Chapter 12
Ekranın kırmızısı, Mira’nın göğsüne bir iğne gibi battı.
Match 98.7% — Mira Yalçın ile KOR ailesi arasında yüksek genetik örtüşme.
Soluk bir ısı dilimi boğazından aşağı kaydı; ağzının içinde metal tadı dolaştı. Parmakları titredi ama görüntüyü kapatmak için tıklamak istemedi; karenin kırmızısı retinasına sinmişti. Saatin tikleri sandalyenin arkasından duyuluyordu, odanın içinde bir çınlama gibi. Yağmur cama vuruyor, rüzgâr pencere pervazına çamurun kokusunu taşıyordu.
Ayak sesi kapı çerçevesinin gölgesinden kaydı. Yavaş. Kesin. Bilerek.
Mira, dizlerinin üzerine çökmeden önce bilgisayarın kapağını sertçe kapattı; menteşe bir patlama gibi çıtladı. Ekranın içinden sızan o donuk kırmızı hâl hâlâ kapakla birlikte kızarmaya devam ediyordu, retinadan silinmiyordu.
Kapı aralandı. İçeri kadın bir siluet süzüldü: Aylin, malikânenin uzun süreli hizmetçisi. Elleri sıcak çamaşırla kokan bezlerle doluydu; yüzünde onca yılın çizgisi vardı ama gözleri hâlâ keskin, sorgulayıcıydı.
"Gece geç oldu, hanım," dedi Aylin, sesi bir battaniyenin içinde ezilecek kadar yumuşaktı. "Fırtına çıkacakmış. Haluk bey istemişti; ışıkları kapattım. Koridorlar rüzgârla şakaylaşıyor."
Mira, onların arasındaki mesafeyi iki adımla kapadı. Dudakları kurumuştu; bir damla ter alnından aşağı süzüldü.
"Teşekkürler. Bu saatte dolaşmana gerek yoktu," diye fısıldadı Mira. Sesi toprağa gömülmüş bir çakıl taşı gibi kırık.
Aylin, Mira'nın yüzüne baktı. "Yüzün beyazladı. Bir şey mi oldu?"
Mira hızlıca masaya uzandı, laptopun altına sıkıştırdığı zarfı cebine attı; kaşla göz arasında bir hileydi. Zarf sert, içinde bir USB olduğu hissediliyordu. Parmak uçları zarfın kenarına değdiğinde kalbinin ritmi sanki bir yan kapı araladı; daha yüksek, daha net.
"Az önce bilgisayarım durdu," dedi Mira, kendi sesiyle oynamaya çalışarak. "Bir dosya yüklüyordum… Sanırım elektrik dalgalandı."
Aylin, Mira'nın ellerini inceledi; gözleri ufak bir şüphe kıvılcımı yaktı ama sustu. "Sakın misiniz, hanım? O odada yalnız kaldım saat başından beri. Ana salonun ışıkları…"
Mira gülümsedi. O gülüşte bir şey yoktu; daha çok bir telaşın kırılan kabuğuydı. "Evet. Yalnızdım. Biraz eski ev işleri. Yarın bakarım."
Aylin başını salladı, sonra avucundaki çamaşır bezini sıktı. Bezden toprakla karışık, hafif bir parfüm kokusu yayıldı — Haluk'un ofisinden gelen pahalı, odunlu nota. Aylin'in gözleri az sonra daha yumuşadı. "Beni çağırırsan haber ver. Gece nöbetine kimin baktığını biliyorum. Her kapı kulağı var bu evde."
Mira içinde bir kıvılcım daha hissetti; Aylin'in sözcükleri duvarların başka bir kulağı olduğuna işaret ediyordu. "Biliyorum. Teşekkür ederim."
Aylin çekip gitti. Kapı yavaşça kapandı; menteşe tıkırtısı geçti gürültüye karıştı. Mira bir dakika daha oturdu; bilgisayarın soğuk kapağı dizlerine bastı. Göğsünde bir şey çöktü, ama adını koyamıyordu: bu yük, bir kurtuluş mu yoksa bir lanet mi?
USB'yi parmaklarının ucuyla yokladı. İçindeki veriyi hatırladı: DNA dizileri, rapor, labarın resmi logosu. Hepsi net, hepsi ölümcül. Hepsi yanlış ellerde sakat bir silaha dönüşebilirdi.
Mira yavaşça kalktı. Koridorun sonundaki büyük aynanın önünden geçerken yüzünü izledi; aynadaki gözleri uzağa bakan bir hırsın kenarlarında titriyordu. Bir zamanlar televizyonlarda rahatça gülümseyen, molekülleri haber için yarışan genç bir kadın vardı; şimdi aynadaki Mira'nın kirli parmak izleri vardı, hem gerçek hem mecazi.
Hareket ederken aklı çekimserlikle hesap yapıyordu. Eğer bu sonucu yayımlarsa: Haluk'un dünyası çöker; malikanenin geçmişi alev alır. Ama Haluk'un doğası suçun örtülmesi, misillemenin acımasızlığıydı. Mira, gazetecilik kariyerini geri kazanmak istiyordu — ama bu yaratığın ona el koyup kazandığı her şeyi yok etmeyeceğini nasıl bilebilirdi?
Oda köşesinden bir telefon titreşimi ses verdi; kısa, odayı dolduran bir sinek vızıltısı gibi.
Mira cebine bakmadan, bir adım daha attı. Telefonun uyarısı ekrana düşmeden önce aklında planlar sıralandı: Önce delili güvene almak. İkincisi, daha fazla kanıt. Üçüncüsü, içeriden bir müttefik. Aylin dışında bir güveni yoktu. Güven, bu evde bir para gibiydi; parmaklara dağılmış, bulunması zordu.
Pastanın üstünde, evdeki çalışma odasına yöneldi. Orada, Haluk'un özel ağının yedek sunucusu vardı; aynı ağda kimin hangi dosyaya baktığının küçük bir kaydı duruyordu. Mira bir süre internet kablolarına bakarken kendi nefesinin temposunu dinledi; odanın içinde pis bir kağıt-kurumuşluğu vardı. Bir rafın ucunda eski aile fotoğrafları toz tutmuştu.
Lambanın ışığı altında, Mira bir çantayı açtı. İçinden bir el feneri, birkaç plastik torba, eldivenler ve eski bir casusluk kitabı çıktı — yıllardır yaptığı işlerin alışkanlıkları. Eldivenleri eline geçirdi; parmak izlerini silmek için değil, kendi korkusunu dışa vurduğu bir ritüel gibi.
USB'yi alıp, eldivenli parmaklarıyla sunucu yuvasına taktı. Ekrana adam akıllı bakıyor, hiçbir şeyi apar topar yapmayacak kadar soğuk, ama içeride fırtına kopuyordu. Dosyayı kopyaladı; birkaç klasör daha. Eski aile kayıtları, evin içindeki CCTV kayıtlarının eski başlıkları, mali belgeler. Hepsi bir araya gelirse Haluk'un sürdüğü maske yırtılıp atılabilirdi.
Kopya işlerken, ekranda bir uyarı belirdi: Unauthorized access attempt — Source: internal. Mira'ın nefesi durdu. Bu sadece erişim değil, aynı zamanda ev güvenlik sisteminin uyanışıydı. Bir uyarı daha; aynı saat diliminde, evin farklı bölümünden bir hareket sensörü daha tetiklenmişti.
Mira klavyeye hızlıca komutlar yazdı; kopyayı şifreledi. Zamanla yarışıyordu ve saat onun düşmanıydı. Dosyanın şifresini eski bir arkadaş koduyla korudu — Arda'nın ona verdiği bir anahtar. Arda, bir zamanlar onun bilgisayar korsanı, şimdi ise fırsat kollayan bir müttefikti. Onunla paylaşacak kadar çılgın olmaya hazırdı.
Tam USB'yi çekti; içeriye doğru gelen ağır bir hava dalgası kapıyı itti. Haluk’un asansörden çıkma adımları gibi, koridor boyunca inen yüksek topuklu ayakkabı sesi duyuldu. Mira vücudunu olduğu yerde dondurdu; eldivenlerinin altında tahtaya yapışmış gibi bir ter hissi vardı.
Kapının aralık gölgesinde Haluk belirdi. Sırtı dik, paltoyu omzuna atmış; yakasından çıkan pahalı koku sinmişti. Gözleri, odadaki elektronik cihazların küçük ışıklarından daha keskin bir maviyle parlıyordu.
"Mira."
Sadece bir kelimeydi ama odanın içindeki hava aniden sıkıştı. Mira, o kelimede yirmi yılın kinini, bir adamın kendi krallığını koruma kararlılığını, ve belki de bir şeyi daha hissetti: Haluk'un artık onu küçümsemediğini; onu tehlike olarak gördüğünü.
"Geç saatte geziniyorsun," dedi Haluk. Sesi balmumundan kesilmiş bir çan gibiydi; sıcak, ama dokunulmaz.
Mira kendini toparladı. "Elektrik kesintisi oldu. Sistemi kontrol ediyordum."
Haluk bir adım daha yaklaştı. Hareketlerindeki soğuk planlılıktan Mira'nın dedektif gözleri tehlikeyi sezdi. "Bu evde 'sistemi kontrol etmek' demek, birkaç kişinin hoşuna gitmeyebilir. Özellikle de ailenin onuruna dair konularda."
Mira'nın kalbi bir atım hızlandı; sözcüklerin altındaki tehdidi kokladı. "Ailemden bahsediyorsun," dedi Mira, sesi bir çakıl taşının suya düşüşü gibi yürekten. "Benim ailem de kanlı. Ama bu benim gazeteciliğim... Gerçeği öğrenmek."
Haluk’ın yüzünde bir gülümseme titredi: dişlerini göstermeyen, bir kuklanın ağzı kadar dar. "Gerçek," dedi. "O tehlikeli bir kelime. Bilirim, Mira. Sen de bilirsin. Bazı gerçekler insanların hayatını mahveder. İtibar, servet, huzur… Hepsi toz olur."
Mira kendini kaybetti. İçindeki hırs bir kıvılcım alev aldı. "Senin sakladığın gerçekler de insanları öldürdü," dedi. "Birinin ölümü buraya bağlıysa—"
Haluk parmağını kaldırdı. Sözünü kesmek istemiyordu; bir kelepçe gibi sessizlik geldi. "Zor bir çocukluk geçirmiştin," dedi sakince. "İtibarını kaybettin. Benim evimde bulundun. Üzüntün bana tanıdık geldi. Yine de, bu evin içinde geziniyorsun çünkü bir yandan ait olduğunu düşünüp diğer yandan zarar vermek istiyorsun."
Mira gülmek istedi; ama gülüşü bir hançeri andırıyordu. "Ait olabilirim," dedi. "Ama ait olmak senden daha fazlası demek; doğruluk ve adalet demek."
Haluk’ın bakışları bir buz duvarı gibi soğudu. "Adalet mi? O zaman adaleti benden mi bekliyorsun? Güldürme beni." Bir an için yüzü değişti; Haluk'un gözlerinin içinde eski bir çocuğun gölgesi geçti — korku, saplantı ve kaybetme dehşeti.
Koridorun ucundan bir telefon sesi yankılandı. Haluk elini ceketin ceplerine soktu, cebinden küçük bir cihaz çıkardı. Ekranda mesaj bildirimleri sıralanmıştı; hepsi kırmızımsı bir tehdit havası yayıyordu. Mira fark etti ki o küçük ekranda kendi adı geçiyordu — belki bir e-posta bildirimi, belki de bir erişim raporu.
Haluk telefonu Mira'ya doğru çevirdi; aydınlatma cihazın ekranını odaya yansıttı. Ekstra bir güç gösterisiydi. "Ev sistemlerimizde bir hareket var. Kimin hangi dosyaya baktığını biliyoruz, Mira. Bu evde bir şeyler değişecekse, bunun kim tarafından yapıldığı da biliniyor."
Mira burnunu çekti. Ellerinin içinde USB soğuk bir taşı gibi duruyor, ama onu şimdi çıkarmak, açıkça bir davetiye vermek gibiydi. Eğer Haluk sistemde bir alarm aldıysa, Mira’nın yaptığı erişimi görebileceğini düşünmedi; ama şimdi Haluk o rumuzu açıklamıştı.
"Benimle konuşmalısın," dedi Mira alttan. "Haluk. Bu bir aile sırrı olabilir, evet. Ama basın... Ben bunu doğru şekilde açıklayabilirim."
Haluk'ın gözleri daha da çakıldı. "Doğru şekilde mi? Senin 'doğru'nun içindeki doğruyla benimkini karıştırma. Bu evin adı, güven, iş hayatı, insanlar… Hepsi bir düzen. Düzeni bozarsan, bedelini ödersin."
Mira bir adım attı. "Bedel kim? Sen mi? Ailen mi? Benim kaybım için mi ödedik? Hangi yüzle konuşuyorsun?"
Haluk bir süre baktı, sonra omuzlarını hafifçe kaldırdı. "Eğer bu evin içinde olduğuna inanıyorsan, burada yaşamanın kuralları vardır. Senin gerçek yerin—"
Telefonu Mira'nın cebinde titreşti. Bildirim sesi, yerdeki taşların birbirine çarpması gibi yankıladı. Mira cebine bakmak istemezken gözleri istemsiz çekildi; o küçük dikdörtgen ekranda yeni bir mesaj görüntülendi.
Gönderen: Haluk Kor
Mesaj, Mira'nın elinde titreyen telefonun ekranında belirdi, siyah zemin üzerinde beyaz harfler. Mira'nın parmakları titredi. Haluk'un sesi hâlâ odada, ama şimdi kelimeler ekranda somutlaşıyordu.
"senin gerçek yerin..."