. Elimde gerçek bir şey vardı; bir silah gibi soğuk ve tehlikeli. Aadli tıp raporunun ilk bölümü ölüm nedenine dair kısa bir notla başlıyordu—çarpıcı bir şekilde net: kafaya alınan bir darbe, iç kanama. Ancak kimlik tespiti kısmı soru işaretleriyle doluydu.
"Parmak izi yetersiz," dedi Ceyda. "Diş kayıtları eksik. DNA işlenemedi tam olarak. Yaşam izleri kısmında bizi yanıltan bir şey var: taşınan malzeme ve giysiler bir aileye aitmiş gibi gösterilmiş ama üzerindeki lif analizi bize başka bir coğrafya söylüyor. Giysi markası, yıkama kalıbı, lif boyası analizi—bunlar bize Giyeceğin özel bir boyahaneden geçtiğini söylüyor. Bu aile normalde kendi çamaşırhanesini kullanır. Yani giysi sahnede sahneye konmuş olabilir."
"Giysi sahneye konmuş," dedim. Cümle bir tokat gibi yüzüme çarptı. Her bir küçük işaret, planlı bir gösterinin parçasıydı.
Gecenin ilerleyen saatleriyle birlikte, Ceyda bilgisayara birkaç klavye darbesi vurdu; yazılım bipledi, ekranlardaki grafikler, veriler birbirine karıştı. Sonunda bir rapor açıldı: laboratuvarın ilk resmi sonuçları. Ekranın üstünde kalın harflerle "ÖN RAPOR" yazıyordu.
Gözlerimi ekrandan ayıramadım. Satırlar birbiri ardından üşüşürken, biri beni kemirdi: zincirleme sorumluluk formlarında barkod numarasının değiştiğini, bir tüpün barkodunun iki farklı vakaya eşlendiğini gösteren bir tablo açılmıştı.
Ceyda bir yudum alıp konuştu: "Bu tablo zincir kopyasını gösteriyor. Son on kayıt. Bak."
Sayılar, tarih damgaları, el yazısı yönleri—küçük bir detay: aynı barkod birinin kan örneğinde, diğerinin doku örneğinde kullanılmıştı. İki farklı vaka; iki farklı kişinin, ama aynı etiket.
"Müşterek barkod kullanımı," dedi Ceyda. "Mühendislik hatası mı? Sistemsel yanlış mı? Yoksa..."
"Sistemi bilen biri bunu kasıtlı yapar," diye bitirdim onun cümlesini. Sözlerim kuru, ölçülüydü ama içimde bir çıldırma kıvılcımı vardı.
Ceyda başını salladı. "Eğer kasıtlıysa—ve ben kasıttan şüpheliyim—bunu yapan kişi ya içeriden biri ya da içeri girebilecek kadar yetkisi olan biri. Ve bu kişi Haluk Kor Vakfı’nın maksimum erişim listesinde."
Kapı hafifçe aralandı; dışarıdaki koridorun loşluğundan bir gölge baktı. Bir güvenlik görevlisi, gece görevinde bekleyen birinin daha gelmediğini sorgular gibi bize baktı ama gözleri bizimle karşılaşınca hızla uzaklaştı. İçeri giren hava daha soğuk, daha keskin oldu.
Ceyda dosyayı kapatırken gözlerimin içine baktı. "Mira, bu bir suçu kapatma operasyonunun parçası olabilir. Ya da kimliği değiştirilmiş bir bedeni—başka birini—bu aileye ait göstermek için yapılmış bir sahne. Sen bunun neresindesin bilmiyorum ama bir şey açık; kimlik tespiti saha verileriyle uyuşmuyor."
"Benim yerim sorgulamak," dedim. "Ve eğer bu yanlış etiketleme kasıtlıysa, nedenini bulacağım. Haluk’un adamları görüntüleri mi temizledi? Yoksa yüreklerindeki şeyleri mi...?"
Ceyda gözlerini devirdi. "Malikanede kim bilir neler var. Ama resmi raporu hazırlayacağım. Savcılığa yükleriz. Sen de kendi yolunda yürü. Ama dikkat et, Mira. Bu işler görünenden daha zehirli."
Bilgisayarda bir belge daha açıldı; laboratuvarın otomatik barkod tarama defteri. Tarih: dün gece; saatler; barkod numarası; kullanıcı isimleri. Bir satırda tuhaf bir boşluk vardı—kullanıcı adı sütununda "-----" işareti. O boşluk bir insan yüzü gibi bana bakıyordu.
"Bu boşluk?" dedim.
"Bu, otomatik sistemin kim tarafından tarandığını kaydetmediği anlamına gelir," dedi Ceyda. "Ya sistem bypass edildi ya da bir şeyler elle girildi ve kayıt tutulmadı."
O anda, kulaklarımda Haluk’un mesajı bir kez daha kısık bir yankı yaptı. "Yüzünü görmeden karar verme."
Ellerimle USB'yi sıktım. İçimden bir ses, bu dosyaların şimdi değiştirilmesi gerektiğini, tekrar silinmesi gerektiğini söylüyordu. Başka bir ses de, Haluk'un sevdiği düzenin kırılmasının ne kadar tehlikeli olduğunu haykırıyordu. İki ses birbirine sarılmıştı; hangisini seçeceğimi bilmiyordum.
Ceyda son bir not düştü: "Bu ön raporu resmi hale getirip savcılığa göndereceğim ama siz de bilmelisiniz; bu lab raporu daha fazla inceleme talep ediyor. Özellikle barkodlarla ilgili. Birisinin bunları karıştırdığına dair güçlü bir şüphe var."
Gözlerim ekrandan geri çekildi; labın soğuk ışığı, duvardaki gölgeleri daha da uzattı. Dışarıda yağmur susmuş, ama denizin rüzgârı pencereye vurmaya devam ediyordu. İçimde bir sancı, hem korku hem de tekinsiz bir merak, büyüdü.
Ceyda kapıyı açarken, dışarıda güvenlik görevlisinin bir adım daha yaklaşmasını işittik. Kapı çarpılmadan önce dudaklarından birkaç kelime çıktı; sesinin içinde kırılgan bir uyarı vardı.
"Bu işin içinde birisi var," dedi. "Ve o biri, numaraları değiştirmiş olabilir."
Sözlerinin yankısı koridor boyunca sanki bir mürekkep damlası gibi yayıldı. Bir an için ben de, labın soğuk metal yüzeyiyle bir bütün gibi donup kaldım—benden sonra gelenlerin görüp göremeyeceği bir iz bırakıp bırakmayacağımı düşündüm.
Ceyda bana bakıp istemsizce gülümsedi; o gülümseme bir savaş ilanı değil, bir kabullenişti. "İyi şanslar, Mira."
Kapı aralandı, soğuk rüzgâr girişe doldu. Dışarıdaki sis, malikânenin kulesine doğru ürkütücü bir örtü gibi yayılırken, cebimdeki USB’nin ağırlığı tekrar beni gerçekliğe çekti. Telefonum cebimde titredi; Haluk’dan ikinci bir mesaj gelmiş olabileceğini düşündüm ama açmaya cesaret edemedim.
Ceyda’nın ekrandaki raporu çıktısı elime tutuşturdu. Üstünde kırmızıyla "ÖN RAPOR" yazıyordu. Altında küçük, net bir cümle vardı; laboratuvarın teknik bölümünden alınmış ve mühürlenmiş bir not olarak duruyordu.
Laboratuvar raporu yanlış etiketleme şüphesi gösterir.