Chapter 16
Hoparlörün uğultusu, odanın köşelerine sinmiş eski tozları titretti; Mira’nın kulak zarları birkaç saniye boyunca uğultuyla doldu, sonra hiçbir şey kalmadı. Sessizlik, bir deniz kabuğundaki rüzgâr gibi uğuldayınca Mira nefesini tuttu; göğsünün içinde bir buz kırığı kıpırdadı.
Telefon ekranda "bağlantı kesildi" yazısını gösteriyordu. Kelimeler yarıda kalmıştı; hacker’ın dudaklarında asılı kalan o tek hece, Mira’nın kulaklarında pulsasyon gibi atıyordu. Asıl olan neydi? Kim yasak bir şeyi söylemek üzereydi de yarıda kesilmişti?
Pencerenin dışında yağmur, malikanenin çatısından taşarken camda küçük sim triğler oluşturuyordu. Dışarıdaki bahçe fenerleri sisle bulanıyordu; sararmış ışıklar, taş yolun üzerine ağ gibi düşüyordu. Kor malikanesi, kendi gölgeleriyle konuşuyordu.
Mira ayağa kalktı. Parmak uçları hâlâ titriyordu; ellerini dizlerinin üzerine bastırıp birkaç derin nefes aldı. Her nefeste küçük bir uyuyan köpek gibi bir kararlılık uyanıyordu. Hacker’ın bağlantısının son kelimesi yarım kaldıysa da, verdiği ipucu ortadaydı: malikanenin eski hizmetlilerinden biri hâlâ burada olmalıydı. İsim bir yerde çarpıcı bir yankı bırakmıştı; Nezihe.
Nezihe... Adı, Kor ailesinin eski günlerinin, mutfak dumanı ve mum ışığının kokusuyla karışmıştı. Mira, ceplerini yoklayıp eldiven, küçük el feneri ve not defterini çıkardı. Siyah çantası omzunda, koridorlara doğru hareket etti. Her adım, parke taşlarının altında bir hikâye kırıntısı bıraktı.
Koridor lambaları uzun gölgeler çiziyordu. Duvarlarda asılı portrelerin gözleri, Mira’nın ilerleyişini izliyor gibiydi; her yüz, farklı bir sır saklıyordu. Haluk Kor’un resmi, altın çerçevesinde daha bir parlaktı; bakarken çene çizgisindeki sertlik, Mira’nın bazen rüya gören çocuğu andıran gözlerine saplandı. O gün hangi yüzler gerçekte gülmüştü, hangi maskeler düşecekti?
Servis merdivenleri, ana salondan daha az dikkat çeker şekilde yer alıyordu; kapakları cilalıydı ama paslanmış bir koku sızıyordu. Mira merdivenleri inince havanın yoğunluğu değişti; yemek kokusu yoktu, yerine sabunlu sudan, eski odunlardan ve ağır urgan kokusundan bir bilinçaltı geldi. Aşağıda ayağının altında tahta döşeme hafifçe inip kalktı; ev, nefes alıyordu.
Hizmetliler kanadı, eski fotoğrafların sarı çerçevelerinin sıralandığı bir duvarla son buluyordu. Fotoğraflarda genç bir Nezihe vardı; elinde bir tepsi, arkasında altı tane çocuk, gözlerinde yılların yükü yoktu. Mira fotoğrafı parmak uçlarıyla yoklarken kapı aralığından bir tıkırtı duydu. Bir televizyonun cılız sesi değil; örgü şişlerinin birbirine çarpmasıydı.
Kapı yarı açıktı. İçerisi karanlıktı; tek ışık pencereden gelen cılız ay ışığıydı. Nezihe, küçük bir iskemlede oturmuş, elleriyle ince bir ipek şeridi sarıyordu. Saçları beyaz bir bulut gibi başında toplanmıştı; yüz çizgileri derin ama sert; bakışı ise beklenmedik şekilde berraktı.
Mira kapıya yaslandı. Adımları bir kedinin sessizliğini zorlayacak kadar dikkatliydi. Kadın başını kaldırdı. Gözleri, Mira’nın yüzünde takıldı ve bir an için hareketsizleşti — tıpkı bir iğnenin metal yüzeye çarpıp orada asılı kalması gibi.
"Hoş geldiniz," dedi Nezihe, sesi katran gibi kuru ama şaşırtıcı bir sıcaklık taşıyordu. "Gece yarısı kim olur, haberci mi?"
Mira çantasını önüne çekti. "Ben Mira Yalçın. Gazeteciyim. Burada... sizden konuşmam gerekiyordu."
Nezihe’in elindeki örgü durdu; parmaklarıyla lifin üzerindeki küçük bir düğümü düzeltti. "Mira Yalçın," diye tekrarladı. "O isim... Eskilerden bir rüzgâr gibi geçti. Ne arıyorsun burada, evlat?"
Mira tereddüt etmedi. Sorular bir şelale olup akıyordu; önce kısımı seçmişti ama itaati yoktu. "Bir cinayet oldu. Bu evde. Ve... geçmişle ilgili bir şeye takıldım. Sizin adınızı duyduğumda... belki bilecekleriniz vardır."
Nezihe omuz silkti; o hareket bir zamanlar hizmetli üniformasının altına gizlenmiş bir direnişti. "Cinayet mi? Bu evde öldürülenler çok oldu, hanım. Bazıları tabiata, bazıları zamana, bazıları da insan eliyle gitti. Ama gerçekler... gerçekler kolay bulunmaz."
Mira dizginini çekti. "Geçmişten, doğrudan. Kor Ailesiyle ilgili. Bir anahtar var mı elimde bilmenizi isteyeceğim? Bir şey, gizli bir oda, eski kayıtlar... Bir anne- baba ismi, doğum kayıtları—"
Nezihe bir hırıltı çıkardı. "Gizli odalar, hanım, bu evin kan damarları gibi. Hepsi birbirine bağlı. Ama bazı kapılar en sağlam kilitlerle kapanır. Kimseye açılmaz."
"Kitaplık," dedi Mira, içinden gelerek. "Yuvarlak kitaplığın arkasında bir panel olduğunu duydum. Orada… bir çekmecede eski bir defter. Bir anahtar gerekebilir."
Nezihe’in yüzündeki bir çizgi daha derinleşti. "Söylentiler hızla yayıldı, ama kitaplığın arkası... çok dikkatli bir anahtarla açılır. Bu anahtın biri vardı; yıllar önce kayboldu. Varsa bile, Haluk onu bilseydi kapınızı çalmazdım."
Mira yüzünde bir umut kıvılcımı hissetti. "Anahtar mı? Biri sakladı mı, yoksa...?"
Nezihe gözlerini kapadı; iki elleri bir an için birbirine kenetlendi. "Saklamak değil, korumaktı. Gözlerden uzak değil, hatırlardan uzak etmekti. Bu ev… mahremiyet ister; gizlilik, kanın kokusunu susturur."
Mira dizlerini kırıp sandalyenin kenarına oturdu. Akşamın soğukluğu içeri çekiliyordu. "Ne biliyorsunuz Nezihe? Bana söyleyin. Lütfen. Her dakika, Haluk’un adamları buraya çekiliyor."
Kadının yüzü yumuşadı, sonra tekrar sertleşti. "O adamlar… Haluk’un adamları, gençlerimi büyük bir gölge gibi sardılar. Geldiklerinde kapıları çalarlar; sanki kimsenin sırrı kalmak zorunda değilmiş gibi. Çünkü onlar, ada gibi bir doktrinle geldi — 'gizli kalmasın.'"
Nezihe ayağa kalktı, yavaş adımlarla çekmecenin olduğu küçük bir tebella dolabı çekip içinden küçük bir kutu çıkardı. Kutunun yüzeyi yıpranmış, köşelerinde pirinçten minik kabartmalar vardı. Kadının parmakları titriyordu; ama görünürde bir güç var gibiydi: yılların ihmaliyle şekillenmiş bir kararlılık.
"Bu..." dedi Nezihe ve Mira’ya sıkıca uzattı. Kutunun içinden ışık gibi bir nesne çıktı: eski, tuğlalı bir anahtar. Pirinçten; yılların oksitinden dolayı matlaşmıştı, ama uç kısmında minik bir işaret vardı — bir horoz mu, bir dalga mı, yoksa aile armasından bir parça mı, Mira ayırt edemedi.
Mira anahtarı avuçladı. Soğuktu; metal, tenine hafif çarpık bir hikâye fısıldadı. "Ne zaman? Neden bana veriyorsunuz bunu?"
Nezihe gözlerini boynuna indirdi. Çenesi hafifçe titredi. "Veriyorum çünkü artık korkmamak gerekiyor. Bana yalvardın da, belki de korkudan çok bir yemin dinledim." Sesinde kırılgan bir ağırlık vardı. "Ama bil ki, bu anahtarın bir bedeli var. Bu, açılan kapıdan geriye dönüş olmayacağına dair bir uyarıdır."
"Bedel?" Mira'nın kalbi bir titreşim daha aldı. "Hangi bedel?"
Kadın, avuçlarını iki yana açtı. "Bu evde bir kan izi var. Ve o kan izi, birçok yüzü örter. Anahtar, o izi gün ışığına çıkarırsa, bazıları ölümü tercih eder, bazıları ise evlerini yitirir. Ama bazen, daha kötü olan — itibarları parçalanır. Haluk, para ve güçle beslenen bir adamdır; itibar onun kutsal tapınağı. O çürürse, her şey çürür."
Mira, "Benim derdim itibar değil, gerçektir," dedi. Sesi sertti, ama içinde titrek bir yumuşama vardı. "Kayıp kardeşim. Ailem. Bunu geri getirmek istiyorum."
Nezihe bir hırıltıyla tebessüm etti. "Senin değil sadece itibar, Mira. Kimi zaman gerçeğin bir çocuğu daha vardır — adlar. Kayıp adlar. Bu evin duvarları, eski bebeklik kokuları taşır. Doğrular, bazen bir lütuf gibi saklanır; bazen de bir lanet olarak."
Dışarıdan uzak bir kapı gıcırtısı duyuldu; önce küçük, sonra daha belirgin. İki ses, koridorun sonundan geliyordu — çift adım, bir şeyin cilalanmış zırh gibi yaklaşması. Mira kim olduğunu bilmeden tedirgin oldu. Haluk’un adamlarından biri mi yoksa sadece nöbetçi?
Nezihe başını yana eğdi. "Onlar gece gezgini olmazlar. Eğer kapı çalarsa, ya Haluk gelir ya bir telefon. Senin burada oturduğunu görüp gitmezler, Mira. Planın varsa çabuk olmalısın."
Mira anahtarı daha sıkı kavradı. Parmak uçları metalin üzerinde mürekkep izleri gibi çizildi. Kapoşonun içinde kalan bir parça halı ipi gözüne çarptı; küçük bir resim, bir bebek fotoğrafıydı, sararmış. Fotoğrafın arkasında el yazısıyla bir not: "Gözlerini annesine vermiş."
Mira'nın ciğerlerine bir şey çöktü. O küçük not, yılların tozuyla birlikte bir anı patlattı: çocukken annesinin boynuna kondurduğu bir inci kolye, annesinin el yazısı… Mira’nın elinde birkaç parçadan oluşan bir puzzle gibi bağlandıkça bir resim yükseliyordu. Kor ailesiyle olan bağının olası ipuçları.
Nezihe gözleri parıldadı; birden yüzü değişti, sanki bir flüt sesiyle uyanmış gibiydi. "Bunu sakladım. Senin olması gerektiğini hissettim. Bu evde büyümüş bir çocuğun hatıraları gibi. Kimse bunu bilmeden yaşadı."
Mira sesini yutkundu. "Siz beni... tanıyor musunuz?"
Kadın sessiz kaldı. Örgüsü tekrar başladı ama her ilmekte bir anıya dokunuyordu. "Tanımak başka, bilmek başka. Senin yüzün birkaç kez gözümün ucuna takıldı; bir silüet, bir gölge ya da bir çocuk haberi gibi. Ama o gece..." Nezihe birden durdu. Gözleri doldu; yüzündeki çizgiler çatlak bir deniz tabanı gibi kırıldı. Bir damla yaş yanaktan süzüldü, battaniye üzerinde küçük bir iz bıraktı.
Mira nefesini tuttu. Her şeyin ortasında bir duraklama vardı; zaman, ince bir çelik tel gibi gerilmişti. Sanki Nezihe’nin söyleyeceği şey, tüm kapıları açacak veya kapatacaktı.
Kadın ağladı.
İlk hıçkırıklar, odanın içindeki havayı parçalayarak çıplak bir gerçekliğin kokusunu getirdi. Nezihe başını kaldırıp Mira’ya baktı; gözlerinde yılların gömülü sırları vardı, sesi titriyordu ama kelimeler kararlıydı.
"O gece sen... fark etmiştim."