NoveliqaMalikâne Sırları: İtibarı Öldüren Gece / Ailenin Maskeleri :0%
Log in

Chapter 5

Ailenin Maskeleri

Kapı kolunun titremesiyle nefesim boğulacak gibi oldu. Parmağımın ucunda kalan kağıdın kenarı cılız bir mürekkep lekesi gibi parladı; boğazımın içinde batan bir taş.

Sağ elim terledi. Kağıdı iç çamaşırımın üstüne, gömleğimle elbisemin arasına sıkıştırdım—soğuk, kurumuş mürekkep kokusu tenime yayıldı. Her adımı duyuyordum; tahta döşemenin derin çatlaklarına saplanan topuklar, uzak bir kemanın tiz notası gibi gerilim yayıyordu.

Kor Malikânesi’nin balosu salona dalga dalga sahte bir sıcaklık yayıyordu: kristal avizelerin mercan ışığı, şampanya kabarcıklarının çıtırtısı, parfümün iğneli tatlılığı. Dışarıda yağmur perdeleri cama vurarak martı çığlıklarını boğarken içerideki hava ağır, yapış yapış bir lüks kokuyordu.

Kapıdan çıkarken yüzümü bir gülümsemeyle sabitledim. Elimdeki clutch’ta göğsümün üzerinde sakladığım kağıdın sert köşesi kalbime bir baskı uyguluyordu. Saçımın bir tutamı yüzüme yapıştı; makyajım kusursuzdu ama gözlerimin kenarında çakan küçük bir çizgi gerçeği ele veriyordu.

“Hanımefendi, hoş geldiniz.”

Protokol görevlisinin sesi ipek gibi, ama içinde bir uyarı çalıyor gibiydi. Lambalı koridorun sonundaki aynada kendi yansıma görüntümü gördüm: maskeli bir yüz, ama dudaklarımın titrediğini fark ettim.

Hedefim basit görünüyordu: Aileyle konuşmak. Her birinin bir maskesi vardı; perdeyi kaldırıp içindeki gerçekleri yakalamak istiyordum. Ve o kağıttaki isim, eğer doğru okunursa, bu maskelerin birini yerinden oynatabilirdi.

Önce Leyla’yla konuştum.

Leyla Kor, kırmızı bir kadife elbiseyle ayakta duruyor, çevresini kendi mini-orbitine çekiyordu. Telefonunu lüzumsuzca sallayan parmaklarında pırlantalar titreşiyordu. Gülüşü yeni bir tarif gibiydi: başarılı, kopyalanabilir, satın alınabilir.

“Leyla Hanım,” dedim, sesi hafif, not defterimi telefon numarasıymış gibi saklayarak, “Babanızın evinde… birkaç küçük soru sormak istiyorum.”

Leyla’nın gözlerinde anlık bir balta parladı. Dudaklarının kıvrımı hiç değişmemişti ama gözlerinin içinde hesap yapan bir makinist vardı.

“Mira Yalçın, değil mi?” dedi ve adımı telaffuz ederken sesinde tatlı bir uzunlama vardı. “Sizinle röportaj yapmak elbette mümkün. Ama bizim adımızı çarpıtacak bir tek cümle bile dışarı sızıverirse—”

Kolu hafifçe kalktı; bir sigara içmişçi küçük bir duman halkası dudaklarının kenarına düşünce gibi oldu.

“Bizi yeterince iyi tanımıyorsunuz, Leyla Hanım. Soru sormak istiyorum.” Sesimde durgun bir ciddiyet vardı. Kulağım bir şeyler duydu: Leyla’nın yakınındaki bir kadının nefesi, bir kadehin kenarının titremesi.

Leyla hafifçe sırıttı. “Annenizle ilgili sorular çok hassas. Bazı şeyler açılamaz.”

Hassas kelimesi tam olarak kapanmak istenen kapının anahtarıydı. Gözüm, Leyla’nın bileğinin içindeki küçük doğum lekesine takıldı; minicik kahverengi, çocukluk fotoğraflarında görünür gibiydi. Kalbimde bir tıkandık hissettim—o leke, hatıraların bir iziydi.

Leyla’nın sesi fısıltıya indi: “Arşiv odasında bazı eski belgeler var. Babam onlar için paranın ötesinde bir şey diyor. ‘Silişmiş anılar’ diye adlandırıyor. Öyle şeyler var ki, ortaya çıkması aileyi… rahatsız eder.”

“Kimler el koyuyor bu belgelere?” diye sordum.

Leyla omzunu silkerek döndü. “Anahtar Haluk Bey’de. Velhasıl... bazı kapılar kilitli kalmalı.”

Her kelime, kapalı bir sandığın kapağını biraz daha yukarı itiyordu.

Emir’den sonra konuştuğum kişi ise Haluk’un büyük oğluydu: Emir Kor. Kenzalıklı, hatta soğuk bir espri anlayışı olan bir adamdı. Gözleri bir poker oyuncusunun, yüzü bir bakanın kayda değer notlarından farksızdı.

“Gazeteciler hep aynı hikâyeyi sevdiler,” dedi Emir, bardağına doğru bir hamle yaptı, “kriz, trajedi, aşk… hepsi taze bir offering.”

Onunla konuşurken kalabalığın gürültüsü sanki karanlık bir perde gibi geriye çekildi; sadece taşların soğuk yüzü kaldı. Emir bir an için bana yaklaştı, gözleri nüfuz ediciydi.

“Babanın… geçmişi temize çekmek istiyorsunuz galiba.”

“Bazen temizlemek gerekir,” dedim, ama sesim katıydı. “Bir kayıp kardeş meselesi var. Aile kayıtlarına göre, yıllar önce küçük bir çocuk… hiç kayıt düşülmemiş olabilir.”

Emir’ın kasına bir gerginlik indi. Dudaklarının kenarındaki çizgi sertleşti. “Bunu iddia etmek tehlikeli,” dedi. “Bazı kökler kurşun gibi ağırdır. Eğer yanlış yerde didiklerseniz, sadece sizin değil, onlarca insanın adı kirlenir. Hiçbiriniz bunun dışında kalmazsınız.”

Sözleri bir tehdit perdesi taşıyordu, ama biçimi sabundu. “Yanlış yerde değil,” diye fısıldadım. “Belge var.”

Emir kahkaha yerine küçük bir hırıltı çıkardı. “Belge mi? Bu malikânede belgeler değil, menfaatler yönetilir. Kimin neyi elde edeceğini bilmek için kâğıt değil insan gerek.”

Her sözü bir adım daha yaklaştı. Yüzüme bakarken çenemde bir titreme hissettim. Konu para olduğunda Emir sağlam bir duvar örüyordu; aile kayıtları onun gözünde delik bir mozaiğe dönüşmüştü.

Ardından, hizmetliler arasında konuştuğum Aysel geldi.

Aysel yaşını saklamayan, eli sert, sesi pastırma gibi kurumuş bir kadın. Yılların bulaşığı, çamaşır suyunun kokusunu her adımında taşıyordu. Gözleri küçük ama içi boş değildi; bir şeyleri saklamaya direnen gözlerdi.

“Hanımefendi,” dedi bana, elini kalbime koyar gibi. “O çocuk sesi... yedi sekiz yıl önce, bir geceleyin, mutfaktan bir ağlama duydum. Ama sabah kimse yoktu. O gece bizim gençler odaya bakmaya gitti, hiçbir şey yoktu. Sanki rüzgâr ağlamış.”

Aysel’in sesi çakıl taşı gibiydi; her kerteriz bir geçmiş kırığını ortaya çıkarıyordu.

“O ses tanıdık mıydı?” diye sordum.

“Belki,” dedi, “belki bir kız gibiydi. Ama biz kadınlar… sessiz kalırız çoğu zaman. Konuşmak… konuşmak bedel ister.”

Aysel’ın yüzündeki çizgiler bir harita gibiydi; her yolu takip etmek başka skandal limanına çıkacaktı. Onun ağzından çıkan basit bir anekdot, benim için yeni bir kapıydı: belki de evde, gece yarıları kimsenin bilmediği, saklanan çocukların hikâyeleri vardı.

Kısa bir mola verdim; bir köşeye çekildim. Telefonumu elime aldım—vibrasyon yok, ekran siyah. Clutch’ımın içinde kağıt hala saklıydı, soğuk köşesi tenime basılıyordu. Müzik bir balerin gibi dönüyor, ışıklar yüzlerin üzerinde oynaşıyordu. Fotoğraf flaşları aniden patlıyor; sosyal medyanın aç gözlü kuşları anı avlıyordu.

Bu arada bir genç, Haluk’un torunuymuş gibi duran bir adam, kafamın arkasından geçti ve yüksek sesle biriyle konuştu: “Sunucu, CCTV’leri bugün Saat 22.00’de silmeyi planlıyoruz. Zaten eski bantlar yerlerine konulmadı mı?”

Düşüncelerim aniden dondu. CCTV’ler. Arşivle belgelere eklenmiş görüntüler. Eğer görüntüler silinirse, kağıt yalnızca bir hatıra olurdu; yüzler bulanık, zaman kaybolmuş, gerçek tekrar yazılabilirdi.

Malikânenin köşesinden bir gölge çıktı: Serap Kor—Haluk’un kız kardeşi, neredeyse mutsuz bir soylulukla yürüyen, her sözü sinirli bir iğne gibi batıran kadın. Yüzü mavi-beyaz bir porseleni andırıyordu. Elinde bir kadeh vardı, ama içindeki sıvı ona şahsi bir zevk vermiyordu.

“Anlattıklarınız heyecanlı,” dedi bana, gözlerinin kenarında bir gülümseme. “Ama merak etmeyin, bazı sırlar evin içinde doğru yerde kalmalı. Açmak, her zaman iyi bir fikir değil.”

“Peki ya adalet?” diye sordum. “Birinin adı temizlenmek istiyorsa?”

Serap’ın elleri kadehi çevirdi; ışık avizelerin kristallerinde kırıldı. “Adalet, Mira Hanım, bir tabak kedi mamasına benzemez. Herkes geldiği yere göre mama alır.”

Sadece bir cevap değil, içindeki kibir bir tokat gibiydi. Bu aile için gerçek, herkesin oynadığı bir satrancın parçasıydı; şahlar, vezirler, piyonlar—hepsi yerinde ve herkes çıkarına göre hamle yapıyordu.

Konuşmalar arasında, müziğin tempo değişimiyle birlikte bir fısıltı dolaştı: “Bu gece Haluk gelecekmiş.”

İçeriye bir soğuk dalga yayıldı. İnsanlar önce birbirlerine baktı, sonra tabaklar daha dikkatli tutuldu. Haluk Kor’un adı, avizeden düşen bir kristal gibi ortamı sanki ikiye ayırdı: onun tarafı ve olmayan taraf.

Ona dair anılar, bir sıçrama korkusu gibi ayak parmaklarında hissediliyordu. Herkes bir anda daha dikkatli, daha hesaplı konuşmaya başladı. Bir garson cam bir tepsi kutusunu düşürse bile ses, o an kalağanmış bir suskunluğun arkasına gömülecekti.

Ben de sustum. Elimi clutch’ıma attım; kağıdın köşesi tekrar parladı. Adım boşluğa sabitlendi; bir adım ileri, bir adım geri. Sadece birkaç kilometre vardı meziyetli bir karar ve felaket arasında.

O anda telefonumun titremesi sanki bir göçmen kuşun kanat çırpışı gibiydi. Ekrana baktım: bilinmeyen numara. Bir saniye; sonra isim belirdi.

“Haluk Kor.”

Cümleler kesildi, müzik bir şey oldu ama o anı yutmaya yetmedi. Parmaklarım dondu; sıcaklık kayboldu. Ekrandaki mesajın başlığı bile ağır bir hava taşıyordu, bildirim ışığı bir kurşun deliği gibi parladı.

Ekranı kaydırdım, gözlerim harfleri taradı—ve satırlar içlerindeki soğukluğun bir buz hançeri gibi göğsüme saplandığını hissettim.

“Bundan sonra bir adım daha atarsan,” dedi mesaj, “sana yaşatacağımızı düşündüğün ‘skandal’ değil; seni kişisel olarak yok edişimiz olacaktır. Sus. Hemen. Yoksa...”

Parmaklarım tekrar titredi. Etrafımdaki insanlar gülüyor, biri şarkıya eşlik ediyor gibiydi, ama sesler deniz dalgası gibi uzaklaşmıştı. Haluk Kor’un ismi artık sadece bir koku değil; bir emir, bir yıldırım, bir sınır çizgisi olmuştu.

Ekrandaki son satır bir noktayla bitmiyordu; yarım bırakılmış bir cümlenin bıraktığı boşluk, daha korkunç bir tehditti.

Telefonun ekranından yükselen soğuk, avizelerin sıcak ışığıyla çatıştı. Elimdeki kağıdın köşesi daha keskin hissedildi. Daha derin, daha tehlikeli bir sessizlik vardı ve ben o sessizliğin hangi ucu keskin olduğunu yeni keşfetmiştim.

Mesajın üstündeki Haluk’un profil fotoğrafı bana gülümsemiyordu; wala bir soğukluk vardı. Birçok maskenin içinde, en tehlikelisi o smile’di—dudakları kıvrılmış, gözleri hiçbir şey söylemiyordu.

Cephanem eksik bir mermi gibiydi. Henüz cevap atmadım. Buna nasıl cevap verileceği, nasıl hayatta kalınacağı her an yeniden yazılacak bir matematik gibiydi.

Ve salondaki dans devam etti, ama benim için o dans, bir gölgenin ritmi olmuştu; adımların hepsi sayılı, her dönüş bir hesap, her kıvrım bir tuzak.

Telefondaki mesaj ekranda titredi, bir imza gibi. Ben karanlığın, avizenin ve kağıdın arasındaydım. Sonra bir ses; ama değil, bir nefes bile değil—telefonun bildirim sesi bir kelebek kanadı gibi tekrar çarptı.

Ellim klavyeye doğru gitti ama durdum. Haluk’un son satırı beynimde çakılıydı: “Sus. Hemen. Yoksa...”

Ve ben, o kelimelerin tamamlanmamış boşluğunda, hangi hamleyi yapacağımı düşünürken, dans eden bir çiftin gözlerindeki ciddiyeti fark ettim; onların maskeleri daha parlaktı, ama gözlerinin içi kaygıyla doluydu.

Telefonun ekranında Haluk’un mesajı bekliyordu. Benim parmaklarım, o boşluğun doldurulması için önce bir karar, sonra bir hamle arıyordu.