Chapter 4
Anahtarı çevirdiğimde menteşeler bir inleme çıkardı; eski bir dişin kırılışı gibi, malikanenin derinliklerine açılan bir çığlık.
Kor malikânesinin kapısı, geceyi içeri almadan önce bana son bir sınav yaptı: rüzgâr tuzakları, pas tutmuş kilit ve geçmişin ağır kokusu. Anahtarın metalinde gece ışığının mavi soğukluğu titredi. Parmaklarım hâlâ titriyordu ama yüzümdeki ifade bıçağın ağzı gibiydi — keskin, kararlı.
Koridor, dışarıdan gelen yağmurun ritmiyle nefes alıyordu. Halıların üstünde su damlalarının bıraktığı izler, adımlarıma birer hatırlatıcı gibi yapıştı. Duvarlarda asılı atların gözleri, lambanın loş ışığında daha da soğuktu; tanıdık ama düşman bir sükût vardı her yerde.
Kütüphane kapısına yaklaştığımda nefesimi tuttum. Kapı yarı açıktı; içeriden tombul bir gölge uzanıp beni bekliyormuş gibi duruyordu. Kristal avize, sanki bilerek göğsüne bir şeyler saklamış gibi düşük tonda sallanıyordu. Işık parçalanmış, kitapların sırtlarına serilmiş tozun üzerini gümüş bir heykel gibi boyamıştı.
İlk adımı attığımda tahta döşeme hafif bir sızı verdi; her tahta tahtasının altında bir sır, her sırda bir hesaplaşma. Havada kanın bakır kokusu vardı — ferah olmayan, çarpıcı bir koku. O koku, belki de daha önce gazetecilik hayatımın hiç bir gecesinde karşılaşmadığım kadar yakındı kulağıma.
Masanın etrafındaki gölgelerden birinin üzerine eğildim. Bir boş sandalyenin kolu, tırnak izleriyle çizilmiş gibiydi. Sandalyenin yanında bir çift ayakkabı, biri diğerinden daha zilzeldi; sanki kaçışın yarıda kalmış kalıntılarıydı.
Ve sonra gördüm.
Yüzü masaya gömülmüş bir beden. Dudaklarından bir damla kanın parıltısı, masa üzerindeki lacivert kumaşta küçük bir mühür gibi duruyordu. Gözleri kapalıydı ama kapaklarının altında dudak kıvrımı, yaşamın son saniyesinin attığı bir yığılmayı saklıyordu.
Ellerinden birinin parmak aralarında bir parça kağıt sıkışmıştı. Parmak uçlarındaki solgunluk, parça kâğıdın ne kadar yeni olduğunu anlatıyordu. İçim birden sıkıştı — bir gazeteci için cansız bir vücut, aynı zamanda bir yığın cevabın kapısına işaret edebilirdi.
Nefesimi saldım. Her nefes, kütüphanedeki havayı biraz daha bulanıklaştırdı; toz tanecikleri asılı kaldı sanki. Diz kapaklarım aniden sıcak, sonra buz gibi oldu. Yere eğildim; parmaklarım zeminin soğuk ahşabına değdi. Metal anahtar cebimde ağır bir küme gibi duruyor, geceye karşı verdiğim sözün hatırasını taşıyordu.
Masanın kenarına doğru uzandım. Bedenin derinliklerindeki kan lekesinin kokusu, ağır bir kitaplığın kurutulmuş sayfalarının kokusuna karışıyordu. Bir yel esti, penceredeki perdeleri hafifçe oynattı; perde dokusu, odanın geçmişini fısıldar gibiydi.
Kağıt parçasını nazikçe çektim. Kâğıt nemliydi, sayfa kenarları düzensizce yırtılmış. Bir not gibi düşünceyi harekete geçirecek kadar güçlüydü; bir çocuğun el yazısıyla yazılmış gibi titrek, ama bazı harfler kasıtlı olarak bastırılmıştı; kimi yerler mürekkep lekesiyle kapatılmıştı.
Parçayı alnıma götürdüm, o küçük yüz çizgileriyle, mürekkebin hafif yanığıyla bir portreye baktım. Harfler kişisel değil, ama aralarındaki boşluklar anlam yüklüydü. Bir ismin üstüne karanlık çizgiler çekilmiş gibiydi; sanki birinin kimliğini hem kurtarmaya hem silmeye çalıştığı bir sabah çekiliyordu o çizgiler.
"Gözü var mı?" diye fısıldadım kendi kendime, sanki cevap verecek biri olabilirdi.
Parçayı yavaşça açtım; içinde birkaç kelime belli belirsiz okunuyordu. Satır araları esrarla doluydu. Mürekkebin kurduğu yerlere parmaklarımı değdirmemeye çalıştım ama kuraklığın verdiği his elime bulaştı. Parmağımda sıcak bir leke vardı — belki de bedenin dokunduğu ısıyı taşıyordu.
O sırada kapının arkasından bir tıkırtı geldi. Birisi koridordan geçiyordu — ayakkabı tabanlarının sessizce, ölçülü bir ritmi. Kalbim hızlandı; adrenalinin keskin bir tadı dilimde belirdi. Hemen kapı göbeğine gizlendim, kütüphanenin yüksek raflarının bir gölgesiyle karışıp kayboldum.
Kapı aralığından görünen figür İbrahim'di — kor malikânesinin uzun boylu hizmetkârı. Yüzü gecenin yorgunluğuyla çizgilenmişti, gözleri dikkatle tarıyor, adımları zarifçe dikkatliydi. Elinde küçük bir tepsi vardı; üzerindeki gümüş çay takımı gece ışığında sanki bir tören objesi gibiydi.
İbrahim kapıyı sessizce kapattı. Bana bakmadı, ama gözleri rafların derinliklerini taradı. Adeta kimsenin olmaması gerektiğini onaylıyordu. Hıçkırık gibi bir sessizlik içinde odadan çıktı ve kapı tekrar yavaşça kapandı. Onun ayrılışıyla beraber kütüphane tekrar sadece benim nefesim oldu — daha da duyulacak kadar sessiz.
Yavaşça masaya geri döndüm. Bedenin yanıbaşında, bir kitap yığını her şeyi gizlemeye çalışır gibi duruyordu. Üstteki kitabın sırtında Kor ailesinin arması vardı; altın varaklı, eskimiş ama gururlu. Kitaplar, ailenin tarihini, sırlarını, kapanmış ilişkilerin kayıtlarını saklardı. Birini çektiğimde hafif bir öfke yükseldi içimde; bir sayfanın hırsla çevrilmesi gibi.
Kağıt parçasını tamamlamaya çalıştım. Parçanın kenarı bir mektup sayfasından koparılmış gibiydi. Üst kısmı eksikti, sızıntı halinde inkılap yapmış harfler, tamamlanmamış bir cümlenin çatı taşlarıydı. Yine de okunabilen birkaç kelime vardı. "Geçmiş..." "korunmalı..." ve ardından, bir çizgiyle kesilmeden önce, iki kelime daha belirdi.
Parçayı inceleyip tekrar tekrar aynı satırlara bakarken, arkamda bir gölge daha hareket etti. Bu sefer kaçırmadım; kütüphane kapısının eşiğinde bir telefon ekranının soğuk ışığı parlıyordu. Birinin koridorun ucunda durduğunu fark ettim; sesi yok, ama hareket yeterliydi.
Kendi kendime fısıldadım: "Hızlan."
Ellerim dilimiyle titredi, parça kâğıdı daha sıkı tuttum; parmak uçlarım kâğıdın üzerinde izler bırakıyordu. Eski bir çatlak gibi, melodramatik bir şekilde, mektubun ortasından çıkan iki kelime beni orada sabitledi: "unutulan isim".
Sanki dünya sessizleşti. Toz daha yoğun görüldü, avize bir sola bir sağa sallandı; her şey bu iki kelime etrafında döndü. Hafızamın arkalarında bir şey yankılandı — çocukluğumdan bir fısıltı, annemin unuttuğu bir adres belki de, ya da yıllar içinde kaybolmuş bir soyadının kırıntısı.
Kalbim, iki kelimenin soğuk ağırlığıyla birbirine çarptı. Bu ifade, benim için sadece bir ipucu değildi; altında başka bir şey vardı; bir çağrı, bir suçlama, belki de bir itiraf. "Unutulan isim" — bu kelimeler, ailelerin topraklarına kazılı bir mezar taşından fırlamış gibiydi; üstünde başka isimler çizilmiş, o tek isim ise yırtılıp atılmıştı.
Gözlerimi kâğıttan ayırdım. Kütüphanenin köşelerinde bazı kitapların arkasından hafif bir parlaklık geliyordu. Belki de parça, birinine gösterilmek üzere bırakılmıştı; belki de bir savaşın son mermisinin bıraktığı şarap lekesi gibi kalmıştı orada.
Parmaklarım kâğıdı özenle masanın kenarına yatırdı. Diğer elimi bedenin ceplerine uzatmak istedim; kimlik, anahtar, not... Her şey olabilirdi. Ama o an daha önemli bir soru vardı: Bu not kime yazılmıştı? Kime fısıldanmıştı? Kime "unutulan isim" demek hem görev, hem hakaret, hem de son lanetti?
Gecenin içinde bir telefon titreşti — uzak bir odada, belki Haluk'un odasında. Ses gelmedi ama titreşim odamın duvarlarına misafir oldu. Zamanın kırılganlığı o anda bana gerçek bir düşmanla karşı karşıya olduğumu hatırlattı. Bu ev, sırlarını örtüyor, ama sorgulayan her el, üzerini biraz daha açıyordu.
Bir adım attım. Ayağımla bir kitaba çeldim; kitap yere düştü, sayfaları rüzgâr gibi savruldu. Düşen sayfa Sesini duyurdum; o ses çölde bir su damlası gibiydi — keskin, yankılı. Kütüphanedeki sessizliğe bir yara açtı.
Hemen susturdum. Sanki odanın herhangi bir köşesinden bir çift göz bana bakıyordu. Kafam birden eski bir çocukluk anısına takıldı: bir akşamüstü, kaybolmuş bir şey ararken annemin beni uyarması — "Bazı şeyler aranmaz, bulundukları yerde bırakılır." Şimdi, bu cümle beni suçluyor gibiydi.
Parçayı tekrar kaptım. Harfler dalgalanmaya başlamıştı. "Unutulan..." kelimesinin üstündeki mürekkep daha koyu görünüyordu. Sanki mürekkep, beni çağıran bir yılan gibi kıvrılıyor, beni içine çekmeye çalışıyordu. Ellerin titremesiyle birlikte kelime anlamını değiştirdi; unutulmuş değil, unutulması istenmiş bir isimdi bu.
Bir an için gözlerimi kapattım. Karanlık, hafif deniz tuzunun kokusunu taşıyordu. Kısık bir ses, adeta kulak zarımın hemen arkasından geldi: "Mira mı orada?" Sözün sahibi uzak, ama kesin bir tonla söyledi. Sesi duysa da duymasa da, içimde bir çukur kazıldı.
Kulağım hâlâ oradaydı; nefesim koordine oldu. Adımların geldiği koridorun ucundan bir gölge daha geçti. Biri kütüphanenin koridor kapısını üzerimizde bırakmıştı; İbrahim mi, yoksa başka bir uykusuz? Aklımda binlerce olası tehlike dönmeye başladı: iz bırakmak, bir şey çalmak, bir şeyin yerinden oynaması...
Parçayı ilk bulduğum halime göre tekrar gözden geçirdim. Gözbebeklerim mürekkebin etrafında dans etti. "Unutulan isim" üç kelimelik bir bomba gibi duruyordu; beklenenin dışında, beklenmedik, amaçlı bir davetiye gibiydi.
Elimi yavaşça kağıdın kenarına koydum. Bir an durdum, tüm bedenim bir kararın eşiğindeydi. Kalbimin atışı, dışarıdaki yağmurun ritmine karıştı. Sonra fısıldadım, kendi kendime, adeta bir dua gibi: "Kimin için unutuldu bu isim?"
Tam o anda, kelimeler yeniden gözümün önüne çarpıcı bir netlikle geldi: "unutulan isim" — ve ardından parça, cümlenin devamını taşıyamıyormuş gibi yarım kalmıştı. O yarım kesilmiş cümlenin boşluğu, beni orada bir süreliğine dondurdu.
Telefonun uzak ışığı bir kez daha titredi; bir gölge, bir kapı aralığında durdu. O an, mektup parçasındaki o iki kelime bütün odanın üzerindeki bir ağırlık gibi çöktü.
Ve ben, o iki kelimeye bakarken, arka cebimdeki anahtarın metal soğukluğunu hissettim. Bu soğuk, şimdi bir tercih, bir eşik ve bir tehditti.
"Unutulan isim" — kelimeler ağzımda tatsız bir şarap gibi döndü. Tam o anda, kâğıdın kenarında bir damla mürekkep kurumuş gibi daha koyu bir iz gördüm. Bir harf daha belirebilirdi. Bir isim daha ortaya çıkabilirdi.
Ama cümle orada yarıda kesildi.
Ve ben, o ismi söylemeden önce, kâğıda bakarken, kapının kolu arkamda hafifçe titredi.