NoveliqaKüllerinden Doğan İntikam / Eskiden Kalma Dost :0%
Log in

Chapter 8

Eskiden Kalma Dost

Lambanın ağlattığı gölgeler aniden yuttu her şeyi; nefesim kulaklarımda bir çığlık gibi dönüyordu.

Kapının arkasındaki nefes, sıcak ve beklenmedik, birkaç adım ileri geldi. Ayak sesleri değil; daha çok yerden kalkmış bir zamanın ağır uğultusu gibiydi.

Elimdeki kağıt, imzanın kıvrımları karanlıkta hayaletledi. Parmaklarımda hâlâ mürekkebin bıraktığı soğuk. Bir an için o soğuk, vücudumu sardı; kan, bileklerimde davrandı.

"Kim o?" diye sordum. Sesimi çıkarırken kendimden şaşmıştım; geceydi ama kelimelerim kurukafa bir cılızlık taşımıyordu. İçime sinen bir tür hayatta kalma refleksi vardı.

Kapı aralandı, çatırtıyla değil, usul usul. Yüzünü görebildim; tanıdık bir yüz, ama zamanla çatlamış, gölgelerle çizgilenmiş. Gözlerinde tanıdığım bir boşluk vardı; o boşluğun içine benim geçmişim sığıyordu.

"Deniz," dedi ses. Tek kelime, ince bir fısıltıydı. Yirmi dört saat susmuş bir denizin kıyısında duyduğum ilk dalga gibiydi.

Deniz — yıllar önce atölyede çay demleyen, dikiş makinesinin arkasında benimle geceleri sohbet eden Deniz. Sonra bir sabah yok oldu; ne telefonu açtı, ne cevap verdi. O kayboluşla yıkılmıştım. Karanlık hatırlatmaya başladı beni, onu, her şeyi.

Vücudum donduktan sonra gelen ilk refleksim, onu itmek değil, kendimi saklamak oldu. Gözlerim bir an için duvardaki küçük aynaya takıldı; aynada yorgun ama dikkat kesilmiş bir kadın. Ece Arman olma pozunu başarıyla taşıyan Aylin Aslan'dan başka bir şey aradım o aynada ve bulamadım.

Deniz içeri girdi. Üzerindeki palto ıslak, saçları enseye yapışmıştı. Elleri titriyordu ama gözleri sabitti; o bakışta bir suçluluk, bir pişmanlık, ama en çok da korku vardı.

"Burada ne yapıyorsun?" dedim. Sarkastik bir keskinlikle.

"Seninle konuşmam gerekiyor," dedi Deniz, sanki iki kelimenin arasına hayatını sığdırmak zorundaymış gibi. Sesi rengi boğuk bir zil gibi çınladı.

"Konuşacak çok şeyin vardı, neden kayboldun?" Parmaklarım hâlâ kağıdı sıkıyor; imzanın kıvrımları altında bir geçmiş saklanıyordu, sigara dumanı gibi ağır.

Deniz gözlerimi kaçırdı. "Kolay değil Aylin. Yapacaklarım, göğüsleyeceklerim vardı." Bir tebessüm girdi yüzüne, fakat dişlerinin arasından çıkan gülümseme acıydı.

"Yapacaklar?" tekrarladım. Soru tuzağına düştüğümü hissettim; daha önceki tuzakları hep ben kurmuştum. Şimdi başkaları tuzak kuruyor, ben içeri düşürülüyordum.

Hafifçe bir adım attı; odadaki hava aniden değişti. Pencereden yağmurun ritmiyle gelen bir üşüme, lambanın yanmayan ışıklarıyla karıştı. Deniz'in nefesinin yanında bir çay fincanı hatırladım; o zamanlar her gece bir fincan sıcak çay gelecekti, şimdi ise bu çay acı bir itirafla geldi.

"Baran..." dedi Deniz, ama ağzında kelime yarım kaldı.

Kalbim kendi ritmini unuttu. Baran ismi boğazıma düğümlendi, ama ben söze girmedim. Soru sokağında yürüyordum ve her köşeden yeni bir soru fırlıyordu.

"Yıllardır arıyorum," devam etti Deniz. "Gidişinin ardından… her şeyi toparlamaya çalıştım. Ama yalnızca toplayabildiğim şeyler değil, saklananlar da vardı. Senin için saklananlar."

"Ne saklandı?" dedim. Sesim bir bıçak gibiydi; testere talaşları gibi tırtık tırtık. İçimde bir şey kırılıyordu; kırılan şey ne umut ne de hayaldi—o, adedince bir güvenin hamurundan yapılmıştı.

Deniz cebinden küçük bir şey çıkardı; siyah plastik bir USB bellek. Üzerindeki bant yıpranmış, bir köşesi hafif yırtık. "Bunu buldum," dedi. "Her şeyi kaydetmişler. Sesler, isimler, ödemeler. Gerçekler."

Bir an için sessiz kaldım. Bilginin ağırlığını düşündüm; gizlenen bir ismin ağırlığı daha da fazlaydı. O isim açıklanırsa imparatorluk titrerdi. Eğer Deniz bu isimle gelmişse, burada ve şimdi bir kapı daha açılıyordu.

"Niye şimdi? Neden geri döndün?" diye sordum. Tek kelimelerle kurmuştum dünyamı; saçma ama keskin.

Deniz ellerini cebine geri soktu. "Beni gönderdiler," dedi. "Geri çekildim. Zamanlama istediler. Ama yıllar içinde bir şey değişti; insanlar unuttu, ama bazı mektuplar, ses kayıtları, birtakım ödemeler unutulmadı."

"Kim gönderdi?" sesim bir kez daha kırıldı. Şimdi dürtülerim, intikam planlarım, hepsi ince bir tel gibi gerilmişti.

Deniz başını salladı. "Onlar değil. Olan biteni bildiğim insanlar değil. Ben de istedim, Aylin. Seni kurban ettiler. Bazı şeyler için beni satmak zorunda kaldım. Çok pişmanım."

Gözlerimin köşesinde bir sızı belirdi; sade ama keskin bir sızı. "Satmak zorunda mıydın? Kime? Neden?"

"Çünkü tehdit ettiler," dedi Deniz. "Ailem vardı, hatırlıyorsun. Birini kaybetmek istemedim."

Cümlesi bittiğinde odada bir ağırlık daha indi. Aylin Aslan olarak aldığımız her nefes, bir maliyet içeriyordu. İnsanlara değer verdim, onlara güven verdim. Şimdi bu güvende bir çatlak vardı.

"İsim söyle." Dedim. "Başka yolu yok."

Deniz gözlerime baktı. İçinde bir fırtına vardı; soluklanmadan bir kasabanın haritasını çiziyormuş gibi. "Sadece söylemeni istiyorum," dedi. "Gerçekten sen misin? Ece mi? Aylin mi? Bana tekrar inanmam için bir neden ver."

Gülümsemem istemsizdi; bir parıltıydı. Eylemlerimin arkasındaki isimle yüzleşmek istiyordum. Bana unutulmayacak bir neden verilecekti. "Bana gelmeden önce beni gördün," dedim. "İmzam, şuradaki kıvrım, hatırlarsın. 'Küllerinden Doğan' dediğimiz zaman, ne anlarlardı o zaman? Bunun hakkında konuşalım."

Deniz sustu. Bir an için iki eski arkadaşın arasındaki mesafe, onlarca mevsim gibiydi. "Biliyorum," dedi. "Biliyorum Ece. Ama tek bir testim var." Sesi gülünç derecede hafif bir fısıltıya kıstı. "Çocukken sana 'Pisi' derdim. Hala der misin?"

Gözlerim istemsizce yumuşadı. O kelime, o küçük sevgi dolu takma ad; atölyede gece yarılarına kadar dikiş yaparken söylediği bir şakaydı. "Pisi," diye fısıldadım. Tek kelimeyle bir anahtar uzattım.

Deniz gözleri doldu; elleri titredi. "Tamam," dedi. "O zaman inanıyorum. Sen Ece'sin. Sen Aylin'sin. Ama bilmen gereken bir isim var."

İtirafın geleceğini hissetmiştim. Her düğüm çözülse de yeni bir düğüm daha ortaya çıkıyordu. "Söyle," dedim. Sesim kırılmaktan korkmuyordu artık. Kırılmak, yeniden örülmek için bir şans demekti.

Deniz cebinden küçük bir paket çıkardı; paketin içinde birkaç kağıt, fotokopi, bir fotoğraf. Fotoğrafta tanıdık bir el vardı; o el, yıllar önce bana ait bir elin hilesiydi: bir davetiye, bir imza, bir gülümseme. Ama fotoğraf değil, arkasındaki yazı dikkatimi çekti. Bir isim. Mühürlü bir isim.

Deniz parmağını fotoğrafın kenarına koydu. "Bunu alırken nefesim kesildi," dedi. "Senin adını çökertmek için sahte fatura düzenlenmiş. Kimin adını taşıyor sanıyorsun? Bir banka hesabı var, altındaki imzalar var. Sermaye transferleri. İsimler. Ama bir tanesi hepsini sabitliyor."

Kalbim bir hamle daha yaptı. "Kim?"

Deniz bakışlarını kaçırdı. Kapının arkasındaki yağmur camlara usul usul vuruyor, ritmik bir davul sesi gibiydi. Lambanın gölgesi, yüzümüzde maske gibi oynadı. Benim içimdeki kontrol canavarı, oturduğu kafeste homurdanmaya başladı.

"Ben sana söylemeliyim," dedi Deniz. Sesi katiydı. "Ama bunun bedeli var. Bir yere gitmeden, buradan ayrılmadan önce adımı söylemeni istiyorum; bana güvenip güvenmediğini bilmem gerek."

Güven testi. On yıllık arkadaşlığın iki kelimeyle sınanması. İçimdeki hesap kitap başladı; ne kadarını verirdim? Ne kadarını saklardım? Ece Arman'ın her hamlesi stratejik bir zarardı; ama Deniz bir zamanlar beni oldu. O yüzden bir sınav bir şans kadar da işkenceydi.

"Tamam," dedim. "Adını vereceğim. Ama sen de baştan başa gerçeği söyleyeceksin."

Deniz derin bir nefes aldı. Gözlerindeki yaşlar, artık saklanmaya tenezzül etmiyordu. Avuç içi nemli bir deftere dokunur gibi elleri titriyordu. "Tamam," dedi. "Söylüyorum. Ama duymadan önce bir şey bilmeni istiyorum; söyleyeceğim isim dünyanı altüst edebilir. Seni başka bir noktaya itebilir. Hazır mısın?"

Hazır mıyım? Hazır olan kişi yoktu. Hazır olan Aylin Aslan olamazdı, çünkü hazır olmak hataya davet demekti. Ama ben adımlarımı, geçmişte yitirdiklerimi geri almak için atmıştım. Hazırdım; o kadar hazırdım ki korkuyordum.

Deniz eğildi, dudakları ağzıma çok yakın bir yere geldi. Nefesi tuzlu, yağmur ve atölye örüntüsü karışımıydı. Kulağımda yıllar öncesinin melodisi gibi fısıldadı.

"İsim..." dedi. Durdu. Gözleri kapandı. Tam o anda, içinde durgun bir göl olan bir kepçe gibi, bir kelimeyi çekti içime.

"—Kemal Aslan."