NoveliqaKüllerinden Doğan İntikam / İlk Buluşma :0%
Log in

Chapter 6

İlk Buluşma

Ve sonra— dönen simge durdu; küçük onay penceresi ekranda beliriverdi, beyaz zeminde soğuk, siyah bir kelime: Sil. Baran’ın parmağı terledi. Bir saniye oldu, iki oldu; dışarıdaki yağmurun camdaki ritmiyle zaman kaçıyor gibiydi.

Tamam, dedi yine, bu sefer daha sert. Sesinde titremeyi bastıran bir komut vardı. Parmağı ekrana dokundu; tık sesi elektronik bir tokat gibi çınladı. Dosya kayboldu; imzalar, görüntüler, gecelerce uyutmayan küçük karanlık notlar bir düğmeyle uçtu.

Ofiste aniden sessizlik çöktü. Klimanın uğultusu, uzak trafikten gelen lastik cızırtısı, asansörün boşluğa inmesi—hepsi daha önce duyulmamış şekilde belirginleşti. Baran burnuna çarpan, taze demlenmiş kahvenin acı kokusunu aldığı anda, vücudunda bir boşluk hissetti. O boşluk eski korkuların yerine bir şey fısıldıyordu: Eğer biri görmüştü? Eğer biri saklamıştı?

"Patron, toplantınız on dakika içinde başlıyor," dedi Melis, kapının eşiğinden, sesi ölçülü ama uyarının içinde bir heyecan vardı. "Basın ve yatırımcılar da gelecek. Ece Arman çekim için hazır."

Ece Arman. Adı ekranda öylece durdu; iki kelime, yeni bir marka, yeni bir yüz. Baran’ın ciğerinde tuhaf bir sızı belirdi. Parmakları masaya vurarak ayağa kalktı. "Hazır olsun," dedi, kısık, kontrolünü zor saklayan bir tonla.

Arabanın camları yağmur damlalarıyla aralandıkça İstanbul, parıltısını daha da gösteriyordu. Boğaz köprüsünün ışıklarıyla birlikte ofisin cam cephesi bir ayna gibi şehir hayatını yansıtıyordu; içerideyse her yansıma bir hesap, her gölge ayrı bir pazarlığın ipucunu saklıyordu.

Toplantı odasına girdiğinde, uzun masanın etrafında zaten kalabalık vardı: yatırımcılar, moda editörleri, Demir İmparatorluğu’nun birkaç kilit yöneticisi. Herkes şık, her biri belirgin bir bekleyişteydi. Ve herkes, göz ucuyla da olsa, kapıdan içeri giren kadına baktı.

Ece Arman sahneye girdiğinde, salon sanki nefesini tuttu. Siyah paltosu omuzlarına düşmüş, saçları bir rüzgârda kırılmamış gibi düzgün, her adımı hesaplıydı. Ayak bileklerinden yukarıya havadaki hafif nem, deri topuklardan yukarı doğru bir tedirginlik gönderiyordu; adımlarında eski bir acının taşınmasına izin vermiyordu ama her adım bir iz bırakıyordu.

Ece’nin teninde hafif bir vanilya kokusu vardı; parfüm değil, azıcık tozlu bir duman gibi—atölyenin içi, kumaşın gövdesi. Gözleri salona bakınca kısa bir sarsıntı oldu; bir an için durdu, nefesleri tarttı, sonra konuşmaya başladı.

Sesinin ilk tonu odanın içindeki elektriği yakalayıverdi: soğuk, ama özenle cilalanmış bir profesyonellik. "Teşekkür ederim," dedi, kalemi masanın kenarına koydu, projeksiyon lambası açıldı. "Bugün sizlere Ece Arman’ın ilk koleksiyonunu, üretim sürecimizi ve sürdürülebilir yaklaşımımızı tanıtacağım."

Sunum sürükleyici başladıkça, insanların gözleri ekrana kaydı; kumaşların dokusu, çizimlerin cayır cayır parlaklığı, markanın etik manifesto metinleri. Ancak Baran’ın gözleri ekranda değil, salondaki başka bir noktada takılı kaldı: Ece’nin yüzünde, net olmayan bir gölge vardı; konuşurken dudaklarının kenarında bir kıvılcım. O kıvılcım, birinin yıllar öncesinden getirdiği bir ateşi andırıyordu.

Baran, o kıvılcımı tanıdığını hissettiği halde nereye yerleştireceğini bilemedi. Tanıdık ama farklıydı; zamana dökülmüş, bir parça kırılmış. O an, tablodaki birkaç küçük ayrıntı bir araya geldi: Ece’nin bana bakışındaki davetkârlık değil, hesaplı bir meydan okuma; kolunu masaya çarpma şekli değil, bir şeyi saklama çabası. Baran’ın içinde uyanan his, hem cazibe hem de tehlikeyle karışık bir kişisel sınır ihlaliydi.

Ece slaytlar arasında gezinirken, gözleri arada bir Baran’a değdi. Her temas, odadaki hava basıncını biraz daha değiştirdi. Onun bakışında bir hedef vardı; hedefine ulaşmak için gereken soğuk hesap, ama aynı zamanda o bakışta bir acı yankısı da vardı ki, Baran’ı eski bir rüyaya çekti.

Toplantı ilerledikçe, soru-cevap kısmı geldi. Melis mikrofonu uzattı; yatırımcıların not defterleri açıldı, tüyler kabartılmış bekleyişler. Bir yatırımcı söz aldı: "Ece Hanım, Demir Tekstil ile bir iş birliği fikrine ne kadar açıksınız? Tedarik zinciri bizim için kritik."

Ses, Baran’ın kulağına çalındı. Gülümsedi; söze girme niyeti yokmuş gibi ama gözleri Ece’nin üzerine kitlendi. Ece, hafifçe başını eğdi, gergin ama hazırlıklı bir hareketle. "Bizimle çalışmak isteyen şirketlerin—" dedi, "—özellikle de tedarik zinciri partnerleri olarak seçileceklerin, sürdürülebilirlik sertifikasyonlarına uyması gerekiyor. Bir değer sözleşmesiyle çalışırız."

Baran, "value contract" terimini Türkçe'ye çevirdilerse de, onun kulaklarında başka bir şey oldu. Bir zamanlar kolayca kontrol edebildiği iş dünyası argümanları, bugün Ece’nin ağzından sert ve şeffaf bir şekilde dökülüyordu. Sanki bir aynaya bakıyordu ama yansıma çekici değildi; tanıdık bir yüz, eskimiş bir öfkeyle.

Toplantı ilerledikçe, Baran arada cümlelerin kesilmesine izin veriyordu. İçine bir çekişme giriyordu; kontrol etme dürtüsüyle izlemek, ama aynı zamanda o ruh halinden rahatsız olmak. Ece’nin her kelimesi planlı, ama arada bir göz kırpması, dudak kıvrımı, geçmişin acısını tutmaya çalışan bir kasılma belirdi. Baran’ın beyninde bir görüntü canlandı: yıllar önce bir gece, bir atölyede sigara dumanından, boyanın çekik kokusundan mürekkep bir söz; sonra bir kapı gıcırtısı; sonra yok oluş. O anın köklerini tırmalamanın tuzağıyla gerildi.

Konuşma bittiğinde alkış kısık ve profesyoneldi. Yatırımcılar kısa sorular sordular, memnun gözükmeye çalıştılar. Ece masanın etrafında dolaştı, her el sıkışma bir hesaplama gibiydi. Baran onun elini sıkmak için ayağa kalktı; bir denetçi tavrı, bir tanrı bakışı. El sıkışma kısa, kuru ve ölçülüydü. Teninin dokusu soğuktu, fakat o soğukluk Baran’ın içindeki bir yara izini daha da açtı.

"Ece Hanım," dedi Baran, sesi salonun retinasında çizgi çizdi. "Sunum etkileyiciydi. Demir Tekstil’le konuşmak bizim de menfaatimize olur. Sürdürülebilirlik zaten bizim için bir hedef—"

"Evet," dedi Ece araya girerek, bir an görünürde, ama içinde başka bir şimşek çaktı. "Ancak sizin gibi büyük bir firmayla çalışmak, değerlerimizin korunmasını da garanti etmelidir. Sözlerinizi sözde bırakmayacaksınız."

Baran’ın gözlerinin kenarındaki çizgiler sertleşti. "Sözlerimiz her zaman uygulamaya dönüşür," diye karşılık verdi. Tonunda bir tehdit pırıltısı vardı, profesyonel bir kaplanın keskinliği.

Ece, hafifçe gülümsedi. Gülüşünde hiçbir yumuşama, sadece keskin bir kıvrım vardı. "O zaman, bize gösterin."

Konuşma sonrası salon dağılırken, herkes söyleneni ezbere tartışıyordu. Ancak Baran ve Ece odadan çıkışta yan yana yürüdüler. Asansör sessizdi; camdan dışarı bakarken şehrin ıslak ışıkları bir yağmur aynası gibi döndü. Asansörde sadece ikisi vardı ama ses yoktu. Zaman asılı kaldı.

Ece cebinden bir kart çıkardı; elini uzattı. Kartta yeni logonun küçük, sert bir damgası vardı. Baran kartı aldı, üzerinde parmak izlerini silmeden inceledi. Kartın kenarında hafifçe dikiş izi gibi bir iz vardı, atölyenin eli dokunmuş hissi veren bir iz.

"Toplantı sonrası bir kahve içebilir miyiz?" diye sordu Ece, sesi sakin ama anlam yüklü. "Sizinle iş detaylarını konuşmak istiyorum. Özel kalması gereken bazı konular var."

Baran kartı cebine koydu; konuşurken bakışlarını onun gözünden ayırmadı. "Ofisimde konuşalım," dedi. "Görüşelim, ama unutmayın; biz burada iş konuşuyoruz."

Ece başını salladı. Asansör kapıları açılırken, Baran bir an geri çekildi; gözleri Ece’nin gözlerine odaklandı. İçinde bir kıvılcım daha çaktı. O kıvılcım sadece öfke değildi. Başka bir duygu daha vardı—bir suçluluk, aynı zamanda bir tanıma. Önce reddetti; bu kadar ham bir his mantıksızdı. Sonra aklından geçen küçük görüntülere karşı duramadı: küçük bir atölye masasında sigara külleri, kumaşların aralarında gizlenmiş el yazıları, bir kadının parmak uçlarında kalan dikiş iplikleri—bunlar çok kişisel anılardı. Ece’nin içinde parlayan o öfkenin tonu, onu yıllar önce acıtırken ertesi gün saklanan bir açığı andırıyordu.

Ofisine yürürken ayak sesleri, koridorun soğuk yüzünden yankılandı. Baran’ın içindeki bu tanıma dürtüyle başa çıkma şekli, ona daha da yakın hissettirdi. Çünkü o his, kavgaya davet eden bir tanrıçanın gözlerinde olabilirdi ya da yıllar önce kırdığı birinin. Sorular durmadan düğümleniyordu: Bu gözler neden bana böyle bakıyordu? Bu öfke nereden geliyordu? Ve en tehlikelisi: Ece kimdi, gerçekten? Bir bilmece mi? Bir tehdit mi?

Kapı önünde durdular. Ece bir adım geri çekildi, ceketini toparladı. "Sizi rahatsız etmeyeyim," dedi, ama gözleri Baran’dan uzaklaşmadı. "İş konuşması için size mail atacağım."

Baran elini uzattı, ama parmağını onun omzuna değdirmedi, sadece kartı geri verdi. Kartı geri alırken, parmak uçlarının hafifçe titremesi Ece’nin hissettiği soğukluğu daha da artırdı. "Görüşürüz," dedi, ağzında bir tebessüm vardı ama gözleri farklı bir yerde arama yapıyordu.

Kapı kapanırken, Baran bir adım daha içeride durdu. Ofisin ışıkları onun etrafında soğuk bir çerçeve oluşturuyordu. Bir an durdu, eski dosyaların yanına eğildi ve ekranını açtı; sildiğini sandığı dosyanın eksik yanlarında bir boşluk hissi vardı. Kalbi çarpıyordu—bu, bir hata mıydı yoksa planlı bir his miydi? İçindeki sıkışma büyüdü.

Ece’nin gözlerinde gördüğü şey, sadece öfke değildi; o öfke, tanıdık, neredeyse kişisel bir dille birini suçluyordu. Baran, o bakışta kendisine yöneltilmiş bir yargı hissetti. Bu yargı tanıdıktı, çünkü yıllar önce bir yüz ona öyle bakmıştı—aynı satırda, aynı soğuklukta. Baran dudaklarını ısırdı; geçmişten fırlamış bir görüntü, bir adın serpilmiş külleri gibi zihninde dağıldı.

Neden o bakış? Neden o öfke bana aitmiş gibi davranıyordu? Bu soruyu zihninin en karanlık köşesine itti; orada bir el titredi, bir hatırlama kıvrımı belirdi ve Baran, ağır bir nefes aldı. Etraf sessizdi, ama kulaklarında Ece’nin sunumundan kalan bir cümle çınlıyordu: "Sözlerinizi sözde bırakmayacaksınız."

Baran için sözlerden fazlası vardı. Sözler bir yıkımın habercisiydi; o yıkımı yaşayanın bakışındaki ızdırap, bir aynadan alınmış bir darbeydi. Ece’nin gözlerindeki öfke, onu yerinden oynatan o darbeyi hatırlatıyordu ve nedenini bilmemesi, tuzağın ipini daha da gerginleştiriyordu.

Ofisin kapısını kapatırken, Baran son bir kez arkasına baktı. Ece’nin silueti koridorun sonunda küçücük bir noktaya dönüşmüştü ama gözlerindeki kıvılcım orada, karanlığın içinde parıldamaya devam ediyordu. Baran, kendi içindeki o tanıdık öfkeden tedirginlik duyarak fark etti: Ece’nin gözlerindeki öfke, sadece bir rakip öfkesi değildi—o, daha derin, daha kişisel bir şeyin aleviydi. Ve neden olduğunu bilmek, şimdi her zamankinden daha çok, bir gereklilik haline gelmişti.