Chapter 14
Ekranın son kıvılcımı da söndü; o küçük mavi imleç bir saniye sonra yutulmuştu.
Mira, avuç içleri terli, nefesinin sıcaklığını gömleğinin yakasına hissetti. Klavye üzerindeki parmakları titriyordu; tuşlar birer birer tıklarken sesleri odanın diğer ucundaki kristal avizenin uzak bir zırıltısını hatırlattı. Yağmur pencerelere vuruyor, rüzgâr saçaklara takılıp inliyordu.
Birisi o izleri silmeye çalışmıştı.
Bu cümlenin ağırlığını içinden geçirdi; kütüphanenin ağır hava kokusuna, kurumuş mürekkebin keskin tatlısına karıştı. Ekranda görünen kırık JSON satırları, eksik hash dizileri ve yarım kalmış transcode parametreleri, bir davanın yaralı kan damarları gibiydi — iz kapatılmış, ama damarlar hâlâ dürtülüydü.
Mira bir sigara düşüncesiyle irkildi ve kendini kestirdi. Burada, malikanenin içinde, içerideki her sesin bir dinleyeni olabilirdi. Haluk Kor’un gözü her yerdeydi; işaret parmağı gibi uzanan güvenlik ağları, servisler ve kiralık siber korumalar… O yüzden nefesini kontrol etti, çok daha sessiz bir solukla.
USB belleği çıkardı. Gece karanlığında metal soğuk bir çarpıcı gibi parıldadı.
“Çekirdek görüntüsünü alacağım.” diye mırıldandı kendi kendine. Sesi duvarlarda yankılandı, ama kimse yanıt vermedi.
Masadaki ikinci dizüstü daha eskiydi; ekranı çizgili bir CRT hatırlatırcasına parıldıyordu. Mira, canlı bir Linux dağıtımıyla önyükledi. Sistem soğuk bir fısıltıyla uyanırken içindeki sinirler daha da gerildi. Bir yandan da zihninde hesaplı bir aritmetik dönüyordu: zaman damgaları, eksik paketler, transit sunucular, ve her yeni katmanla daha fazla insanın bilgisi.
Klavye üzerinden gelen ilk komutu yazarken pencereden bir gölge geçti. Hizmetçilerin adımları uzak, düzenli ve ölçülüdü; ama Mira onların kanalının dışında olduğunu biliyordu. Bu, gece işiydi. İzleri takip etmek gece işi olurdu.
Yaralı JSON’u parçaladı. Kodu okurken hissettiği şey, eski bir cesedin parmak izini arayan bir adli tabibin dikkatine benziyordu: her eksik karakter, bir kemiğe saplanan bir çivinin izi gibi belirti veriyordu. Bir yerde KORMEDYAPOOL isminde yarım bir yol vardı; bir yerde tarih formatı yanlış bir saat dilimine işaret ediyordu — UTC yerine yerel, ama saatler gerideydi. Bu, birinin zaman damgalarını elle değiştirdiğinin işaretiydi.
Bir IP dizisi kaldığı yerden kırpılmıştı; başında “10.” ile başlayan, iç ağlarda kullanılan klasik bir özel adres. Normalde dışarı çıkmazdı. O adrese ait tek kırıntı, logların kenarında fırlatılmış küçük bir SSH fingerprintiydi — 1024 bitlik, nadiren kullanılan bir klavyeye ait. Bu fingerprint Mira’ya soğuk bir tanıdıklık verdi; yıllar önce radarına takılan, tek kişi tarafından kullanılan bir paratoner gibiydi.
İşte o an, karar verdi. Gerekirse eski dostlarına güvenecekti. Kötü anılar ve kırık sözler olsa da; teknik suçların izini sürenler, bir şekilde birbirlerini tanırlardı.
Telefonu eline aldı. Tamam, malikanede sinyal zayıftı; ama arabadaki sinyal bozuluyor, kornişlerden yansıyan dalgalar bazen ters çalışıyordu. Mira, cezbedici bir adımla telefonu arka cebine soktu ve zayıf bir Wi-Fi araması kurdu. Eski numara hâlâ oradaydı: SARP — ya da geçmişteki takma adıyla "KaraKedi".
KaraKedi. Mira, adın kendisinde bıraktığı iğneli tatla gülümsedi. Sarp’ın sesi, yıllar önceki hesaplaşmadan beri köşelerde dolanan bir anı gibiydi: alaycı, mesafeliydi ve hiçbir zaman tamamen güvenilmez olmamıştı.
Mesaj kutusuna kısa bir çağrı yazdı: "Görüşme gerekiyor. Şu an konuşamıyorum. Kütüphane. Acil."
Gönder tuşuna bastığında mesajın gitmemiş gibi durması bir anlık yüreğine saplanan bir bıçak gibi oldu. Sonra iki tık: gönderildi. Mira derin bir nefes aldı ve bekledi.
Cevap sadece birkaç dakika aldı; telefonun hoparlörü neredeyse hiç titreşmiyordu ama ekran titreyip bir bildirim gösterdi.
“KaraKedi — 00:12: 'Neden ben? Halka indirdin mi yoksa yine aynı hatayı mı yaptın?'”
Kısa. Kışkırtıcı. Sarp asla direkt konuşmazdı; hep sınardı, bir tür dansa davet ederdi. Mira parmaklarını kürküne sanki eski bir dostla yeniden tokalaşır gibi ovdu.
“Silinmiş izler. Veri parçalanmış. Kor ailesiyle bağlantı olabilir. Sana özel bir fingerprint çıktı.” yazdı Mira.
Cevap gecikmedi, ama geldiğinde bir elektrik kadar keskinti.
“Fingerprint mi? Hadi canım, bu bana mı kalmış? Ekranda kim sessizce ağlıyor?” diye yazdı Sarp. Satırlar arasında bir gülme işareti vardı; Mira onu hissedebiliyordu, sitem dolu ama heyecandan çarpan.
Mira, kelimeleri ölçüp biçti, eskiden bir gazetenin manşetini atar gibi tek satır bıraktı: “Görüşürsek söyleyeceğim.”
Kısa bir sessizlik oldu. Kütüphanenin lambası küçük bir opsiyonel melodramla titredi, tavan arasından gelen bir çatırtı rüzgârla başladı. Saat kadranları kendi rutinlerini izledi.
Sonra telefon — bir kez daha — titreşti. Bu sefer Sarp çağrı bırakıyordu: Zamanlanmış, tek kullanımlık bir şifreyle. Mira adımlarını ölçtü; terlemiş avuçlarını cebine soktu, bir nefes daha aldı ve çağrıyı açtı.
Sarp’ın sesi hoparlörden sırıtarak yapıştı: "Mira. Ne işin var taşralı malikânelerde? Seni bu kadar acele hareket ettiren şey nedir? İtibarını geri kazanma planın gece yarısı gizli buluşmalarla mı yazılıyor?"
Kulağına geldiğinde Sarp’ın sesi gecikmeli, filtreliydi; muhtemelen VoIP üzerinden satranç hamlesi gibiydi. Her kelime dikkatle seçilmiş; arkasında bir şüphe, bir test ve saklı bir öfke vardı. Mira, üzerinden yıllar geçmiş olan bu sesi tanıyordu; hâlâ aynı anda hem kırıcı hem de koruyucuydu.
“Logları silmeye çalışmışlar.” dedi Mira. Her harf bir kaltak edilmiş yaramın kenarına parmak bastı. "Bir video var. Üzeri kazınmış. KORMEDYAPOOL; bir SSH fingerprint… 1024 bit. Bu sana bir şey söylüyor mu?"
Sarp bir an sessiz kaldı; o sessizlik içinde Mira kulaklarını açtı. İstanbul’un gece trafiği, yağmurun ritmi, malikanenin uzak bir koridorundan gelen bir ayakkabı sesi hepsi aynı anda vuruyordu.
“1024…” Sarp sonunda tekrar konuştu. “Eski bir parmak izi. Klasik ama aptal değil. Ama Mira — 1024 herkeste yoktur, özel bir elbise gibi. Bir kişiyle ilişkilendirebilirim. Ama beni buraya sürükleyecek kadar güçlü mü? Neden sen arıyorsun beni? Niye şimdi?”
Soru, bir çivi gibi saplandı. Mira içinde sakladığı tüm kâbusları, Haluk’un gölgesini, kendi ailesine ait olma ihtimalini geri çekmiş gibi hissetti. Sarp’ın basit soru cümlesi, hem tehdidin hem de yardımın kapısını aynı anda araladı.
Cevap vermeden önce Mira kütüphanenin penceresinden dışarı baktı. Deniz, geceyle uykuya dalmamış gibi koyu ve kabartılıydı. Malikânenin dış aydınlatmaları, suyun üzerinde beyaz kahverengi lekeler gibi parıldıyor, sonra kayboluyordu. İçeride, eski bir tablo çerçevesinin altında toz, daha karanlık bir tehdit gibi bekliyordu.
“Hastalanmadım, Sarp.” dedi Mira sonunda. Kendi sesini duymaya alışmaya çalıştı; titremesini kontrol etti. "Sana güveniyorum."
Sarp, hafifçe iç çekti. Ekranın ötesinden bir şeffaflık vardı: geçmişteki bir kırgınlık, her iki tarafın da bildiği bir ihanet. Mira bunun farkındaydı; ama zaman yoktu. Haluk’un adamları veya kendi kanıma dair gerçeğin ortaya çıkması her an olabilir.
“Güvenmek ve aramak iki farklı şeydir.” dedi Sarp. "İtiraf et, Mira. Nereye kadar yürüdün? Kor’la ilgili haberin ne kadar ileri gitti?"
Mira ellerini kürkünün altına soktu, tırnakları etine battı; bir sıcaklık, derin bir bilinmezlik hissi. Bu sır sadece bir haber değildi. Bu, onun geçmişiyle oynanan bir kumardı. Doğru atar, kariyerini geri alır; yanlış atar, hayatta kalma meselesi olur.
"İzler malikaneden geliyor gibi." dedi Mira, kodları daha net olmadan başının altındaki yükü hafifletmeye çalışır gibi. "Ama birileri logları temizledi. Bunu yapan profesyoneldi. Senin bilmediğin bir ayrıntı var—"
Sarp araya girdi, sesi bıçağı daha da bastırdı: "Profesyonel demek paramparça da demek. Haluk'un güvercinleriyle uğraşmak istiyorsun. Mira, bu sefer hem bacakların hem de boynun tehlikede."
Mira, Sarp'ın tehditkâr nazını duydu; aralarında geçen eski bir tartışmayı hatırladı. Sarp, ona yıllar önce, 'sınırlarını bil' demişti. Mira şimdi sınırı aşmıştı. Fakat bir yandan da o sınır, ailesinin gerçek adını taşıyordu. Onu örten toz tabakalarını kazımak gerekiyordu.
“Korkmuyorum.” dedi Mira, ama sesinden kederin ve yorgunluğun damlaları akıyordu. “Sana bir parça veriyorum, Sarp; analitik olarak kalıyor. Bana yardım et. Sana çıkar sağlayacağım.”
Sarp bir an sessiz kaldı; Mira bu anın içinde eski bir dostluğun kırılgan hatırasını duydu. Onun bu sessizliği bir ikilem gibiydi — yardım mı, yoksa test mi?
“Tamam.” dedi Sarp nihayet. Kısa bir gülümseme, ama telefon görüşmesinin soğuk satırı bunu taşıyamadı. "Sana bir şey vaat etmiyorum. Ama bakarım. Logların son 48 saatteki NTP farklarını gönder. Trafigin PCAP'ini alabilirsem, bir giriş-çıkış rotası çıkarırım. Ama dikkat et, Mira. Bu işi Haluk'un adamlarıyla oynamak, kumarla farkı yok."
Mira ekrana birkaç komut satırı yazdı, dosyaları paketledi, sıkıştırdı ve Sarp’a gönderdi. Her küçük işlem bir zahmet, ama aynı zamanda bir nefes almaydı. Dosyalar gitti; Mira'nın içindeki beklenti bir tüy gibi kabardı.
Cevap bir kelimeyle geldi ama anlamı yoğundu: "Tamam."
Sarp ek bir satır daha yazdı, ama bunu bir soru gibi bıraktı: "Mira... beni neden arıyorsun?"
Ve telefon, Mira’nın kulaklarında hala sıcak bir çorba gibi kaynarken, satır sönmek üzereydi. Sarp’ın sesi, son harfinde bile izlerini koruyan bir gölge gibi askıda kaldı.