Chapter 2
Fotoğrafın gözleri Mira’ya saplanmıştı; camın arkasından soğuk bir bakış gibi. Bir an için tüm sesler sustu, çarşafların hışırtısı, odanın klimadan gelen ince uğultusu, uzak merdivenden gelen hafif takla sesi; her şey bir noktada toplanıp onun kulak zarına yapıştı. Parmağı hâlâ kimlik kartının köşesini tutuyordu. Fotoğraftaki yüz çok tanıdık, ama tanıdıklığın nereden geldiğini söyleyemiyordu.
“Bu kim?” dedi yine, kendi sesi bile yabancı geldi.
Kimlikteki isim sıkıştırılmış, düzgün puntolarla yazılmıştı: Eren Kor. Mira’nın nefesi daraldı. Eren… O ismi gazetede görünce yazı kaymış, köşedeki harfler dans edip birer mesaj gibi dizilmişti. Eren Kor. Malikânenin o parlak varisi — şimdi cansız yatıyordu.
Yağmur pencerelere vuruyor, dışarıda gece bir kepçe gibi göğü karıştırıyordu. Kor Malikânesi, dışarıdan bakınca hala süslü bir kabuk: sütlü mermer sütunlar, geniş veranda, gece lambalarının sarı halkaları. İçeri girdiğinizde ise kabuk çatlamış; zemin gıcırdıyor, duvarlarda eski parfüm kokusu ve yeni temizliğin sert deterjanı karışıyordu.
Mira kimliği cebine sıkıştırdı, ayağa kalktı. Dizleri hâlâ titriyordu; ayağı parke zemine çarpınca ses kısa, keskin bir tokma etkisi yaptı. Huzursuzluğu, bastığı her zeminde yankılanıyordu. Odada yalnız olmadığını biliyordu. Malikanenin taş duvarları gibi, her yüz bir sır saklıyordu.
Kor malikânesinde güvenlik odası, isminin gerektirdiği kibirle yer altı gibi küçük ve alçak tavanlıydı. Monitörler duvarı kaplamış, yüzlerce küçük cam, farklı açılardan koridorları, bahçeyi, ana salonu gösteriyordu. Ekranlardan biri hâlâ kapalıydı; kırmızı bir ışık huzur verici bir süreklilikle yanıp sönüyordu. Bu odada Selçuk vardı — uzun boylu, gri saçlı, dudaklarını hiç oynatmadan konuşan bir adam. Yüzünde yorgun bir sadakat vardı; o sadakati Mira, bir zamanlar Haluk’un korumasında gördüğü gibi tanıyordu.
Selçuk Mira’yı görünce gözlerini kırptı, kısa bir baş selamı verdi. “Bayan Yalçın. Burada olmanızı beklemiyordum,” dedi, sesi çakıl taşına sürtülmüş gibi yankılı.
“Benim beklememesi gereken bir şey yok,” Mira karşılık verdi, inanılmaz sakin, ama gözleri çelik gibi. “Gecenin kayıtlarını görmek istiyorum. Eren Kor’un son birkaç saati. Her açıdan.”
Selçuk’ın sol kaşı bir milim yükseldi. Gözünün kenarında yılların şüphe ağı vardı. “Bunu Haluk Bey’e söylemem gerekir. Protokoller…”
“Protokoller,” Mira tekrarladı, dudağında bitter bir tada dönüştü. “Protokoller, halüsinasyonlar ve örtbas arasındaki en ince iplik. Bana kayıtları ver, Selçuk. Gazetecilerin güneşi var; ışık tutacağız.”
Selçuk birkaç saniye bekledi. Odadaki monitör ışığı yüzünü çizgilerle yonttu. Sonra bir anahtarı çevirdi, bir dizi parola girdi, ekranların düzeni değişti. Çeşitli açılardan saatler kaydı birer birer devreye girdi. Mira’nın kalbi her görüntüde biraz daha hızlandı. Her küçük harekette, bir ipucu arıyordu.
İlk görüntü dış kapının önündeki gece görüşüydü. Yağmur damlaları lensi bulandırıyordu; ışıkların halo etkisi camlarda inci tanesi gibi duruyordu. Aracın farları iki kısa çizgi halinde gözüküyordu, bir limuzin. Saat damgaları gösteriyordu: 01:12.
Mira not aldı. “Eren evin içinde görüntüleniyor mu?” diye sordu.
“Evin içinde.” Selçuk tıklattı. Monitörler evin iç planını çiziyor, her kameranın açısı harita üzerinde yanıp sönüyordu. “Saat 01:04’te salonun doğu kanadından görüntü var. Oradan yüksekteki merdivenlere, sonra kütüphaneye gittiği görüldü.”
Ekranda, genç bir adam hızla merdivenlerden indi; omzunda ince bir ceketin çizgisi, saçları yağmurdan hafifçe dağılmış. Yüzü ekrana yeteri kadar yansımadı; ama hareketi Mira’ya tanıdık geldi. Bir an gözleri kapandı, sonra tekrar açıldı. Tanıdığı şey yalnızca yüz değil; yürüyüşün ritmi, omuzların bir anındaki gevşeme, ellerin cebine kayışı—bunlar birinin sanki yıllar önce kaybettiği bir hareketini hatırlattı.
“Diğer açılardan daha net,” dedi Mira. “Kütüphaneye giriş yönü.”
Selçuk klavyede bir dizi tuşa bastı. Kütüphane açısı ekrana geldi. Toz partikülleri görüntüde dans ediyor, eski kitapların ciltleri ışığı emiyordu. Ekranda genç adam kapıya doğru yürüyordu. Kapı hafifçe aralık. İçeriden bir şey düşüyor gibi; bir hışırtı. Sonra görüntü kesildi ve birkaç saniyelik boşluk oluştu. Saat ikide dört.
Mira dudaklarını ısırdı. Boşluklar gazetede yazılmayan hayal kırıklıklarından bile daha tehlikeli. “Kesinti nerede başladı?” dedi.
Selçuk yüzünü asık yaptı. “Kütüphanede 01:06 ile 01:07 arası birkaç saniye yok. Diğer kameraların kayıtlarına bakıyorum.”
Ekran sırayla diğer açılara geçti. Ana salondan, koridordan, hizmetli merdivenlerinden. Hepsi aynı noktayı teyit ediyordu: kütüphanede bir kesinti. Bazı kamera kafaları hafifçe titredi; elektriksel bir dalgalanma izlenimi vardı. Ama bir karartma ile elektriksel titreme arasındaki farkı Mira ayırt edebiliyordu. Bu kasten yapılmış bir sessizlikti.
“O zaman tanıklara geçelim,” dedi Mira. “Asyalı kadının odası nerede?”
“Dış kapının sağındaki hizmetli koridoru. Binnaz şu anda mutfakta.” Selçuk başıyla işaret etti. “Asya mı dediniz?”
“Binnaz Asya olabilir. İsim karıştı.” Mira hızlı adımlarla kapıya yöneldi. Güçlü bir yağmur kokusu, ceketinden gelen tütün kokusu ve eski kağıdın elektrikli kokusu peşinden geldi. Her adımda zihninde bir film şeridi akıyordu; Eren’in elleri, kimliğin yüzündeki gözler, Haluk’un taviz veren ama keskin çenesi.
Mutfakta Binnaz, üstü çizgili bir önlük içinde, çay demliyordu. Ellerinin tırnak araları toz dolu, yüzünün sol tarafında güneşten çizilmiş ince çizgiler vardı. Binnaz gözlerini hızla sildi; biraz da tedirginlik, biraz koruma içgüdüsü var üzerindeki. Mira’yı görünce eliyle ağzını kapattı; gözleri sulandı.
“Biliyorum, gazeteciler…” dedi Binnaz, sesi çatallandı. “Ben görmedim, hanımefendi. Gecenin yarısıydı. Uyumaya çalışıyordum. Sadece mutfaktaydım, çay, bulaşık…”
Mira sessizce onu izledi. Binnaz’in gözleri duvardaki küçük pencereye takıldı; pencereden karanlık bahçeye baktı. “Kütüphaneden ses duydunuz mu?” diye sordu Mira. Sorusu basit ama keskin bir bıçak gibiydi.
Binnaz başını iki yana salladı. “Hayır. Ama… Asya sabah geldiğinde ağlıyordu. Aslında… dedim ki sakin ol, hanımefendi, sakin ol. Bilmiyorum.”
“Madem hiçbir şey duymadın, peki telefonlarının kayıtlarına bakabilir miyiz?” Mira bastırdı. “Aramalar, mesajlar… Herkesin bir şeyi olur gecenin o saatlerinde.”
Binnaz dudaklarını ısırdı. Hizmetçilerin arasındaki bilgi akışı daha kıymetlidir; küçük arama kayıtları, geç gelen adımlar, ayak sesleri; hepsi bir örgü. Binnaz çekingen ama hem de korkudan korkularını maskeleme çabasındaydı. “Bana dediler ki… hiçbir şeyi sızdırmayın. Haluk Bey… haluk bey hep söyler. Sessizlik, sessizlik…”
Sessizlik kelimesi odada donar gibi oldu. Sessizlik menfaat ve ceza arasında asılı bir ipteliktir burada. Mira’nın parmakları cebinde kimliğe değdi; fotoğraf sanki bir düğme gibiydi; hangi ipi çekeceğini seçmek gerekiyordu.
“O “dediler” kim?” diye sordu Mira, sesinin altında bir titreme. Binnaz başını eğdi, gözlerinin sulanan çizgilerinin arasından bakarken belli belirsiz bir isim çıktı: “Avukat… Arda Bey.”
Arda… Haluk’un avukatı. Haberimin ana lobisi. Her şeyin mahkûm edildiği, resmi dilin koruyucusu. Mira not aldı. Birisi sabote etmiş olabilirdi; ya da kasıtlı bir karartma.
Tam o sırada kapı aralık kaldı ve bir beden çerçeveden içeri girerken odadaki hava değişti. Haluk Kor’un gölgesiydi bu—her zaman olduğu gibi mükemmel, her parça yerli yerindeydi: takım elbise, ağır bir koku hafifçe sürükleniyordu. Kendinden emin bir adımla dizlerinin ortasına kadar giyinmişti, yüzünde kederin o teatral gülümsemesi vardı. Etrafındakiler sanki bir an durdu; birer oyuncu perde alındığı anın şokunu yaşadı.
“Mira,” dedi Haluk, sesi kadife gibi. “Gece vakti. İnsanlar uyuyor. Senden ne bekleyeceğimizi biliyorum ama.”
“Haluk Bey,” diye karşılık verdi Mira. “Sizden kayıtları görmek istedim. Kütüphanede bir kesinti var.”
Haluk’ın gözleri, Selçuk’a ve ardından monitöre kaydı. Yüzünde ilk kez gerçek bir çatlama gördü Mira — başarılı insanların kusursuz maskeleri bazen bir çatlağa dayanamaz. “Kesinti mi?” dedi Haluk, içindeki huzursuzluğu saklamaya çalışarak. “Elektrikte fluctuation oldu. Dışarıda fırtına, jeneratör… Herhangi bir şey olabilir.”
“Fluctuation, karartma farkı,” dedi Mira. “Bu bir elektrik hatası gibi görünmüyor. Görüntüde canlı olarak bir parça kapatıldı.”
Haluk kısa bir kahkaha attı, ama kahkaha jesti mekanik kaldı. “Bunlar dedikodular, Mira. Sen haberi sensin, ama bu adamın ölümü… Bir aile felaketi. Bizim acımız var. Herkes bu konuda iyi niyetli olmalı.”
“İyi niyet,” Mira dudaklarının arasından fırladı. “İyi niyet pek çok kez erimiştir, Haluk Bey. Günaydın kadar doğal bir şey olmaktan çıkmıştır burada.”
Halk arasında Haluk’un konuşması perdede bir nezaket gibiydi, ama gözlerinin ucunda bir hedef beliriyordu — Mira. Bir nokta. Az sonra bir emir verecekti. Mira hissetti; odadaki hava aniden tatlılığını yitirdi. Hizmetlilerin yüzleri soldu, Selçuk’ın elleri dengeyi yeniden sağlamak için bir tuşa dokundu. Haluk adeta radyo sinyalini keser gibi ortalığı kumandasıyla susturuyordu.
Haluk bir adım daha yaklaştı. “Günlerdir milletin yüzüne baktım, belki de haklısın,” dedi yumuşakça, ama gözleri Mira’nın boynuna saplanan bir hançer gibi soğuktu. “Ama burada bazı şeyler var; istenmeyen açılımlar aileyi paramparça eder. Ben de ailemin onurunu korumaya çalışıyorum. Bu ayrıntılar yayınlanırsa, şehrin her köşesinde bir intihar olur gibi…”
Mira burun kıvırdı. “Onur değil, gerçek. Onur, gerçeği parlatmak için kullanılıyorsa bir parola olur. Ama gerçek parlatılmaz; o, sadece acı verir. Birini öldürdüler. Kütüphanede bir kesinti var. Kayda giriyoruz.”
Haluk yüzündeki gülümsemeyi sıktı. “Avukatımızla konuşman daha iyi olur. Hukuksel süreçler, izinler… Bunlar var.”
“Avukatınız beni engelleyemez,” diye karşılık verdi Mira. “Gazetecinin görevi gerçekleri saptamak. Eğer kameralarınızda bir karartma varsa, o karartma şehrin gözüne de düşer.”
Haluk bir an sustu; sonra aptal biri gibi başını salladı. “Kamuoyuna yanlış bilgi verilmesini istemem. Gazeteciler de insanlar. Ama ne yazık ki, insanlar bazen bilgiyle manipüle olurlar. Arda Bey’le konuş. Selçuk, protokoller…”
Selçuk gözlerini yere indirdi. Arda Bey ismi havada bir hayalet gibi dalgalandı. “Arda Bey dönecek. Şimdi iyi olmaz,” dedi.
Mira bir adım geri çekildi, kalbinin atışı hızlandı. Haluk’ın savunma hattı örülmeye başlamıştı; ilk düğme, medyayı uzak tutma. Zaten beklediği bir hamleydi ama şiddeti beklenenden daha soğuktu. Bu adam, bir ailenin itibarını kendi elleriyle şekillendiren bir tür mühendis gibiydi — sinirler, para, avukatlar, sadakat satın alınmış yeminler.
“Kayıtları alacağım,” dedi Mira sessizce. “Olmazsa, mahkeme celbi çıkarırım. Kamuoyuna ulaşırım.”
Haluk’ın gözleri alev aldı ama dudakları yine gülüyordu. “Olur da böyle bir şey yaparsan, Mira, o zaman senin de geçmişinin kapıları aralanır. Herkesin sahip olduğu küçük bir tarih vardır. Öyle değil mi?”
Cümle kırıldı ama tehdit açıktı. Mira’nın elleri, cebindeki kimliğe gitti. Eren’in fotoğrafı. Bir an için ikisi aynı dünyada durdu: Eren’in gözleri, Haluk’un gölgesi ve Mira’nın geçmişinin sızan bir parçası. Bu, Haluk’un her zaman bildiği bir görev listesi gibiydi—görünmez korkular yaratmak.
“Geçmişim mi?” diye sordu Mira, sesi donuk ama derin. “Geçmişimi açmak, sana ne kazandırır? Kimin kanı kiminle akan bir söylenti, şehrin sabaha kadar tükürüğüyle silinir. Ama bir cinayet… bir cinayet hâlâ cinayettir.”
“Söyledim, bırakalım yasal süreçler çalışsın,” dedi Haluk. “Arda ile konuş. Eminim uzlaşı bir yol buluruz.”
Mira’nın içindeki bekleyen soru sanki alevlendi. Arda ismi, sessiz bir bağlantıydı. Eğer kayıtlar silindiyse, kim sildi? Elektrik mi, insan mı? Ve Haluk bu kadar soğukkanlıysa, ya o karartmanın düğmesine kimin bastığına dair bir anahtarı elinde tutuyordu.
Selçuk tekrar monitörleri karıştırdı, parmakları klavyede bir melodi gibi geziyordu. Birkaç ekran birden daha sonra tekrar oynadı. O an odada bir tık sesi duyuldu; klavyenin bir tuşu daha. Ekranın biri büyük, siyah bir lekeyi gösterdi; görüntünün ortasında, tüm canlılık bir anda yok olmuştu.
Mira kolunu uzattı, aklından bin parça düşünce geçti. “O ne?” diye sordu. Sesinde bir fısıltı vardı; istemsiz bir korku.
Selçuk yüzü bembeyaz oldu. Parmağı ekrana dokundu, ekranda karanlık genişlemeye başladı, gözle izlenebiliyor, bir lekeden öte; zararlı bir el izine benziyordu. “Ekranda… bir karartma izi. 01:06 ile 01:07 arasında. Yarı açık, yarı kapalı. Kesinti gibi değil — kasıtlı.”
O anda odanın kapısı ardına kadar açıldı ve dışarıdan bir ayakkabı sesi daha duyuldu. Haluk bir adım geri çekildi; gözleri bir noktaya sabitlendi. Selçuk’ın parmakları titredi. Ekrandaki karartma, siyah bir parmak izi gibi büyümeye devam etti. Görüntüde, zaman damgası yavaşça 01:06’nın üzerine sertçe kaydı.
Mira ekrana daha yaklaştı, nefesi monitöre buğulu bir daire çizdi. Karartmanın kenarları, normal bir elektrik kesintisinin düzensizliğini taşımıyordu. Bir elin, bir komutun izi gibiydi; birileri niyetle, özenle görüntüyü yok etmişti.
Odada herkes sustu. Dışarıda yağmurun sesi, bir saniye daha yüksek gelmişti. Haluk’ın gözleri Mira’dan ekrana, sonra kapıya, tekrar Mira’ya indi. Birkaç saniye içinde söylenecekler vardı; her cümle bir ip atacak, bir kapıyı ya açacak ya kapatacaktı.
Monitörde karartma genişledi, sınırları bulanıklaştı; görüntünün yarısı, onca saatlik kayıt, sekanslar… sanki bir el silgiyle geçmişti.
“O karartma —” Selçuk başladı, ama cümlesi havaya asılı kaldı. Tam o sırada telefonun sessiz alarmı çaldı; odanın içindeki tüm gerilim bir akıma benzerce hareket etti. Haluk’ın yüzündeki gülümseme bıçak gibi yeniden şekillendi, ama gözleri bir şey daha arıyordu; bir isim, bir cevap.
Ve ekranın siyah yüzeyinden, saat diliminin üzerindeki numaralar yavaşça açığa çıkarken, herkes fark etti ki bu iş tesadüf değildi. Kameralarda bir karartma izi tespit edilir.