Chapter 5
Kapı arkasında ağır bir sessizlik yankılandı; odaya sıkışan karanlık, Aslı’nın göğsünde baskıyı artırıyordu. Soğuk, nemli taş duvarlar arasında nefesi kristalleşiyor, her yutkunuşu bir çığlık gibi boğazında düğümleniyordu. Elleri terlemiş, küçük parmakları titriyordu. Kalbinin paramparça eden hızını duyabiliyordu; kulaklarında çınlayan tek ses, içinde kıvrandığı bu mekânın ölümcül sessizliğiydi.
Malikanedeki tüm gösterişli ışıltının ve görkemin aksine, burası başka bir dünyaydı: asilerin, gölgelerin ve unutulmuş sözlerin saklandığı mahzen.
Bir adım attı, karanlıkta yankılanan ayak sesleri onunla birlikçe titriyordu. Gözleri alışana dek, elinde tuttuğu küçük el fenerini titrekçe ileri uzattı. Toz ve tabanından akan rutubet, nefesine karışıyor; eski zamanlardan kalma bir hüzünle doluydu.
Duvarlardaki ağır eski saatlerin, zamanın kabullenilmiş sırrını fısıldayan tiktakları arasında, karşısında duran devasa sandık dikkatini çekti. Üzerinde, ağır demir kilitler ve pas tutmuş süslemeler vardı.
Ellerini yavaşça kilide götürmüş, neredeyse ezilmiş parmaklarıyla anahtarı dikkatlice soktu. Kilide yapılan bu hareket, sessizliğin içinde bir çatırtı oluşturdu; sanki bir kalp atışı daha derinden yankılanıyordu.
Kilidin açılmasıyla sandığın kapağı ağır ağır kalkarken, Aslı’nın gözleri korkuyla karışık bir merakla ışıldadı.
İçeride sadece eski kitaplar ve sararmış belgeler vardı. Hepsi bir ailenin, bir soyun gizli tarihini saklıyordu. Parşömenlerin üzerinde, kalemle yazılmış zarif harfler yükseldi: Venera Hanedanı'nın eski kayıtları...
Bir tanesi eline çarptı, titreyen ellerle açtı.
“Demir’in büyükbabası... ‘Gölge Antlaşması’...” diye mırıldandı Aslı, gözlerini kısarak. Sayfalar, gizemli bir anlaşmanın ipuçlarını veriyordu; ailenin zenginliği ve itibarı uğruna, ne tür bedeller ödendiğini belgeleyen sarsıcı detaylar.
Birden, ölüm sessizliğini yırtan bir fısıltı duydu—sanki odada yalnız olmadığını hissedercesine ürperdi.
Fenerini duvarlara çevirdiğinde, gölgeler içinde eski, tozlu bir portrenin yüzünü ayırt etti. Uzun süre bakmaya cesaret edemedi ama sonunda adeta mıknatıs gibi çekildi oraya.
Portrede, genç bir adamın yüzü yer alıyordu; asil ve bir o kadar karanlık bakışların altında saklı bir sır gibiydi bu yüz. Venera Hanedanı’nın bugünkü varisi, Demir’in babası mıydı? Ağırbaşlı ifadesi, yılların acısını saklıyordu.
Aslı, soğuk nefesini derin çekti. O portreye bakarken, adamın bakışları hareketleniyordu sanki; gözleri hafifçe daralıp, dudaklarında beliren ince bir gülümseme bile vardı, fakat öfke ve hüzünle dolaşıyordu o yüz.
“Bu nasıl olur?” diye fısıldadı Aslı, eliyle aynaya dokunurcasına portrenin camına yaklaştı.
Bir an için, portre adeta canlandı ve gözlerini direkt Aslı’nın içine dikti.
Öfkeden ziyade, çaresizlik vardı o bakışta. Derin, içinde saklı yüzyılların laneti ve gizemi...
Kalbi duracakmışçasına sıkıştı. Parmakları hızla portreye dokundu.
Ve tam o anda bir çatlak belirdi, parlak... Kırılma sesi çınladı odayı dolduran rutubet kokusu arasında.
Aslı, geriye çekilirken, kapının dışındaki sessizlik yerini fırtınanın hışırdayan rüzgarına bıraktı. Malikânede dolanan hayaletlerin ötesinde, gerçek tehlikenin yeni başladığını biliyordu.
Portreyi son kez gördü. Gözler, üzerindeki ifade bir anda bambaşka bir boyuta sürüklendi: genç adamın yüzünde, yerleşmiş o derin kederin üstüne, tiksinmiş ve kesin bir karar ifadesi seziliyordu.
Ve tam o noktada, içerideki en karanlık sırlar kapısını çaldı.
Bir fısıltı kesildi.
Ve Aslı, kapının ardında gizlenen o sesle, şimdi daha da büyük bir sırra hapsolduğunu anladı.