Chapter 16
Kapı aralığından içeri sızan yağmur kokusu ve ıslak kumaşın hırıltısı, Aylin’in beyninde bir anlığına zamanı durdurdu. Bir kelime daha çıkamadan göğsünün içi daraldı; kalbinin vurduğu yer, göğsünün sol yanı sanki bir el tarafından sıkılıyordu.
Adam hâlâ kapının eşiğinde duruyordu. Gözleri soğuk, yüzünde yılların işlettiği çizgiler; ama en çok elleri dikkat çekiciydi: parmak uçlarında çukurlaşmış izler, tırnak altlarında kurumamış kirler. Ceketinin yakası yağmurla ıslanmış, üniformadan çok bir teyakkuz hâli taşıyordu.
"Eski bir polis memuruyum," demişti. "Ve evet… sizi tanıyorum."
Aylin, o iki cümleden sonra ne nefes almayı başardı ne de ayağını yerden kaldırdı. Gözleri adamın yüzünde gezinirken hafifçe titredi; boğazı kuru bir kağıt sesi çıkardı. "Hangi... hangi davayla?" diye mırıldandı. Sesinin içinde, yılların kemirdiği bir kırılganlık vardı; kırılganlık öfkeyle karışmış, keskinleşmişti.
Adam adı gibi uzun durdu. Gözleri salonun köşesinde duran eski fotoğrafa takıldı; ıslak saçlarına yapışmış bir fotoğraf: Aylin, genç ve gururlu. Şimdi o gurur kırıntıları, paslı bir iğneyle derinlerde asılı duruyordu.
"Benim soruşturmam farklıydı," dedi adam. "O günler için yazılmış raporların dışında kalan şeyleri bilen biriydim. Dosyalar karmaşaydı, ama bazı şeyler asla kaybolmaz. İnsanlar kaybolur, belgeler kalır."
Sesi yumuşadı ama içinde bir çakmak tıkırtısı gibi aniden bir alev vardı. Aylin, istemsizce bir adım geri çekildi. Ece Arman maskesinin ardındaki kalbi, tekrar yanıyor gibi hissetti. Her yeni bilgi, hem bir kapıyı açıyor hem de başka kapıları kapatıyordu.
Adam ceketinin iç cebini aradı. Parmakları titremedi; hareketleri kontrollüydü, profesyoneldi. Elindeki şey küçük, mendil gibi sarılmış bir şeydi; görünüşüyle şüphe uyandırıyordu. "Bunu uzun zamandır saklıyordum," dedi. "Sana ait olduğuna emin değilim ama… belki cevap aradığını düşündüğün şey buradadır."
Aylin’in sol gözü seğirdi. "Bana mı?" diye sordu, kabullenme sesi daha çok şüphe taşıyordu.
Adam mendili yere bıraktı, Aylin’in eline uzattı. Kağıdın kokusu ilk karşılaşmada hafifçe asidin yanında eski parfüm notası taşıyordu; belki bir zamanlar kıyafetlerine sıkılan bir parfüm, belki de satırlara bulaşmış bir insanın ardında bıraktığı koku. Aylin mendili açarken parmaklarının titremesi, o kadar küçük ve inatçıydı ki onu her zamankinden daha gerçek yapıyordu.
Kağıt sararmıştı; kenarları örümcek ağı kadar ince çatlamış. Harfler, mürekkepten solmuş; ama henüz tamamen kaybolmamıştı. Gözü ilk satırlarda takıldı: '…sana söylemeliydim… ama korktum…' başlığıyla başlayan bir cümlenin içine düşüyordu.
Adam koltuğa yaslandı. "Bunu suç dosyalarında rastgele buldum. Kimin kalemi olduğunu bilmiyorum. Eski bir cevapsız mektup, bir kenara atılmış uçan bir kuş gibi. Ama bazı satırlar... birinin vicdanı gibi duruyor."
Aylin bir an için dışarıdaki yağmurdan gelen ritmi duymaz oldu. Dünyada sadece mürekkebin kağıdı yavaşça çizmesi vardı. Satır satır, her bir cümle bir ameliyat gibi derinlere iniyordu; kesik, titrek ama net.
"…Baran'la ilgili her şey örtüldü. Yüzlerce belge, sahte fatura, kırık koliler. Biz, onun elindeydik. Bunu kimse bilmemeli diye… Nurten ile konuştuk. O dedi ki: 'Sen… sen halleder misin?' Ben hallettim. Senin koleksiyonunun gece yarısı arşivinden çıkan çantaya o sahte etiketleri koydum. Gazeteye verilecek tarihleri değiştirdim. Hepsi o gecenin kabusuydu. Eğer bir gün birileri gerçekleri ararsa, biliyorum… söylemekten korkacağım… ama seni seviyorum, ve bu yaptığım seni öldürecek.'"
Aylin satırları okudukça, ciğerlerine bir buz kristali indi. Her kelime, eski yaraların kenarlarını yeniden kesti; ama keskinlik sadece acı değildi, aynı zamanda ihtimalin doğurduğu bir tür tehlike de taşıyordu. Eğer bu satırlar gerçekse, Baran'ın adı doğrudan bir suç sürecinin içinde anılıyordu. Ve "Nurten" adı — o kelime hem tanıdıktı hem de yabancı. Bir hatırlatma gibi, yüzeyin altında bekleyen bir şey.
Gözleri satırlar üzerinde hızlandıkça, mektubun dili daha da kişisel bir hal aldı. "Sana söylemediğim için hep pişman oldum," diye devam ediyordu. "İnsanlar birini yok etmek istediğinde, onlara yardım edenler her zaman en yakınındadır. O gece benim elimdeydi makas. Senin diktiğin bir eteğin cebine, senin etiketinin altına... Ve ben, utanıyorum."
Aylin'in nefesi kesildi. Kağıt ona ağırlığını bırakmışçasına elinde daha da kuru hissedildi. Parmaklarında, yazan elin titrekliği gibi bir ritim vardı; harflerin eğimleri, birinin ağlayan eliyle yazıldığını anlatıyordu. Mürekkep yer yer dağılmış, sanki yazar yazarken ağlamış, sonra mumu üflemişti.
"Bu… kim yazmış olabilir?" diye sordu Aylin, sesi kâğıdın üzerinde bir hışırtı gibi kaldı.
Adam gözlerini kapattı. "İmza yok," dedi. "Ama yazı bir kadına ait. Biraz da yaşlı bir el. Dosyaların arasından çıkan diğer notlarla kıyaslayınca aynı mürekkep… aynı kağıt… Bu mektup, o geceye dair resmi dosyaların tamamlayıcısı olabilir."
Aylin kendini suçlu hissetti. Yıllar boyunca kendi hayatını parçalanmış halde izleyen, her gece uyandığında daha da yalnızlaşan kişi o olmuştu. Şimdi bir yabancının parmakları tarafından getirilmiş bu küçük mektup, kırılan bir aynanın içinden yansıyan başka bir yüzü gösteriyordu: suç ortaklığı.
"Söyle bakalım," dedi adam yavaşça, "bunu yayınlayacak mısın? Ya da başka birine gösterecek misin?"
Aylin derin bir nefes aldı. Düşüncelerinin içinde bir savaş başlamıştı; intikam, adalet, yok edilme korkusu. Ece Arman kimliği, bu anın soğuk hesaplarının zeminiydi; ama Aylin Aslan kalbinin en yakın köşesinde duran bir çocuk gibi titriyordu. Bu mektup, geçmişin köklerini kurcalayacak bir kazma gibiydi. Kazarsan ne çıkacağını kim bilebilirdi?
"Henüz bilmiyorum," dedi. "Ama… bunu saklı tutmanın beni ne kadar yediğini de biliyorum. Belki bu bir başlangıçtır."
Adam hafifçe başını salladı. Gözlerinde bir şey vardı; pişmanlıkla karışık bir rahatlama. "Söyle bana, Aylin Hanım," dedi, adı kullanmak zor olmuştu ama o kullanılmıştı. "Nurten dedikleri kimdi?"
Aylin, ismi duyunca vücudu aniden uyarıldı. Bir çığlık gibi bir his vardı, boğazının derinliklerinde kıvrılan bir ses. Bu isimle ilgili bir şeyler vardı; belki küçük, belki büyük, ama kesinlikle tanıdık. Bu tanıdıklık, onun hayatının bir döneminde kapılara vurmuş ama kapıların arkasında saklanmış bir anahtar gibiydi.
Kağıdı tekrar gözlerinin önüne getirince, yazının sonuna doğru bir not daha iliştirilmiş olduğunu gördü; daha kısa, belki yazarı son anlarında eklemiş: 'Eğer bu mektup bulunursa… Nurten'i sormayın. O ismin ağırlığı çok.'
Aylin, "Nurten…" diye yineledi. Sesi içindeki çekirdeğiyle rezonansa girdi. Bir şeyleri hatırlamak istiyordu ama hatırlama, zamandan sarkan kirli bir pamuk ipliği gibiydi; kopmaya hazır.
"Bir isim," dedi adam. "Eğer birileri onu biliyorsa, aradığın kapı orada olabilir. Benim bildiğim; o gece resmi kayıtlara geçmeyen, sadece fısıldanan bir isimdi. Uzun zaman önce sessizce kaldırıldı. Belki de senin için sessizliği artık bozmanın zamanı gelmiştir."
Aylin mektubu iki elinin arasında çekerken, mürekkep bir an için daha canlı görüldü. Kağıdın üstünde kurumuş bir gözyaşı izi vardı; faaliyet olarak artık bir parça damar gibi görünüyordu. İçinden bir ses, "Okuma!" diye bağırdı. Ama o, tam tersini seçti; açmak, öğrenmek, yıkmak, inşa etmek istemişti. Bu, intikam planının merkezine doğru atılmış bir adım gibi.
"O gece ne oldu?" diye sordu Aylin daha zorlayıcı, daha az savunmacı bir tonda. "Bu mektubu yazan… gördüğü şeyi gören kimse var mı?"
Adam omuzlarını çekti. "Bazı insanlar sadece bilirler ve susarlar," dedi. "Bazen suskunluk, bir koruma kalkanıdır. Bazen de suç ortaklığı. Bu mektup, suskunluğu çiğnemiş. Bu da tehlikeli."
Aylin bir anlık dürtüyle mektubu katladı. Yüzüne yağmur gibi bir ter damlası indi; ne sıcaktı ne soğuk, sadece gerçekti. Sesinin içinde yeni bir sertlik belirdi. "Tehlikeli ya da değil," dedi, "ben gerçeği duymak istiyorum."
Adam, yavaşça ceketinden eski bir fotoğraf çıkardı. Fotoğraf siyah beyazdı. İçinde, bir moda atölyesinin dağınık ışıkları, dikilmeye hazır duran bir elbise, bir raf dolusu kumaş. Fotoğrafın köşesinde, belirsiz bir figür yan tarafa bakıyordu. Fotoğrafın arkasında ise kurşun kalemle yazılmış bir not: 'O gece yanında olan - N.'
Aylin fotoğrafa bakarken, vücudunu kaplayan bir akrep gibi zamana asılı bir his geçti. N? Nurten'in baş harfi... Bir ihtimal daha doğdu. Fotoğrafın kenarında küçük bir leke vardı; mürekkep mi kan mı, belli değildi.
Celâline karışan bir komedi gibi, Aylin utançla gülümsedi. Gülüşü acıydı. "Neden hepsi bir anda çıkıyor?" diye sordu kendi kendine, sonra adama döndü. "Bu mektup kimden çıktıysa, o kişi yine buradaydı, ya da buraya getirilmiş."
Adam uzun uzun baktı. "Ve kimse başka bir iz bulamadı," dedi. "Ya kimse gerçekten bakmadı ya da bakanlar gözlerini kapattı."
Aylin mektubu dikkatlice cebine koydu; şimdi, bu küçük sararmış kâğıt onun dünyasını yeniden şekillendiriyordu. İçinde bir şeyin çatlamaya başladığını hissetti; çatlama sesi kötü bir tür müzik gibi çınlıyordu.
Dışarıdaki yağmur, camda ritmik bir davul gibi çalmaya devam ediyordu. İstanbul geceye doğru daha da koyu bir perde çekiyordu. Kapı eşiğinde duran adam bir an için Aylin'e daha yakın bir insan gibi göründü; yorgun, pişman ama gerçeği taşımaya hazır. Aylin, ceketinin içine çekilen mektubu yeniden hissetti; soğuk bir odaya yanan bir mum gibi içinde yanıyordu.
Adam sessizliği bozdu: "Saklamamalısın," dedi. "Gerçekler bir gün kendi ağırlıklarıyla çıkar. Senin eline şimdi geçmiş olması… ya şans ya da tuzak olabilir."
Aylin dudaklarını bükerek baktı. "Eğer bir tuzaksa, ben kuran kişiyi bulurum," dedi. "Eğer şanssa, o şansı değerlendireceğim."
Adam, yüzünde gölgelerle dolu bir ifade bırakarak başını salladı. "O zaman dikkatli ol," diye fısıldadı. "Bazı isimler sıkıntı çeker. Ve Nurten… Nurten adı, bu şehrin bazı kapılarını açar. Bazı kapılar ise açılmamalıdır."
Aylin, mektubun kenarına parmağını koydu. Mürekkep, hâlâ o solgun karanlıkta kalıyordu. Parmağı yavaşça yazının izlerine değdi, harfler arasında bir harf kendini gösterdi; solgun, belki de tırnak izi kadar ince ama oradaydı.
Mektupta bir isim silik ama okunuyor: 'Nurten' yazısı mı bu?