NoveliqaKüllerinden Doğan İntikam / Gizli Deliller :0%
Log in

Chapter 7

Gizli Deliller

Yağmur camın ritmini bozuyor, ince bir iğne gibi vuruyor atölyenin geniş pencere kenarına. Her darbe, Baran’ın baktığı o anın tekrar tekrar ürperttiği yankı gibi; göğsümün içinde bir yerde metal bir kapının kapanması. Nefesim kesilmiş değil ama havayı çekişim eskisi kadar derin değil.

Masanın üzerinde yayılmış belgelerin arasında parmak uçlarımın altında bir sıcaklık dolaşıyor—adrenalinle karışmış kahve kokusu, eski mürekkebin keskin, tanıdık kokusu. Ece—Aylin Aslan diye gelen her adı içimde bir yankıya çevirerek söylüyorum. Gözlerimde hala Baran’ın bakışlarının bıraktığı karanlık şeritler var; o bakış, öfkeyle birlikte sahiplenme, suçluluk ve… geçmişte kalan bir tanımanın kıvrımı.

Az önce salon toplantısında konuşurken fark etmişti. O anın arkasında, onun yüzünde, benim gözlerimde bir şeyin alevlenişini görmüştü. Şimdi o alevin kıvılcımı benim ellerimde bir delile dönmeli.

Çekmecenin en dibe gizlediğim zarfı çıkardım. Metal kilidi açarken parmaklarım titredi; anahtarın soğukluğu tenime yapıştı. Zarfın kenarına dikkatle bakıp içeriye göz gezdirdim; etiket yok, sadece eski, sigara dumanına benzer koyu sarı çizgiler.

Masanın lambasını yakınca kağıdın yüzeyi ışığı emdi. Fotoğraf yıpranmış ama tanınırdı: o geceyi gösteriyordu—sokak lambalarının altında duran siyah bir otomobil, camında bir parça kandı; arabanın etrafında gölgelenmiş iki figür. Fotoğrafın arkasında, kahve lekesinin hemen kenarında, küçük bir not duruyordu. Not elle yazılmıştı, mürekkep kabarmış, bazı harfler kanatlıydı.

"Bu kapatılsın. Gereken yapılacak. — B."

Kalbim bir ormana düşen bir taş gibi düştü. Harflerin kıvrımında tanıdığım bir ritim vardı; yıllar önce, onunla paylaştığım sabah kahvelerinin bulaşık suyunda, işaret parmağına bulaşan mürekkepte, bir kartvizitte gördüğüm o aynı zorlayıcı, dik tutuluş. Bir imza kadar kişiye ait bir şey, bir anda yılları çağırabiliyordu.

Parmak uçlarım kağıda değince mürekkebin soğukluğu cildime bulaştı. Elim istemsizce geriledi. İçimde hem bir zafer hem bir boşluk dalgası yayıldı. Eğer bu gerçekse—eğer bu onun eliyle yazıldıysa—onun kadar güçlü bir adamın hesabını ben sorabilirdim. Ama yüreğimde başka bir ses fısıldadı: "Ve ya bir tuzak."

Tam o sırada kapı aralığından bir gölge sızdı; Mert içeriye sokulurken elleri cebindeydi, saçları ıslaktı, sırılsıklam yağmur damlaları çene kemiğine vuruşlarını tekrarlıyordu.

"Geç kalmadım herhalde?" dedi. Sesinde bir sabah programı sunucusunun hoyrat rahatlığı vardı ama gözleri belirsiz bir ciddiyetteydi.

"Geç kalmadın," dedim. Zarfı ona doğru ittiğimde hareketlerim kontrollüydü. "Bak."

Mert fotoğrafı aldı. Parmağının tersiyle notun üzerindeki mürekkebi izledi; yüzünde ilk değişim bir nefes gibiydi. Sonra lensini taktı, cep telefonun kamerasını yakınlaştırdı ve fotoğrafı ekrana yansıttı.

"Baran demek," dedi. Kelimeyi yüksek sesle çıkarırken telefonla hafifçe vuruş yaptı sanki bir delilin ucunu sıkıştırıyordu. "Geniş açıdan bakınca benzer. O 'B' harfinin eğimi, o son çizgi…"

İçimde hafif bir sevinç kıvılcımı yandı; ama aklımın köşesinde bir gölge belirdi. Mert bunu görmek istiyordu çünkü görmek, planımın bir parçasıydı. Fakat görmek isteyen herkes gibi o da yanıltılabilirdi.

"Saçma sapan bir pisti de mi çalıştırıyoruz şimdi?" Mert sanki kendi kendine konuşuyordu; sonra ceketinin cebinden bir küçük şeffaf zarf çıkardı. İçinde iki küçük beyaz peçete ve bir mikropipet vardı. Uzakları izleyen, laboratuvar yöntemiyle dalga geçen bir jest gibi.

"İz bıraktıysanız, parmak izi vardır," dedi. "Mürekkep bileşimi fark edilebilir. İçindeki lifler, kağıdın yaşı… Hepsi bize bir şey söyleyebilir. Ama öncelik—mürekkebin türü. Eğer özel bir kalemtüken…"

"Baran'ın ofisinde ne tür mürekkep bulundurulduğunu biliyorsun," diye kestim. Sesim şüpheye yer bırakmayacak kadar soğuktu.

Mert başını salladı. "Biliyorum. Ama iş, hiçbir zaman tek bir deliğe sıkışmaz. Çok iyi taklit edilebiliyor. Hele onun gibi parmak izini yok edecek bir stil varsa."

Masadaki lambanın altına notu yerleştirdim. Işığın altındaki gölgeler, harflerin üzerindeki kabarmaları daha belirgin yaptı. Parmağımla 'B' harfinin kıvrımını izledim ve hatırladım: bir zamanlar onun kalemi parmaklarının ucunda kayarken, bana bir çizgi çizmişti; aynı hareketi elinin bileğiyle yapmıştı. Hatırlamak sıcaklığı getirdi. Başımı hızla çektim; sıcaklık, keskin bir acıya döndü.

Mert peçeteyi dikkatle aldı, pipeti kullandı; mürekkebin kenarından bir damla aldı. Laboratuvar numuneleri gibi küçük bir kap içine damlattı. "Bunu analiz laboruna gönderirim. Eğer o mürekkeple onun ofisinde bulunan karışım aynıysa—yüzde yüz demek değil ama büyük ihtimal—"

"Başka ne bulabilirsin?" diye sordum. Soru, bir havada açılmış pencereden fırlayan bir kuş gibiydi; hedefini bulmak istercesine.

"Kağıdın lifleri. Su leke izleri. Fotoğrafın altındaki basınç. Yazıyı yazan kişinin baskı yaptığı açı parmak izini bırakır; bu, elin hangi bölgelerinin daha çok baskı yaptığını gösterir. Bu baskı da hala bir kişinin kalem tutuşundan çıkar. Dijital bir kopya değilse, izlenebilirdir."

İzlenebilirdir. İzlenebilirdir. Sözcükler tekrarladıkça bir mantra gibi kulaklarımda çınladı. Benim planım ise daha basitti: delil, eğer Baran’a aitse onu küçülttüğü, örtbas ettiği her şeyi açığa çıkaracaktı.

Mert ekranına bir şeyler yazarken, ben fotoğrafın arkasına dikkatlice baktım. Kenarda silik bir yazı daha vardı, neredeyse kağıdın liflerine sokulmuş; bir tarih, tek satır: "12/11/2003 — gece."

O gece. Hafızamın derinlerinde bir düğüm daha çözülmeye başladı. O gece gözlerimdeki parıltı sönmüştü. O gece beni her şeyden edip attıkları geceydi. O tarihin aynı kağıtta, aynı notta olması bir şey söylüyordu: bu belge, o olayla doğrudan ilişkilendirilebilirdi.

Mert araya girdi: "12 Kasım… demek ki anında reaksiyon gösterilmiş. Daha da ilginci—" Ekrandaki grafiklerin birinde dalgalanmalar belirdi. "Basınç analizi—kağıdın arka yüzünde, orijinal yazının hemen altında başka bir baskı var. Birisi daha önce farklı bir şey yazmış ve sonra üstünden geçilmiş."

Avuçlarımda bir buzlanma. Başka bir el. Bir başkası… Vücudumun altından geçen o sıcaklık titredi, şimdi yerini donuk bir korkuya bıraktı.

"Demek," dedi Mert, sesi bir ip gibi gerilmiş, "bir şeyler üzerine yazılmış. İki farklı el. Biri önce—diğeri sonra. Bu, örtme girişimi olabilir."

Gözlerim fotoğrafın kenarına, kağıdın iç kısmına saplandı. Parmaklarım kağıdı hafifçe kıvırdı; ışığın altından ikinci bir yazı belirdi. Eski harfler daha sislendi, bir gölge gibi. Neredeyse okunmayacak kadar soluk: "Gizlenmiş kayıp—kapat."

Birinin bir şeyleri kapattığını itiraf etmekle bir diğerinin aynı yere imza atması… Beynim bir düğüm daha attı. Eğer birisi örtmeye çalıştıysa, imzayı kim atmıştı? Baran mı? Yoksa bir başkası mı, sonra onun adına mı yazdı?

Mert başını kaldırdı; artık yüzünde eskisinden de fazla bir ciddiyet vardı. "İz bol. Ama iki seçenek var: ya Baran bu işi bizzat yönetti, imzayı attı; ya birileri ona ait bir imzayı kullandı. İki durumda da, daha derin kazı lazım."

"Ve ben derine ineceğim," dedim, sesim fısıldadı ama içimde bir çekiç gibi dokundu oda duvarlarına. "Bu bir tuzak da olabilir. Onun için bir bahane yaratılmış da olabilir. Baran, imzasıyla kendini mi kirletmiş, yoksa onu kirleten bir başkası mı var?"

Mert gözlerini dikip bana baktı. "Ya da üçüncü bir ihtimal var," dedi. "İmza ne olursa olsun, birisi bunu dışarıya sızdırdı. Ve eğer bu sızdıysa—"

Tam o anda telefonum çaldı. Ekranda bilinmeyen numara yazıyordu; titreşim masanın yüzeyinde metalik bir ritim oluşturdu. Parmaklarım telefonu tutarken hafifçe titredi.

"Al," dedi Mert. "Aç."

Ellerim soğuktu. Hoparlörü açtım.

Telefonda gelen ses, nazikçe, tanıdık bir şekilde konuştu: "Ece."

Ses, Baran’ın sesiydi. Gece içindeki o tanıdık, tedirgin eden, hem eski hem de yeni bir üslupta. İçime bir diken saplandı. Tepkim ani oldu; telefon çığlık gibi kulaklarımda durdu.

"Kim?" diye sordum, sesim kontrollü ama içinde bir çatlama vardı.

"Bilirsin beni," dedi o. Sanki iki kelimeyle beni içimdeki kabuğu kırmaya çalışıyordu. "Bana bir kahve borcun var."

Mert'ın yüzü taşa dönmüştü. Telefonu susturdum. Ekranın siyah çerçevesinde saat aynen duruyordu; yağmur camdaki ritmini artırmıştı, dış dünya minik maskeler halinde titriyordu.

"Bu bir oyun mu yoksa doğrudan mı?" diye fısıldadım Mert’e.

"O bir Baran sesi," dedi. "Ama ses taklit edilebilir. Hem—"

Araya girdiğim bir kelime oldu. "Ama imzada bir şey var. Bu imza…"

Elime notu tekrar aldım. Harflerin kabarıklığı, mürekkebin soğukluğu, o eğik 'B'—bütün bunlar bir adamın geçmişinin parmak izleriydi. Ancak Mert’in ekrandaki grafikleri, o iki farklı elin gölgesi, telefonun o nazik ama keskin "Ece"sinin yankısı—bunların hepsi bir ağı örüyordu.

"Gerçek mi?" nefesimin arasından fısıldadım. Sesim kendi kulağımda neredeyse görünmez bir çizgi bırakıyordu.

Mert lambanın ışığını daha da yaklaştırdı; kağıdın yüzeyine bir lup değdirdi. Yazının altında kalan eski izler, şimdi büyütülmüş bir haritayı andırıyordu. Bütün çizgilerin içinden bir hikâye, bir düğüm gibi sıkışmıştı. Ben o düğümü çözmek için günler, aylar harcamıştım. Şimdi bir ipucuyla, belki de bir tuzakla karşı karşıyaydım.

Kapı çalındı—hafif, iki küçük vuruş, çivi gibi ritmik. O an solunumum dondu. Kapının ardında kim olduğunu bilmeden, bütün odada bir sessizlik çöktü. Yağmurun sesi bir anda uzaklaştı.

Mert telefonu kapattı, gözleri panikle değil ama ciddi bir şekilde ışıklandı. "Açma," dedi. "Bekle. Önce gönderelim."

"Ama kapıda—"

İkinci bir vuruş, bu kez daha ısrarlı. Ses, kelimeler kadar somuttu. O an anladım: imza, telefon, vuruş—hepsi aynı zamanda gelmişti. Biri biliyordu burada olduğumuzu, birisi belgelerin varlığından haberdardı.

Kalbim hızla çarpıyor, damarlarımda bir hararet dolaşıyordu; ama elimi bırakmadım. Parmağım notun üstünde dolaştı ve imzanın kıvrımını bir kez daha hissettim—bu sefer daha dikkatli, daha şüpheci. Mürekkep hafifçe dağıldı parmağımda. Bir iz kaldı; siyah, ılık ve gerçek.

Mert gözlerini benden ayırmadan dedi: "Eğer gerçekse, bu adamı düşürür. Eğer sahteyse, bizi tuzağa çeker. Ama şimdi her şey aynı anda geliyor. Ne yapacağımızı seçmeliyiz."

Dışarıda yağmur daha sertleşti. Kapı tekrar çalındı. Her vuruş artık bir zamanlayıcının tıkırtısı gibiydi.

Notu lamba ışığına tuttum. Yazının o tek, ikna edici 'B'si, sanki arkasında bıraktığı gölgeyle birlikte bana bakıyordu. Parmaklarım notun kenarını kavradı. İçimde bir şey parladı: ne olursa olsun, gerçeği öğrenecektim.

Açacak mıydım kapıyı yoksa notu, bu izleri yok edecek miydim? Bir yanda yıllarımın hesabı, diğer yanda tüm bu yeni kimlik, bu yeni marka, bu yeni hayat… Bir nefes daha aldım ve bir adım ileri attım.

Son çizgi, lambanın hemen yanında, notun altındaki küçük mürekkep kabarmasıydı; ellerim onu okşarken, dudağımın ucunda tek bir soru belirdi—İmza gerçek mi?

Kapıdaki üçüncü vuruş ardından geldi. Bu sefer içindeki bekleyiş daha keskin, daha kişisel bir vurgu taşıyordu. Ve o an telefonumun ekranında, kilit ekranında beliren bir mesaj gözüme çarptı: bilinmeyen numaradan gelen kısa bir cümle—"İmzayı gördün mü?"

Parmağım, notun üzerinde dondu. Mürekkep, parmağımın izini bırakıyordu. Sesim neredeyse duyulmazdı: "Gerçek mi…?"

Dışarıdaki son vuruş, o sorunun yankısıyla birleştiğinde, odanın bütün ışıkları bir anda söndü. Lambanın ağlattığı gölgeler karanlığa gömüldü. Elimdeki kağıt, soğukta ısındı; imzanın kıvrımları, karanlıkta bir hayalet gibi belirdi. Ve ayağımın dibinde, kapının arka tarafında birinin bekleyen nefesi vardı.