NoveliqaKüllerinden Doğan İntikam / Medya Oyunu :0%
Log in

Chapter 9

Medya Oyunu

“Kemal Aslan.”

Kelime boğazımda tuğla gibi ağırlaştı; bir an için atölyenin tüm ışıkları sönmüş, sadece o üç hece kalakaldı. Tuzlu bir tat, eski bir yara gibi dilimin ucuna yapıştı. Nefesimi tuttuğumda ciğerlerimden bir şey çekilip gitti; sonra tekrar doldu ama farklı, daha keskin bir hisle.

Ellerim terledi. İğnelerin, kumaşların ve kurşun renkli kalemlerin olduğu masaya uzandım, parmak uçlarım soğuk metalle temas ettiğinde kendime asılı kaldım.

Merve kapı eşiğinde durdu, gözleri beni tarttı. “İyi misin?” diye sordu, sesi çabuk terleyen biri gibi.

Başımı salladım ama söylemedim. Sözcükler o kelimenin gerisinde ezilip kalmıştı. Konuşursam kelime dökülebilir, ya da daha kötüsü, kontrolüm çözülürdü. O yüzden sessizlikle cevap verdim; bakışım planlarıma sabitlenmiş, yüzümde eskitilmiş bir demir plakaya benzer bir kararlılık.

Bu sızı hikâyenin sonu değil, başlangıcıydı. Kemal Aslan... Babamın ismi, benim geçmişimin kırık aynası. Onu duymak, tozu kaldırmış eski bir dosyayı açmak gibiydi. Ve tam da bu yüzden, onun adı medyanın önüne serilecek bir gösterinin parçası olmalıydı.

“Medya oyunu,” dedim sessizce. Sanki kendime bir nişan vermiş gibi.

Deniz, PR’ımız, hemen not defterini açtı. “Oynayacağımız tek oyun bu,” dedi. “Şov bugün gece. Boğaz’daki depo. Basın, influencer’lar, bazı yatırımcılar. Sızıntı olacak, ama kontrollü. Kameralar da bizden olacak.”

Bir plan kuruldu; detaylar yağmur damlaları gibi birbirine ekleniyordu. Işık tasarımını Cem yönetecekti; sahneye projeksiyonla gölgeler düşürecek, görüntüler hafifçe boğaza yansıyacak. Koleksiyonun son parçası—ölümlülük, küller, yeniden doğuş—şehrin konuşacağı görüntüyü taşıyacaktı.

“Baran’ın medyası kontrol etmeye kalkarsa ne yapacağız?” Merve sordu. Terli elleriyle bir dikiş iğnesinin ucunu tutuyordu, tırnaklarının arasına kadar belli olan endişe.

Gülümsedim; gülümsemem kısaydı, ince bir bıçak kadar net. “Bizim işimiz kontrolü başkasına bırakmamak,” dedim. “Canlı yayın. Kırılma anını herkes aynı anda görecek.”

Hazırlıklar dişliler gibi işlemeye başladı. Kumaşlar ütülendi, etiketler takıldı, davetliler listesi gözden geçirildi. Her şey, Baran’ın nervözlüğünü arttıracak biçimde düzenlendi: gazete manşetleri, moda editörleri, magazin köşe yazarları. Deniz, özellikle üç muhabiri hedefledi; dost görünen ama kılıcını en hızlı çekeni.

Gösteri öncesi son prova. Işık soğuktu; sahne kararmış, yalnızca gönderinin merkezinde duran beyaz bir elbise seçildi. Kumaş, gövdeyi sardıkça tuhaf bir sessizlik yayıyordu. İçerinin havası, yürüdükçe kıymık gibi çatlayacak bir camı andırıyordu.

Kuliste, kalbim aynı davulun ritmini tutmuştu. Bir el, omzuma hafifçe dokundu; Merve’nin eli, soğuk ve titrek. “Hazırsın,” dedi fısıltıyla. Sanki orada durduğumuz an, iki paralel hayatın kavşağıydı.

Moda yürüyüşü başladı.

İlk model sahneye çıktığında, kentin deniz tarafında bir rüzgâr gibi yayılan flaşlar patladı. Fotoğraf makinelerinin ritmi, kalp atışlarımla senkron hale geldi. Kumaşlar sürtündükçe hafif hayaletler ökseme yapıyor, sahnedeki projeksiyonla beraber şehir siluetleri bir an için eriyordu.

Basının yüzleri, gösterinin merkezine saplanmış çiviler gibiydi. Her biri bir anı yakalamak için hazırlanmış tuzak; ama bizim tuzağımız daha inceydi. İzleyicilerin çoğu, sadece moda göreceklerini sandı. Kimse koleksiyonun alt metnini tam kestiremiyordu.

Sonra, final geldi.

Müzik bir merdivenin taşlarını döver gibi yükseldi. Son model adımını attı; üzerindeki elbise, göğsünde küçük bir broş taşıyordu. Broş, kimsenin beklemediği bir şekil—ince işlenmiş bir aslan figürüydü; kuyruğu kıvrılı, bakışı davetkârca. Bir dakikadan daha kısa bir süre için sahnedeki projeksiyon, broşun arkasından bir isim geçirdi; büyük, beyaz harflerle: KEMAL ASLAN.

Sanki bir bıçak gibi, salonda sessizlik oldu. Çatal çatal bir uğultu yükseldi; fotoğraf makinelerinin flaşları o an daha da keskin çakarken, Baran’ın yüzü ilk defa kırıldı.

Ben, kulisten çıktığımda sahnenin o tarafındaki sıcaklık soğukkanlı bir yağmur gibi yüzüme çarpıyordu. Baran’ı gördüm; davetliler arasında dimdik, siyah ceketi neredeyse ışık yüzünden parlarken, gözleri sahnedeki projeksiyona kilitlenmişti.

O, benim olmadığım yılların bir hayaleti değildi artık. Oradaydı; her saniye daha da küçülüyordu. Yüzündeki kontrol kırılgan cam gibiydi—her çarpıldığında yeni çatlaklar oluşuyordu.

Baran bana doğru yürüdü. Yaklaştıkça nefesinin metalik bir tadı hissedildi, pahalı parfümünün altındaki alkol notası. Dudakları kıvrıldı; iyi eğitimli bir tebessüm, içinde fırtına saklıydı.

“Ece Arman,” dedi başını yavaşça eğerek. Sesinde bir takdir kıvılcımı vardı ama gözünde bambaşka bir hesaplaşma. “Ne güzel bir gece. Moda, anıların üzerine inşa edilmiş.”

Gülümsemesini korumaya çalıştım. “Moda, hikâyeleri anlatır,” dedim. “Bazıları yeniden başlar. Bazılarıysa... kapanır.”

Sözlerimin arasındaki elektrik, bizim aramızdaki eski bir anlaşmazlığı hatırlatıyordu. Baran bıçağını gizleyip tebessümle dilini incitmiş bir adam gibiydi; gücüyle, sessizce etrafını kontrol eder gibi.

“Senin hikâyeni duymak istemeyen çok insan var,” dedi. “Ve senin de... istemediğin sürprizler olabilir.”

O konuşurken, Deniz cebinden küçük bir tablet çıkardı. Ekranda haber başlıkları dönmeye başladı; canlı tweet’ler, influencer’ların kırılgan yorumları. Baran’ın ekibi de çalışıyordu, benim de ekibim. İki ordunun arasında kalan birkaç gazete, hangi tarafa yelken açacağını belirliyordu.

Gecenin ortasında, bir genç muhabir cesaretini topladı ve mikrofonu eline aldı. Gözleri sahneden sahaya sekti; anın bütün ağırlığını hissetmişti. “Bay Demir,” dedi yüksekçe, sesi mikrofonun tarafından büyütülene kadar. “Koleksiyonda geçen isim — Kemal Aslan — sizin ailenizle ilgili asılsız iddialara mı gönderme yapıyor?”

Baran’ın gülüşü bir an için dondu. O eski pratik refleksle suskun bir çeviklik gösterip, kendinden emin bir edayla ileri çıktı. “Moda, sadece giysi,” dedi. “Bu tür ithamlar, moda şovlarının ötesine aittir. Gecenin amacı estetik.”

Ancak gözleri o an küçük bir zaafı ele verdi. Başında hafif bir ter damlası, alın çizgilerini belli ediyordu. Basın arasında fısıldayan sesler arttı. Seslerin içinde, benim planım çiçek gibi açıyordu; Baran köşeye sıkışmıştı.

Gösteri bitince salon, kokteyl havasına büründü. İnsanlar konuşuyor, tartışıyor, birkaç sanki hiçbir şey olmamış gibi moda sohbetine geri dönüyordu. Ama internetteki canlı akışın altındaki yorumlar farklıydı; Kemal Aslan ismi trend listelerine tık tık düşüyordu.

Ben, arkamdaki atölyeye doğru ilerledim. Ayaklarım hala hafif titriyordu. Her adım, karşımdaki çelik bir kapıyı açıyordu: ya Baran’ın düşüşü ya da benim çökmem.

Cem elinde iki şişe şarap ve bir paketle koştu karşıma. “Kısa bir kutlama,” dedi. “Ama öncelikle, sana ulaşan bir haber var.”

Deniz yanımıza yaklaştı, yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı. “Bir muhabir var,” dedi. “İsmine güveniyorum. Tam olarak şu anda, sana bir teklif sunuyor: elinde bir belge var. Baran Demir hakkında. Yayına hazır. Ama bunun fiyatı yok; karşılığı senin onayın. Yayınlarsa, seninle ilişkilendirilecek. Yaymazsa, ya saklayacak ya da... satacak.”

Cem gözlerini kısıp bana baktı. “Bu işin ucunda ne olduğunu söyleyemediler. Ama muhabir, belgelerin gerçek olduğunu iddia ediyor. Seninle doğrudan iletişime geçmek istedi.”

Bir dosya düşüncesi omurgama bir soğuk dalga gibi yayıldı. Belge. Kaç yıldır aradığım, fakat karşıma sürekli çıkan çelişkili ipuçlarından daha büyük bir parça. Kemal Aslan ismini duymamla birlikte, bu belgenin bir bağlantısı olabilir miydi?

Telefonum titredi. Ekranda tanınmayan bir numara ve kısa bir mesaj belirdi: “Belge hazır. Konuşmak istiyorum. Gizlilik önemli. Burada kalmayın, dışarıda bekleyen aracımız var. Gelir misiniz?”

Mesajı okurken, kulaklarımdaki kan uğultusu daha da belirginleşti. Deniz nefesini tuttu. Etrafımızdaki kutlamacı sesler, uzakta bir çan gibi soluklaştı.

Baran’ın bakışları arkamda bir gölge gibi dolaşıyordu. O, salonun diğer ucundan beni izliyordu; gözlerindeki hesaplaşma daha da derinleşmiş, dudaklarının kenarı kıvrılmıştı. Sanki o dosyanın içindekileri hissediyor gibiydi—ya da en azından neyin hedefte olduğunu anlıyordu.

Deniz’in sesi usulce düştü: “İmza mı atıyoruz, yoksa bekliyor muyuz?”

Parmaklarım telefonun ekranında titredi. Bilgiyi almak demek, kontrolü biraz daha ele geçirmek demekti. Ama aynı zamanda bir kapı aralamak; içinden ne çıkacağını tam bilen yoktu. Tuzağa düşme ihtimali, her zafer gibi bir lezzetle yan yana duruyordu.

Cebimdeki broşun soğuk metalini hissettim. O aslan, benim küçük ödülüm, ama gerçek savaş şimdi başlıyordu. Gösteri medyayı meşgul etmiş, Baran köşeye sıkışmıştı. Belge teklifi ise, bir sonraki hamlede belki de her şeyi altüst edecek gücü taşıyordu.

Telefonun ekranına tekrar baktım. Mesajı gönderenin satırı titriyordu sanki. Parmağım kabul butonunun hemen üzerindeydi.

Tam o anda, gösterinin büyük cam kapısı aralandı ve soğuk İstanbul gecesi içeri bir nefes gibi çekildi. Kapıdan içeriye birkaç kişi daha girdi; biri hızla yönünü bana çevirdi, ama gelmeden hemen önce durdu, elinde bir zarfla.

Zarfın kenarından minik bir not sarktı: “Yayınlamaya hazır mısınız?”

Kalbim bir ritim atıp durdu. Parmaklarım zarfın soğuk yüzeyine dokundu. İçimde bir türlü susturamıyorum artık, bir ses bağırıyordu: Evet.

Ama sonra aklımdan başka bir ses geçti; daha sessiz, daha tehlikeli: Ya bu bir tuzaksa?

Deniz’in eli hafifçe omzuma vurdu. “Sen söyle,” dedi sadece.

Ben zarfı sıkıca tuttuğum anda telefonumun ekranı bir daha titredi. Mesaj, açılmayı beklerken, bir şey daha fısıldadı: “Belge hazır. Yayımlayacak mısın?”

Cümle bitmeden, kapı tekrar kapandı. Salonun koridorunda, bir gölge hızla kaydı. Deniz bana baktı; gözlerinin içindeki kararlılık, bir savaş çağrısı gibiydi.

Parmağımı kabul butonuna doğru indirdim ama tam değmişken durdum. Kapının aralığından, Baran’ın duruşunu bir kez daha gördüm. Yüzündeki ifade sabitlenmiş, sinsice bekliyordu.

Telefonumun ekranı soğuk ışık saçtı. Zarf kalınlığı tırnaklarımın ucuna bastı. Deniz nefesini tuttu. Merve, arkadan yaklaşan adımların ritmini duyuyordu.

Elimi butona götürdüğüm anda, mesajın son satırı gözümün önünde belirdi:

“Belge gerçekse, her şey değişir. Yayınlamaya hazır mısınız?”