Chapter 3
Kamera görüntüsünün siyah kati hâlâ monitörün yüzünü kaplıyordu; yalnızca saat diliminin soğuk beyaz sayıları, ekrandaki gömülü bir kalbin son atışları gibi titriyordu.
Mira nefesini tutmuş, elindeki termosun metal ağzını dişleriyle kavramıştı. Çay değil, yalnızca sıcaklığın verdiği bir aldanıştı; boğazında çınlayan boşluk daha gerçekti. Parmağının ucunda, geçen geceki kağıt yığınlarının kenarlarına batmış olan mürekkep lekesi gibi, küçük bir titreme dolaşıyordu.
"Karartma var," dedi bir adım öteden. Ege'nin sesi haberciydi: yorgun, ama hâlâ keskin. Ekrana eğildi, parmakları tuşlara çarptı; boşluğun içinde bir ipucu yoktu. Sadece siyah.
Mira'nın gözleri monitörün parlaklığını süpürdü, sonra Ege'ye döndü. "Bunu milletane bir oyuncu yapar," dedi, sözcüklerin kenarına acı kaçmıştı. "Kameralar kasten kapatıldı."
Ege dudaklarını sıktı. Masanın üzerindeki eski fotoğraflardan birine baktı—Haluk Kor'un bir gala gecesinden profesyonel bir gülüşü, arkasında ise ışıklar. "Tesadüf değilse, tetikleyeni kimse tesadüf etmez," diye karşılık verdi. "Haluk Kor'un avukatları tesadüfleri yasaklar, Mira."
O anda dışarıdan yağmurun yalayıcı bir sesi geldi. Pencerenin ardından gelen soğuk hava, odada perdenin gölgesini daha siyah, havayı daha ağır yaptı. Haber odasının floresanları, şehrin pisliğini aydınlatır gibi parıldıyordu; herkes kendi ekranına gömülmüştü—ama Mira'nın etrafındaki dünya daralmıştı. Daralan dünya içinde bir isim dönüyordu: Kor.
"Ben biliyorum," dedi Mira. Sesi kısık, ama sertti. "Bunu bir kariyer sıçraması olarak görüyorum, evet. Bunu utanarak söylemiyorum çünkü utanacak zamanım yok. İtibarım yerle bir oldu, Ege. Bunu ortaya çıkarırsam… geri dönerim."
Ege gözlerini onun gözlerinden kaçırmadı. Kamera karartması haberodası için bir fırsat demekti; ama aynı zamanda büyük bir silahın da iptali—hukuk odaklı, para kokan bir tuzak. "Mira," dedi yumuşak, "seninle ilgili daha derin konuşmalarımız oldu. Bu işin bir de kişisel tarafı var. Sana soruyorum çünkü… bunu biliyorum. Hangi sır Mira? Aile işi mi?"
Mira'nun parmakları masanın kenarına bastı. Teninde küçük kıpırdanmalar; içindeki sıkıntı, uzun zamandır sakladığı bir yara gibi kabarıyordu. Yutkundu, ağzının içindeki tadın biraz metalik olduğunu fark etti. "Bana ait olma ihtimali var," dedi sonunda. "Kor ailesine bağlanan… bazı kanıtlar var. Bu dosya sadece bir cinayet dosyası değil. Eğer doğruysa, aileyle bağım var demek. Eğer değilse, yine de Haluk Kor'un karanlığını açığa çıkarmak kariyerimi geri getirir."
Ege ağır bir nefes aldı, sandalyeyi geri çekti. "Burada çok şey var, Mira. Aile bağları bir şeyse—o zaman sadece bir haber değil, sen de hedef olursun. Haluk unutturmaz; o boğar."
Miranın kalbi göğsüne bir taş gibi oturdu. Kıvılcımlar gibi sinirleri parmak uçlarına kadar yayıldı. "Biliyorum." Kelime kısa ama katıydı. "Bunu gizlemeye çalışmıyorum. Sadece… resmi izin istiyorum. Gazeteden destek. Arka kapı yok, aleni gitmiyorum."
Ege mantıklı bakışını takındı, kaşları çakılmış. "Resmi izin mi istiyorsun? Son haberlerin yüzünden seni koruma altına almamız gerekir. Haluk’un avukatları zaten telefonu kesmişti; PR ekibi bizi hedefe koyar. Senin resmi adın, gazetenin ayağına bağlanır. İlgiyi çekersek, Kor ailesi mahkeme odalarını ateşe verir."
Mira ellerini yumruk yapıp açtı. Parmaklarının içinde aşina bir boşluk hissediyordu; gençliğinde gazetecilik ruhunun yakaladığı o açlık. "Bana izin ver," dedi. "Resmi adım olmasın belki, ama iznimle gitmeme izin ver. Kendi paramla, kendi sorumluluğumda. Sana söz veriyorum, kimseyi aptal yerine koymayacağım."
Ege bakışlarında bir çatlak gördü—isteyin arkasında bir şey daha vardı; kaderini temizleme arzusu. "Sadece izin vermek başka, seni göndermek başka," diye mırıldandı. "İstersen, seni resmi olarak göndeririz ama ben risk almak istemiyorum. Gizliden yardım ederim. Bir ekip ayarlarım; avukatla, kameramanla belli başlı destek. Ama bir şartım var: Bana her bulduğunu anında ver. Hiçbir şeyi tek başına gömemezsin."
Mira ağır bir baş hareketiyle kabul etti. Şartların ağırlığı omuzlarını bastırsa da, yüzünde bir hafiflik belirdi. "Tamam. Seninle."
Ege masaya doğru eğildi, gözleri onun gözlerinden kaçmaya niyetli değildi. "Ama şu da var," dedi, sesindeki ticariciliğin altında bir uyarı kıvılcımı beliriyordu. "Haluk gelip 'kara kutu' diyorsa, o kutuyu açanları kırar. Kamera karartması sadece başlangıç. Senin geçmişin—eğer Kor'larla bir şekilde bağlıysa—onlar bunu kullanır."
Sözcükler kapalı bir kutuyu sallıyordu. Mira kaburgalarının altında bir buz parçası gezdi. "Bunu göze alırım," dedi. "Hayatımın bir kısmı zaten kayıp. Kardeşimi bulsak, ya da onun ismini temizlesek…"
Ege'nin kaşları kalktı. "Kardeşin mi?"
Mira başını çevirdi. Dünya yavaşladı. "Uzun konuşmamıştık bunu," dedi. "Ama bu işin ucunda o olabilir. İsimler, kayıtlar… hepsi çorba. Eğer Kor ailesine bağım olursa, bunun anlamı—"
"Anlamı büyük," diye tamamladı Ege. "Ve tehlike de büyük. Peki senin planın nedir? Malikaneye nasıl gireceksin? Şu an fiziksel bir kanıt yok. Görüntüler karartan bir el gördü, ama kim? Yalnızlık mı planlıyorsun?"
Mira cebinden küçük bir not defteri çıkardı. Sayfalarının arasına sıkışmış bir telefon numarası vardı; bir isim: Mustafa. "Eski bir hizmetli var. Yıllardır Korssuz yaşamış biri. Sızıntılar olurmuş, bazen anahtar bile çıkar." Sözler kolaydı ama Mira'nın gözlerinde bir şimşek vardı. "Eğer malikanenin içinde bir anahtar varsa, o anahtar olayı hızlandırır. Beni içeri sokar."
Ege alaycı bir gülüş vurdu dudaklarına. "Anahtar mı? Bunu filmlerde de görürüz. Gerçek hayatta ya bir kira kapısı vardır ya da polis var. Sen mi özel anahtar peşindesin?"
Mira eliyle yüzünü sildi; parmakları hafifçe titredi. "Bu filan değil, Ege. Eğer bir anahtar varsa, malikanenin eski kapıları hâlâ çalışıyor olabilir. Eski hizmetliler ana anahtarları bilirler. Mustafa gibi biri bize yardımcı olabilir. Onu aradım, buluştuk ama… çekim yoktu. Çok dikkatli. Eğer bir anahtar bize gelirse, işin rengi değişir."
Ege masaya vurarak bir kahkaha attı ama gözleri sertti. "Senin takıntın var, Mira. Sadece bir habercilik arzusu değil. Ben de gördüm. Ama takıntılar insanı öldürebilir ya da yok eder; bazen de onu büyük bir sıçrayışa dönüştürür. Tam şimdi doğru olanı yapman lazım."
Mira gülümsedi—gülüşü kırık bir demir parçası gibi. "Doğru olan mı? Ben doğruyu bulmak istiyorum. Duvarların ardındaki doğruyu."
Ege telefonu alıp bir iki numara çevirdi; birkaç dakika boyunca görüşmeler yaptı. Konuşmaları kısa, emredici. Gazetenin yasal birimi, yarım yamalak bir ekip; hepsi küçük, kirli savaşlara alışık. Sonra telefonu Mira'ya uzattı. "Avukat Melis, olağanüstü durum için yarın sabah saat sekiz," dedi. "Ama bu resmi çerçeve. Senin dediğin gibi, gece işi farklı olur."
Mira telefonu yanaklarına götürdü, avukatın soğuk sesini duyduktan sonra merdiven altındaki gerçek dünyaya geri döndü. "Resmi olmayacak," fısıldadı. "Ama yardım olacak."
Ege başını salladı. "Benim şartım var." Gözleri bir an için sertleşti. "Tek başına, bir şey yaparsan beni ve gazeteyi devre dışı bırakacak bir ayrıntı çıkarsa—ben seni koruyamam. Anlaştık mı?"
"Anlaştık." Mira kelimeleri çiğnedi, ağzında metalin tadı yine belirginleşti. Sanki hâlâ eski bir yarasının içinden bir tat geliyordu. "Sana her şeyi bildireceğim."
Gece nöbetçeşmesiyle gazetede herkes birer hayal gibi dağıldı. Kafelerdeki sigara biçimleri, yazıcıların ara sıra tıkırtısı, insanların ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı. Ege masasındaki masaya gömülmüş kahvenin soğumasına izin verdi; Mira pijamaları gibi yırtılmış hislerle ayağa kalktı ve ceketini aldı.
Tam kapıdan çıkacaklardı ki haber odasının ana giriş kapısı bir tıkırtıyla açıldı; kapıdan içeri bir kurye adamı girdi. Üzerinde gazeteye ait olmayan, eski bir kurye ceketi vardı; yüzü yağmurdan parlak, gözleri yorgun. Ege onunla göz göze geldi, anında uyanık. "Ne var?" dedi.
Adam Mira'ya yöneldi. Gürültü bir anda durdu; bir çeşit beklenen anın yankısı gibi. Adam elindeki zarfa bir bakış attı, sonra Mira'ya uzattı. Zarfa yapıştırılmış damganın üstünde bir işaret vardı: eski bir aslan kabartması—Kor Ailesi arması değil ama ona benzeyen bir rölöve.
Mira zarfı eline alırken parmakları buz gibi oldu. Ege gerildi, gözleri gergin bir ip gibi uzadı. Kurye adam sediyimsi bir sesle, "Bu özel teslim, hanımefendi," dedi. "Benden başka kimseye verilmez dedi. İmza istiyoruz ama—" Dudaklarının kenarından bir ter damladı.
Mira imzaya ihtiyaç olmadığını hissetti; zarfın ağırlığı, içindeki şeyin bir anahtar olabileceğini fısıldıyordu. Ege arkasından eğildi, bakışları Mira'nın hareketini ölçüyordu. "Açma burada," dedi. "Bir yerde oturup aç."
Mira masaya geri döndü, elleri hâlâ titriyordu ama titreme şimdi sabitleşmişti; korkunun yerini bir hesaplaşma aldı. Zarfı yavaşça yırttı, içeriden ince, parlak bir hat ortaya çıktı. Eski bir anahtar — işi kötü ama ağır bir geçmiş taşıyan pirinçten. Kolu ince bir işçilikle oyulmuş, üzerinde tanıdık bir motif: dalgalar ve bir güneş; Kor malikanesinin ana kapısını andıran işaretlemeler.
Anahtarın yüzeyi soğuktu, parmak izlerini çekiyordu. Mira onu avuçladı; metalin soğukluğu bir ağırlık gibi bileklerine yayıldı. Ege bir adım daha yaklaştı. "Bu… burası için mi?" diye sordu, sesi bir kez daha hem şüpheli hem umutlu.
Kurye adam kafasını salladı. "Eski hizmetliler böyle anahtarları saklarlarmış," dedi. "Mustafa gibi diyorlar. Fakat bunu gönderen ‘görmemiş’ olmalı—sadece anahtar geldi. Yanında yalnızca bir not vardı." Adam bir poşetten küçük bir kağıt çıkardı ve ona bakıp Mira'ya uzattı.
Not kısa, el yazısı eğik ve sabırsız görünüyordu: "İçeri girmeyi göze alıyorsan, bu anahtar kapısını açar. Ama unutma: her kapı açıldığında bir gölge gelir. Kendi gölgenle hesaplaş."
Mira kağıdı okurken içinden bir şey koptu. Gölge kelimesi, çocuklukta rüzgârla çarpışan perdeler gibi ses verdi. Kor malikanesinin kapısında hayatının geçmiş parçalarından biri olabilirdi bu anahtar. Kalp atışları bir trampolin gibi hızlandı.
Ege gözlerini anahtara sabitledi. "Kim gönderdi bunu?" diye sordu.
Mira anahtarı avucunun içinde çevirirken yüzüne bir soğuk indi; hem gerçek hem mecazi. "Bilmiyorum," dedi. "Ama kapıyı açabiliyor. Ve içeri girersek… belki kamera kararmasının cevabı da oradadır."
Ege derin bir nefes aldı. Gözlerinde bir karar çizgisi oluştu; tehlikeyi biliyor, ama gazeteciliğin öldürülemez açlığını da tanıyordu. "Tamam," dedi. "Sen gideceksin, ama beni sorumlu tutma. Resmi ekip yarın sabah hazır olacak. Bu gece senin özel operasyonun. Ve Mira—"
"Ne?" diye kesti Mira.
Ege bir adım daha yaklaştı, sanki fısıldamak istiyordu. "Kardeşini düşünürken dikkat et. Karanlık yalnız sana yakın değil."
Mira anahtarı daha sıkı tuttu; parmak uçlarında metalin soğuk izi, damarlarında yaşanmış bir korkunun sıcaklığı. Kapının anahtar deliği düşüncesi zihnini delip geçti; içeride bekleyen odalar, tozlu dosyalar, ve belki de bir isim—kardeşinin adı.
Kurye adam kapıdan çıkarken geriye bir soğuk bakış bıraktı. Kapı kapandığında odada yalnızca Mira, Ege ve o metal parça kaldı. Yağmur camlara daha sert vurmaya başlamıştı; dışarıdaki gece Kor malikanesine doğru kanat açıyor gibiydi.
Mira anahtarı cebine kaydırdı. Elinin içinde kalbinin ritmi zorluyordu âdeta. Bir anahtar—giriş izni veren eski bir anahtar—pençesinde bir kapının sesini bekliyordu. Ve o kapı açıldığında, sadece cevaplar değil, aynı zamanda herkesin sakladığı bir sırrın tetikçisi de çıkaacaktı.
Mira kapıyı arkasından kilitledi; Ege ona son bir kez baktı, gözlerinde hem umut hem uyarı. "Geri dön," dedi basitçe.
Mira gülümsedi; gülüşünde hem inat hem de bir ölümle flört eden cesaret vardı. "Geri döneceğim," dedi. Ve cebindeki anahtar, soğuk ve ağır, geceye karşı bir meydan okuma gibiydi.