NoveliqaMalikâne Sırları: İtibarı Öldüren Gece / Değişen Tanıklıklar :0%
Log in

Chapter 17

Değişen Tanıklıklar

Nezihe’nin ilk kelimesi havayı yarıp geçti; sonra gelen her hece, odadaki tozu, eski duvarların çürümüş kokusunu daha da keskinleştirdi.

"O gece sen... fark etmiştim."

Mira’nın göğsünde bir şey çöktü — sıcak, çabuk bir boşluk. Burnuna çaydanlıktan yeni demlenmiş çayın yanık şerbeti çalındı; dışarda yağmur perdelerini dövüyordu, camlara ritmik bir sertlikle. Nezihe’nin eli hafifçe titredi; kırışmış avuç içi masanın ahşabına süründü, çıtırtı çıktı. Oda, malikânenin arka koridorundan çalınmış gibi küçüktü; tavana yakın yerde bir ampul zayıf, titrek bir ışık saçıyordu.

Mira bir an kendini tutamadı; dizlerinin üstünde bir elektrik hissi. Başında düğümlenen detaylar, aylarca süren uyku yiyen obsesyonu, anıların kenarındaki tozlu kayıtların hepsi bir anda canlandı.

"Ne gördün? Ne fark ettin?" diye zorla fısıldadı Mira. Sesi küt ve sınırdan birazcık daha keskin çıktı. Yutkunurken boğazında iğneler gezindi.

Nezihe gözlerini kaçırmadı. Karanlıkta küçük, dolu bir hızla nefes aldı; dikiş izleriyle kaplı parmak uçlarını masaya bastırdı.

"Koridorun ucunda bir gölge vardı," dedi. "Yavaşça hareket etti. Üzerinde açık renkli bir palto vardı… pantolonun paçalarıda çamur lekeleri vardı. Senin yürüyüşünü hatırladım, Mira. Aynı adım, aynı duraksamalar. Kalbin hızlı çarpıyordu. Başka bir şey... elinde bir mendil vardı. Üzerinde sahipsiz bir koku... tütün mü, parfüm mü, bilemedim."

Mira nefesini tuttu. Parmak uçları ıslandı; eski bir yara gibi. Nezihe’nin sözleri can yakan bir meridyen çizmişti içindeki haritaya: köşeler, izler, bir geceyi yeniden çiziyordu.

"Senemin adımı duydun mu?" Nezihe devam etti. "Fısıldadılar… ama ben duyduğumdan eminim. Bir isim — senin soyadın gibi. Kor değil, farklı ama aynı imza vardı."

Mira koltuğun kolunu kavradı, yalnızca parmak uçları derinin soğukluğunu hissetti. Bir an gözleri şakaklarına kadar genişledi; sesinin çapı bile değişti.

"Nezihe," dedi Mira, "bunu polise söyler misin? Kayıt altına aldırdın mı? Ses kaydı?"

Nezihe ağzını buruşturdu. "Korktum. Haluk Kesinlikle… Haluk’un sesi bir gölge gibi her yerdeydi. Selim’le konuştuğumu duymuştur. Ama bana bir şey söylendi — ‘Sus, kızım. Konuşma.’ Dediler ki: ‘Senin de geçmişin var, söyleyince kötü olur.’"

Mira soğuk bir kahkaha attı; çakmak kıvılcımlarının sesi gibi, kısa ve acı.

"Yani burada saklanan bir şey var. İtiraf etmeyeceksin çünkü…"

"Çünkü yemeğe para gerek," dedi Nezihe, gözlerinin kenarıyla Mira’yı süzdü. "Çocukların okul kıyafetleri. Diz çöküp yalvardılar bana. ‘Bir daha söyleme, Nezihe. Bizi ekmeğimizden etme.’"

O anda Mira’nın cep telefonu cebinde titredi; ekran karanlığını yırtan bir bildirim. Ekranında Sibel’in adı beliriyordu — Sibel haber ajansından, Mira’nın eski mesai arkadaşı. Mira kısa bir süre tereddüt etti; sonra kapattı, daha büyük olasılıkla bir haber. İçeriğin sıcaklığı, Nezihe’nin sözleriyle aynı düzlemde titreşti.

"Tanıklar değişiyor," dedi Mira, sessizce. "Bugün birkaç ifade geri çekildi. Selim, Leyla... Hepsi aynı gün içinde. Bir şey dönüyor avuçlarımın içinde ama kayıyor."

Nezihe bir an sessiz kaldı. Saçlarının arasından hafif küf kokusu yükseldi; pencereden gelen yağmurun ritmi daha da sıklaştı.

"Para mı, tehdit mi?" diye sordu Nezihe. "Hangisi daha kötü?"

Mira gözlerini kapadı. Geçen hafta bulduğu bir fotoğraf gözlerinin önünde belirdi — Haluk’un elindeki bir zarf, etrafta yumuşak bir ışık, yüzlerde hiçbir ifade. O zarfın ağırlığını hissetti; kağıdın içinde, bir ağırlık vardı: paranın sessiz dili.

"İkisi," dedi Mira sonunda. "Ama bir sebepten bazıları yanlış hatırlıyormuş gibi davranıyor. Sanki birileri ortak bir şarkı söylemiş. Aynı kelimeleri, aynı terimleri kullanıyorlar."

Nezihe dudaklarını ısırdı. "Beni de sustururlar mı?"

Mira başını salladı, faul bir umutla. "Senin gibi biri susturulursa, bunun yankıları vardır. Ama susunca, geriye benden başka kim kalır?"

Nezihe'nin yüzünde o eski, kederli çizgi daha da derinleşti. "Senden başka kimse mi yok?"

Mira kalktı. Ayakkabılarının tabanları kirliydi; yağmurdan içeri girmişti. Koridorun taşları ıslanmış, ayak izleri bir resim gibi yer değiştiriyordu. Dışarıda rüzgâr hüsranlı bir pişmanlık taşıyordu; ağaçların dalları camlara vururken yakıcı metalik bir uğultu yayıldı.

"Bahçeye bakacağım," dedi Mira. "Selim’i bulacağım. Kameraların kayıtlarını aldıracağım. Eğer birisi koordine olduysa, iz bırakmıştır. İnsanlar eşya taşırken, bir zarf bırakılırken, bir kapı çarpışırken… Bu izler burada."

Nezihe Mira’ya baktı; gözleri merhametle parladı. "Eğer bir şey olursa… çocuklara bakar mısın?"

Mira dizlerinin üzerine çöktü, Nezihe’nin elini tuttu. Parmağının derin çizgilerine baktı; her çizgide bir gece, bir fedakârlık, bir ihaneti taşıyordu.

"Yemin ederim," dedi Mira, sesi kırılana dek. "Ne olursa olsun."

Koridordan gelen adımların ritmi aniden değişti; hafifçe yaklaşan, ama uzak olan bir ses. Selim’di — malikânenin uzun boylu, gri sakallı hizmetkârı; yüzünde sabırla örülmüş bir doku. Elleri eski bir cüzdanın kenarına yapışmıştı; cüzdan, polisin vereceği ifadeye ilişkin kağıtlarla doluydu.

Selim’i gören Mira ayağa fırladı. "Selim!" dedi. "Her şeyi anlat, doğruyu söyle."

Selim’in gözleri torbalar gibiydi; içinde uzun yılların ağırlığı birikmişti. Ayaklarının altında halı hafifçe kıvrıldı. "Hanım, ben... ne söyleyeyim? Ben ne görmüşsem onu söyledim. Ama avukat... biri geldi. Çok narin bir el değdi, hanım."

"Nasıl bir el?" Mira sordu, sabırsız.

"Para dar verdiler, hanım. Zarfta oldular. Önce boş bir evrak zannettim, sonra açtım. Peçetelere sarılıydı. 'Çocukların ihtiyacı var' dedim onlara. 'Aile geçmişi var; bunu ortaya çıkarmak... bizim üstümüzde durur.' Bana dediler: 'Cehennemi istemiyoruz, Selim.'"

Mira derin bir nefes aldı. Duyduğu her kelime bir çakı gibi indi. "Kimin eliydi?"

Selim başını öne eğdi. "Ben görmedim yüzünü, hanım. Kapıda bir araba bekliyordu. Siyah bir Mercedes. Ehliyetleri olan bir adam geldi; elleri titriyordu ama duruşu bir gövde gibiydi. Sadece zarfı uzattı ve gitti."

"Farklı mıydı zarf?" Mira sordu. "İsim, not, herhangi bir işaret?"

Selim gözlerini kaldırdı. "Üzerinde küçük bir kart vardı. Üstünde sadece bir harf. K'sı vardı. K harfi. İnce basılmış."

Mira’ın içinden bir buz akıntısı geçti. K. Kor. Sözler bir ağ ördü; o ağ hem kurtaracak hem boğacaktı.

O sırada koridorun ucundan başka bir ses duyuldu. Leyla, genç hizmetçi, elinde ıslak bir mendille geliyordu. Yüzü solgundu, gözleri çakmak gibi yanıyordu; sanki uykusuzluk onu kemirmişti.

"Ben... ben de..." diye başladı Leyla, nefes nefese. "Mira Hanım, ben size söylemiştim her şeyi. Ama birisi aradı dün gece. ‘Bunu unut, yoksa çocuklarını düşün’ dedi. Telefonu kimin aradığını bilmiyorum. Bugün ifade değişti çünkü... çünkü korktum. Yani… belki hatırlamıyorum, belki karıştırıyorum."

Mira onun yüzünü dikkatle inceledi; gözünün kenarındaki damarlar atıyor, dudak titriyordu. "Kim aradı Leyla? Numarayı görebiliyor musun? Yeni bir numara mıydı? Ses erkek miydi, kadın mı?"

Leyla gözleri doldu. "Erkek gibiydi. Düşük bir ses. Reddedilme tehdidi gibiydi. Para teklif edilmedi bana. Ama... bana ofiste iş teklif ettiler. Paketi getirdiler. İçinde benim adıma bir iş sözleşmesi vardı. Ben düşündüm. Kardeşim işsiz. Annemin ilaçları…"

Mira dizginledi kendi öfkesini; duvardaki saat tıkırdayıp duruyor, zaman bir makine gibi çeviriyordu dişlilerini.

"İkna mı ettiler yoksa zor mu?" diye sordu Mira.

Leyla başını salladı. "Zorlamadılar yüzüme. Sadece... ağırlık verdiler. Paranın kokusu, hanım. Ve nefretle bakmaktan da korktum."

Mira kalbinden bir parça yitiriyordu; her bir tanık birer kapı aralıyor, ama aradaki korniş aynıydı: K harfi, zarf, tehdit, para. Bir ağı her şeyi içine çekiyordu.

Kısa bir sessizlikten sonra Mira telefonu çıkardı ve Sibel’e çağrı attı. Sibel birkaç saz vibrasyonuyla yanıtladı.

"Mira, haber geldi, şu an canlı yayındalar. Bir tanık daha ifade değiştiriyormuş. Adı Hakan. O da senin aleyhine konuşmuştu önce, sonra mektupta bir yanlışlık olduğunu söyledi. Resimler dolaşıyor sosyal medyada — bir video varmış. Video sanki birisinin kameradan görüntüleriyle hazırlanmış, ama yüzün bulanık. Haluk’la ilgili yeni bir şey yok, ama tweet fırtınası başladı." Sibel nefes nefese konuşuyordu.

"Video gerçek mi?" Mira sordu. "CCTV kayıtları ile karşılaştırıldı mı?"

Sibel bir an sustu. "Mira, bir avukat geldi sabah. Kor Ailesi'nin mahrem avukatıymış. Ama ilginç olan şu: ben de bir şey gördüm. Birisi sosyal medyada aynı ifadeyi paylaşıp, hepsine aynı kelimeleri attı. Tıpkı bir şablon gibi."

Mira telefonu kapattı. Bir plan gerekiyordu. Öncelik: kamera kayıtlarını güvence altına almak, tanıkları korumak, yasal bir koruma istemek. Ama bir adım daha atmalıydı; çünkü burada sadece paranın ya da tehdidin el değiştirmesi yoktu. Birileri kurguyu yeniden yazıyordu.

"Nezihe," dedi Mira, sesini olabildiğince alçaltarak. "Senin gördüklerin asla küçük bir ayrıntı olmayacak. Eğer doğrulayıp polisi ikna edebilirsek... o zaman bir şey değişir. Yazdım adımı üzerinde olan şeyi. Seni bir yere güvenli koyacağım. Ama önce Selim’le ve Leyla’yla kayıt altına alacağım sözleri."

Nezihe dudaklarını ısırdı. "Ben… korkuyorum, Mira. Eğer bir daha konuşursam…"

"Ben burada olacağım," dedi Mira. "Ve eğer onlar seni korkutmak için bir hamle yaparsa, biz geri adım atmayacağız. Susmak onlara güç veriyor."

Sesin içindeki titreme Mira’nın kendi inancını test eden bir çığlığın yankısıydı. Kapı aralık kalırken dışardan bir araba motoru sesi duyuldu; düşük bir Mercedes'in tıslaması. O sesin içindeki metalik tını Nezihe’nin yüzünü daha da solgunlaştırdı.

Hızlı adımlarla koridora yöneldiler. Selim bir kağıt daha çıkardı; polis tarafından alınan ifadenin bir kopyasıydı ve üstünde başka bir el yazısı vardı. Mürekkebin siyahı falanın içinde bir başka renk belli oluyordu — kırmızı damlar gibi.

Mira kağıdı aldı. Üstte basit bir cümle vardı. Aynı kelimeyi birkaç tanık kullanmıştı bugün: "Yanlış hatırladım."

Mira kağıdı biraz daha okurken kapı kenarında yeni bir yüz belirdi; yorgun, ama gözlerinde bir tür karar. Adı Hakan’dı — önceki ifadesiyle davayı alevlendiren adam. Şimdi cümlesini değiştirmek üzerindeydi. Avukatıyla değil, yalnız gelmişti. Elleri ceplerinde, bir sigara ucunun külü parlıyordu.

Hakan, odaya bakarak ağır ağır konuştu. "Ben ilk söylediğimde... görmüştüm. Ama bugün konuşurken bakınca her şey bulanıklaştı. Belki karıştırdım. Belki başka bir geceydi. Bilmem." Sesi boşluklu, bir sis gibi dağılmıştı.

Mira gözlerini kırpmadan ona baktı. "Hakan, yıllar boyunca yüzüne baktım. Sen yalancı değilsin. Neden şimdi değiştiriyorsun?"

Hakan bir an durdu. Sigaranın köküne bastı, külleri parmaklarına yapıştı. Sonra Mira’ya doğru eğildi; gözleri sabit, tuhaf bir sıcaklık yayıyordu.

"Seni koruyorlar," dedi.

Söz odaya düştü, ağır ve parlak bir taş gibi. Nezihe’nin yüzünde meşale titredi. Selim’in çenesine kan oturdu. Mira’nın içindeki her şey bir anda durdu — nefesi, kanı, kalbi. Gözleri, Hakan’ın gözleriyle buluştu. Hakan’ın dudakları titremiyordu; derin bir sır mı söylüyordu, yoksa bir tehdit mi? O an her şey birbirine karıştı; yağmurun dışardaki sesi, camdaki damlaların yaladığı ışık, odanın kokusu — hepsi aynı anda keskinleşti.

"Seni koruyorlar," dedi Hakan yeniden, bu kez kelimeler daha sanki bir zinciri kilitleyen anahtar gibi tıklandı.

Mira dudaklarını hafifçe açtı, çevresindeki havayı çekti. O ana kadar hissedilen tüm basit doğrular sanki tersine çevrildi; bir koruma mı, yoksa bir tuzak mı? Haluk’un korunması mı? Yoksa kalbinde saklı olduğunu düşündüğü aile bağı mı yoksa onu bir gölge gibi saklayan başka bir güç mü?

Hakan Mira’ya bakarken gözlerinde bir şey daha belirdi: korku ve bir tür teslimiyet. Dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi; ama bu gülümseme ne sevinç ne rahatlama taşıyordu.

Odamızın duvarları küçülüyormuş gibi oldu. Mira, Hakan’ın yüzüne dikildi; her çizgiyi, her küçük kas seğirmesini inceledi. Soru yüzünün bir parçası oldu: kimdi "onlar"? Haluk’un adamları mıydı? Kor ailesinin görünmez koruyucuları mı? Yoksa Mira’nın bilmediği, ama onu kurtarmayı amaç edinmiş birilerinin gizli eli miydi?

Hakan sigarasını buruşturdu, külünü yere serpti. "Seni koruyorlar," dedi tekrar, ama bu kez o kelime bir niyet taşıyordu — belki bir itiraf, belki bir uyarı, belki de Mira’ya açılan bir kapının anahtarıydı.