NoveliqaKüllerinden Doğan İntikam / Baran'ın Yansıması :0%
Log in

Chapter 5

Baran'ın Yansıması

...salonun bir köşesinden gelen ses, bir bıçak darbesi gibi keskinti. O keskinlik, odadaki havayı ikiye böldü; herkes nefesini tuttu.

Sesin sahibi adım adım geldi. Ayaklarını yere bastıkça mermer zemin inceden çatlıyor gibiydi; kalabalığın ritmi onun etrafında çözülüyordu. Odamda bir yerden çıkıp gelen gölge gibi, Baran Demir girdi salona.

Girmesiyle tüm ışıklar sanki onun etrafında toplandı; gülüşleri, konuşmaları, müzik notaları geri çekildi. Ünlü birinin geçişi değildi bu — daha derin, daha eski bir emirdi. Bir bakışıyla mekânın düzenini kuruyor, bir bakışıyla insana nerede duracağını söylüyordu.

Siyah takım elbisesi üzerine çekilmiş, mürekkep kadar koyu bir palto taşıyordu; yakası bir kravatın etrafında kraliyet tacı gibi sıkıydı. Kol düğmesindeki karbonun soğuk parlaklığı, boğazının altından yayılan hafif bir tütün kokusu ve deri koltuğun altında beliren bir saat tıkırtısı... Her ayrıntı planlıydı. Her ayrıntı bir mesajdı: Ben buradayım ve bana karşı kimse savunmasız değildir.

Gözleri salonu taradı. Bir süre durdu; lambaların altında yüzler onun aydınlığında gölgelere büründü. Sonra bakışı kapı eşiğindeki kişiye takıldı. Sessizlik, o kişiyi sarstı; dudaklar kıpırdadı, bir kelime çıkaracakken durdu. O an gözlerin nabzı arttı; birkaç kişi arkasını dönüp baktı.

Baran bir adım attı. Konuşması, dokunuş kadar kontrollüydü.

"Geceyi böylesine hatırlatan bir sürpriz her zaman iyi değildir," dedi yavaşça. Sesi geniş, tonları keskin; kelimelerin arasındaki boşluğa soğuk düşmanca bir anlam sızdı. "Ama bugün burada olmak... beklenenden hoş."

Köşedeki kişi hafifçe yere baktı, sonra başını kaldırdı. O yüz bir zamanlar Baran'ın dünyasını sarsmıştı; şimdi ise aynı yüz, başka bir isimle, başka bir kıyafetle dimdik duruyordu. Aylin mi? Ece mi? Gözlerindeki tonu değiştirmeye çalıştı ama Baran, çelik bir aynadan bakar gibi gördü her şeyi.

"Sizin için bir sürpriz," dedi Baran. "Herkesin bildiğini sandığı bazı gerçekler vardır. Bazılarıysa, hatırlanması kadar tehlikelidir."

Söylediği kelimelerin kibar yüzü, altında çakılmış bir uyarı taşıyordu. Gülüşünde bir kırılma oldu; etraf bir an daha sessizleşti. Birkaç kişi, kim olduğu bilinen bu adamın etrafına çekildi; eller birbirine kenetlendi, kadehler birkaç santim yukarı kalktı.

Aylin, o anda birinin nefesine değmiş gibi hissetti; bulduğu her köşeden içini çekip dışarı veriyordu. Baran ile onun arasında görünmez bir yay gerilmişti; ikisi de aynı gücün iki kutbuydu şimdi. Gözleri bir an çarpıştı ve ikisinin arasında geçmişten fısıldayan bir rüzgâr esti. O rüzgâr, yıllar önce kırılan bir aynanın içinde kalan görüntüleri salladı.

Baran bakışlarını yavaşça çekti. Birkaç iltifat, birkaç zoraki kahkaha duyuldu. Kendisinden emin adımlarla kalabalığı yarıp geçti; salondaki herkes onun için yol verdi. Arkasından gelen gölge boşluğun daha derin görünmesini sağladı.

O gece, böylece bitmedi. Baran'ın çıkışı, Aylin'in göğsünde yeni bir şey uyandırdı: hem tanıdık bir korku, hem de eski bir öfke. İnsan, eskiden kırılmış bir camı aynı sertlikle yeniden kırmanın hem hazını hem de acısını hissediyordu.

Baran ise gittiği yöne bakmadı. Arabasına binerken yağmur başlamıştı; Boğazın cam yüzeyleri yağmurdan bir tül gibi titriyor, şehir ışıkları suyun üstünde uzak birer mum gibi yanıyordu. Şehir, onun için hem sahne hem sığınaktı.

Limo sessizdi. Şoför, rutinin ötesinde bir dikkatle direksiyonu tuttu. Baran arka koltukta, parmaklarının arasına aldığı bir kâğıt mendili sıkıyordu. Mendilin kenarı ıslaktı; belki ter, belki yağmur. Bir süre dışarı baktı. Bir binanın camından, içeride renkli bir çizgi gibi bir gösteri görünüyordu. İçeriğini değil, sadece dışarıdan görünen parlaklığı önemsiyordu o an.

Ofis kapısına geldiğinde başının içi soğuktu; güvenlikten tanıdıkları ona hürmetle eğildi. Asansör yukarı tırmandı, duvarlarda asılı aile fotoğrafları geçit töreni gibi bir şey anlattı: Demir soyunun kökleri, gücü, başarısı. Bir başka fotoğrafta genç bir Baran, siyah deri ceketiyle bir podyumun arkasında duruyor; yüzünde henüz bırakılmamış bir hırs vardı. Her fotoğraf bir yemin gibiydi.

Ofisinin kapısı kapandığında, dışarıdaki gürültü sudan arınmış gibi kayboldu. O oda, yıllar içinde onun kraliyet mahkemesi olmuştu: geniş bir masa, kusursuz bir raf düzeni, pencereden görünen Boğaz ve ay ışığının suyu büyülü bir kemer gibi kıyıya vuran görüntüsü.

Baran masasına geçti. Ellerini masanın soğuk yüzeyine bastı. Parmak ucunda her zamanki kesinlik yerine, hafif bir titreme vardı. Bir an için yüzünü ellerinin arasına aldı; nefesi daraldı. Geçmiş bazen bulanıklaşır, ama o gece, zihninin bir köşesinde kristal kadar nettir. Bir adamın çığlığı, kırık cam, bir çift elin yüreğine sıkılması... İşte o gece diye adlandırılan şeydendi bahsedilenler.

Bilgisayarını açtı. Ekran yavaşça titredi ve şirketin logosu belirdi; o simge, onun kontrolünün görsel bir onayına dönüşmüştü. Gelen kutusuna yöneldi. Mesajlar, günlük rutin bildirimleri, pazarlama raporları... Hepsi sırayla dizildi.

Ama bir mesaj vardı ki, diğerlerinden farklıydı. Konu satırı kısa, bir tarih, bir saat ve iki kelime: "2008 — O Gece". Gönderen ise bilinmeyen bir adresti; adresi ilk bakışta tanınmayacak kadar basit, ama Baran'ın gözüne çarpmaması imkânsızdı. Bir uygulama penceresi titredi; hatırlatıcı sesi duydu. O hatırlatıcı, geçmişin bir kapısını asılı bırakmıştı.

Parmağı fareye dokundu, ama durdu. Ekstra bir mesaj daha vardı; arama kutusunun hemen üstünde bir küçük ikon: eski bir e-posta dizisi. Başlığın üzerine gelince bir zaman damgası belirdi — saat, dakika. Saat, Baran'ın duruşunu değiştirdi. Zaman damgası o geceye denk geliyordu.

Kendisine verdiği kontrole rağmen, yüzündeki çizgiler sertleşti. E-posta açıldı. Kısa bir önizleme: birkaç satır, tarih, isimler. Hem tanıdık hem yabancı. İçinde, eski bir belgenin PDF'i ekliydi; o belgeyi açan göz, geçmişten bir pencereyi aralıyordu.

Ekranın ışığı yüzüne vurdu. Belgenin adı: "Kayıt — 07.06.2008 — Rapor." Bir başlık ve altında birkaç teknik terim; ama Baran okumadaki yaklaşımını biliyordu: kelimeler değil, tarih ve isimler ona ağır gelen şeylerdi. Belgenin altına doğru ilerledikçe bir isim daha çıktı: Aslan, Aylin.

İçinden geçen küçük bir heyecan dalgası oldu; kalıbını bozmadı. İşte, o gece ile ilgili ilk şüpheler buydu. İnsan aklı, yıllar sonra bir dosya ismiyle uyanıyordu. Yıllar önce gömülen bir şey, yine yüzeye tırmanıyordu.

Telefonu titredi. Başındaki kendi sekreteri Melis'ti. Baran, telefonu susturdu; konuşmayı duymak istemiyordu. Melis konuşsa, yarım cümlesi bile başka bir kapıyı açabilirdi. Melis, onun yanında kalbiyle değil, ajandasıyla duran kişiydi; bir uyarı yeterdi belki de.

Bir yandan da, hesapsız bir sakinlikle, PDF'i indirip açtı. Ekran uzadı; siyah-beyaz yazılar, bir memurun resmi dilini andırıyordu. Belgenin içinde, nakledilmiş cümleler, bir tutanak, bir itiraf ya da bir kanaat... Her satır, gövdesine bir iğne saplıyordu.

Gözleri satırlarda gezinirken aniden aklına bir yüz geldi — yağmurun içinde öylece kalmış birinin profili. Hafifçe dudaklarını ısırdı. Bir görüntü gibi, yıllar önce kapanmış bir pencere aralandı: cam kırılmış, bir topuk bir taşı yerinden oynatmıştı. O gece yalnızca bir trajedi değil, bir zaaf gösterisiydi. Zaaf gösterileri genellikle kapatılması gereken delikler açar.

Baran derin bir nefes aldı. Parmakları klavyede dolaştı; belgeyi kendi korunması adına başka bir yere kopyalamaya karar verdi. Ama bir köşesinde küçük bir ikon yanıp sönüyordu: sil. Silinmiş bir dosya takip edilemezdi. Silecek misin, saklayacak mısın? İç sesleri çatıştı.

Saklamak demek risk demekti. Risk, birinin eline geçmesi halinde tüm inşa ettiği sütunların titremesi demekti. Silmek demek temizlik, fakat aynı zamanda bir şeyin ortadan kaybolduğunu kabul etmekti. Ve kabul, suçluluk getirirdi. O an, iki seçenek arasındaki hava daha ağır geliyordu.

Masadaki viski bardağından bir yudum aldı. Alkol boğazından inerken tuzlu bir tat bıraktı; damağında bir iz. Gözleri tekrar ekrana döndü. Aylin'in adı, belgenin içinde küçücük bir leke gibi duruyordu ama ağırlığı çığ gibi büyüdü.

Melis ikinci kez aradı; üçüncü kez belki bir mesaj atacaktı. Baran, masanın kenarına eğildi. Fotoğraflara bir kez daha baktı. Ailenin bir portresi, gizlenmiş bir fotoğrafın kenarında küçük bir not, "asla silinmeyecek" yazıyordu. O notun altındaki tarih, o geceye çok yakındı.

Parmaklarını kısa bir süre kapıya doğru uzanmış gibi, sonra klavyenin üzerine getirdi. Ekranın küçük çöp kutusu ikonu bir davet gibi bakıyordu. Parmağını hafifçe kaldırdı. Zaman dondu. O anda ofisin sessizliği daha yoğun, daha kapkara bir örtüye büründü.

Dışarıda yağmur daha sert başlıyordu. Pencereden düşen damlalar, cam yüzeyde uzun çizgiler halinde akıyor, yüksekten gelen araçların ışıkları o çizgilerden kırılıyordu. İçerdeki ışık, ekranın mavisinden başka bir şey değildi artık.

Baran gözlerini kapadı bir an. Hafif bir baş ağrısı, geçmişin küçük bir kaydı gibi voltaj attı. Avuç içi terledi. Ellerinin tırnakları masanın cilasına küçük hafif çizikler bıraktı. Sonra, parmağı yavaşça bastı.

İkonun üzerine tıkladı.

Küçük bir onay penceresi çıktı; bilgisayar, "Bu öğeyi kalıcı olarak silmek istiyor musunuz?" diye sordu. Soğukkanlı biri olarak, Baran böyle sorulara alışkındı. Fakat bu soru, daha içindeydi; bir davanın değil, vicdanın sorusuydu.

Ekranın sol alt köşesinde, çöp kutusuna atılan e-posta'nın adı belirdi; "2008 — O Gece". Onay penceresinin iki butonu vardı: "İptal" ve "Tamam". İkisi de aynı büyüklükteydi. Baran bir an durdu. Parmak titredi, ışık altında bir gölge daha uzadı.

Tam o anda, ofisin kapısı hafifçe aralandı ve içeriye bir gölge girdi. Melis mi, yoksa başka biri mi, görünüşte sadece bir ziyaretçi mi? Baran başını kaldırdı. Geri dönüp bakmadı; gözleri ekrana sabit, parmakları hâlâ klavyenin üzerinde.

Orada durdu, iki seçenek arasında, fakat düğmeye basacak kadar emin değil. O anda, her şeyin bir sonucu olduğunu biliyordu. Bir şeyi yok etmek, var olan başka bir şeyi yaratırdı; bir şeyi saklamak, farklı bir tehlike ürerdi.

Parmak yavaşça bastı.

Ve ekranın köşesinde bir küçük animasyon başladı: mesajın silindiğini gösteren dönen bir simge. Fakat simge dönmeye devam etti, mesela bir duraksama, bir düşünce gibi. Aynı anda telefon masanın üzerinde titredi; Melis yine arıyordu.

Parmağı basılı kaldı. Ġkon dönüyor, zaman onun etrafında sıkışıyordu.

Tam o anda Baran, silme işleminin sonunda çıkacak onay penceresinin görüntüsünü düşünmeden edemedi. "Tamam" dedi parmaksız bir sesle, daha çok kendine fısıldar gibi.

Ekrandaki dönen simge, bir saniyeliğine daha yavaşladı.

Ve sonra—