Chapter 15
Yazan kim?
Sözün bıraktığı boşluk, parmaklarının ucunda bir buz kütlesi gibi erimeye başlamıştı. Mürekkep kurumuştu; satırların arasındaki eğik çizgiler, birinin aceleyle, neredeyse nefes nefese yazdığını söylüyordu. Elindeki fotoğrafın arkasında, mürekkebin bir yerinde başka bir leke—çabuk silinmiş bir parmak izi gibi—her şeyi daha da kişisel kılıyordu.
Aylin nefesini tuttu. Soluk, düzensiz. Atölyenin lambası aynaya vuruyor, camda ince bir yağmur desenine benzeyen ışık kırılmaları oluşturuyordu. Dışarıdaki trafik, Boğaz'dan gelen nem kokusuyla birleşince bütün şehir sanki üzerlerine çökmüştü. Her bir ses büyürken, fotoğrafın arkasındaki tek kelime daha netleşiyormuş gibi geldi: bir uyarı mı, bir hatırlatma mıydı?
Telefonu cebinde titredi. Ekrana bakmadan, el yazısının eğimini hatırlamaya çalıştı. İlk iki harfin kıvrımı birine, üçüncünün sivriliği başka birine benziyordu. Kafası karıştıkça, parmakları titredi. Titreme, öfkeye döndü önce—kim bilir ne kadar uzun süre altında kaldığı şu tek soru yüzünden dudaklarına bir acı çıktı.
Ekranı açtı. Arayan isim: Kerem Özel Güvenlik. Mesaj: "Ece Hanım, güvenliğiniz tehlike altında. Acil görüşme." İkinci mesaj başka bir numaradan: "Sizi izliyoruz. Durmayın." Üçüncüsü, daha resmi bir e-posta: "Demir Holding, acil toplantı—koruma teklif ediyoruz."
Demir. Kelime, içindeki eski yarayı yeniden ovaladı. Baran Demir’in ismi. İmparatorluğun adı. Yılanın başı.
Aylin gülmedi; yüzünde bir kıvılcım aradı ama bulamadı. Ece Arman adı altında kurduğu marka, onun yeniden doğuşunun pırıltısıydı. Baran’ın uzanan gölgesi, en beklemediği yerde bulmuştu onu. Tekrar kovalanıyor olması, planlarının kusursuz olduğuna dair bir onay mıydı yoksa bir tuzak mı?
Kerem aradı tekrar. Sesi, cam bir pipo gibi temiz, kuş tüyü kadar sakin:
"Ece Hanım, size zahmet verebilir miyim? Kısa bir görüşme. Sadece güvenlik değerlendirmesi."
Aylin koltuğa yaslandı. Atölyenin derinliklerinden, kumaşların kokusu yükseldi; yıkanmamış ipeklerin ağır, tatlı kokusu. Sabahın erken saatlerinden beri kurduğu bütün senaryolar, birbiriyle çarpışıyordu. Meslekten gelen refleksi, her teklifin ardında bir amaç olduğunu söylüyordu.
"Kim sizi gönderdi?" dedi Aylin. Sesinde, merak ve test eden bir soğukluk vardı.
"Bağımsızız. Müşteri referansı verilir, ama şu an en önemlisi güvenliğiniz," dedi Kerem. "Sadece 24 saatlik bir değerlendirme. Gözlem. Ücretsiz."
"Ücretsiz, diyorlar her zaman," diye mırıldandı Aylin. "Söz konusu olan, takip edenlerin kimliği. Bana izleme başladığını söyleyin—ya da doğrudan söyleyin: Demir'den misiniz?"
Kerem bir an tereddüt etti. O tereddüt, onun bir yerden talimat aldığını ima ediyordu ya da en azından birileri onu izliyordu. "Tarafsızız," dedi. "Ancak Demir Holding de kimliğini saklamakla kalmıyor; yakından takip ediyor. Sizi korumak istiyoruz."
"Hem korumak, hem izlemek," diye bitirdi Aylin. Telefonu kapattıktan sonra, içindeki bir ses daha sert bir notaya geçti: İnsanlar asla, özellikle de geçmişi böyle olanlar, kolaylıkla yardım teklif etmezler. Yardım teklif edenlerin çoğu, ya para ister ya bilgi.
Kapının altından ince bir zarf kaydı içeri. Aylin eğildi, zarfı aldı. Üzerinde hiçbir isim yoktu. İçinde sadece bir fotoğrafın çapraz çekimi daha ve bir tek cümle: "Durma."
Bir damla ter alnından süzüldü. "Durma" mı? Kim kimi durduracaktı?
Camın dışına baktı. Yağmur hafifçe çiseliyordu. Karşı kaldırımda, siyah bir sedan yavaşça dönüp gitti. İçerideki bir silüet başını çevirmiş gibiydi; ama camlar koyu perdeliydi, yüz seçilemiyordu. Yine de, arabadan yayılan soğuk bir his vardı—bir takipçinin; birinin izini bırakarak değil, adımlarını gizleyerek sonrası için yer açtığı hissi.
Aylin telefonunu aradı. Bu sefer numara bilinmiyordu. "Sarp" diye düşündü; güvenilir, ama daha çok hesap soracak olan. Sarp onu tanırdı; eski polis bağlantıları vardı, şimdi ise özel güvenlik danışmanı. Numarayı çevirdi.
Sarp, bir kefaret sessizliğiyle açtı. "Ece? Ne oldu?"
"Fotoğrafın arkasında biri yazmış," dedi Aylin, sözlerini dikkatle seçerek. "Ve birkaç teklif — Demir ağırlıklı birisi de var. Sedan. Karşı kaldırım."
Sarp bir kahkaha attı, ama gülüşünde kedi tüyü kadar bir şey vardı; rahatsızlık. "Göz kamaştırıcı bir konser mi veriyorsun yoksa tetikçi mi çekiyorsun bilmiyorum ama… Demir ilgilendiyse, işi basit ele almayalım. Gözden çıkarabileceğim birkaç eski arkadaş var. Ama sen diyorsan ben dinlerim: Ne istiyorsun?"
Her zamanki gibi direkt. Aylin gözlerini kapattı. "Kontrol istiyorum," dedi. "Ve kimin peşimde olduğunu öğrenmek istiyorum."
"Tamam," dedi Sarp. "48 saat. Ama şunu bilmelisin: Koruma teklif edenlerin çoğu, izlemek için gelir. Sadece seni değil, seni ilgilendiren her şeyi de kaydederler."
Aylin cebine baktı. Fotoğraf. El yazısı. Üç kelime. Durma. Yandaki atölyeden bir kumaş parçası düştü, lambanın ışığı altında kıvrıldı. İçindeki yangın, yerini sınırlı bir hesaplamaya bırakıyordu. Bir plan yapmalıydı. Ancak planlar, insanlar tarafından kırılmaya açıktı.
İlk gelen, Kerem'le buluşmaya karar verdi. Görüşmeyi atölye girişinde ayarladı; açık, insan trafiğinin yoğun olduğu bir caddeydi. İnsan kalabalığı, yalancının sesini boğabilirdi.
Kerem, takım elbisesinin içine sakladığı kadar gülümseme getirmişti. Elleri yüzüne değmeden, Aylin'e uzandı. "Ece Hanım, çok memnun oldum."
Gözleri yeşilimsi, konuşurken dallanan. "Siz demiştiniz, ücretsiz 24 saat."
"Değerlendirme diyorum," dedi Kerem. "Sadece bir ekip göndeririz. İstediğiniz kadar gözlem, isterseniz rapor. Kimsenin kimliğini açığa vurmadan çalışırız."
Aylin, çevresine bakındı. Yan sokakta unlu fırının dumanı yükseliyordu; taze ekmek kokusu, yakınlardaki lüks kafelerin kahve kokusunu bastırıyordu. Kontrast, zihnini dağıtmaya yönelik bir hesap mıydı, yoksa sadece şehir?
"Kim size ödeme yapıyor?" diye sordu Aylin.
Kerem iki adım geri çekildi, profesyonel bir yarı-ayrılık. "Bağımsız şirketiz. Müşteriler gizlidir. Ancak ekibimizde eski polisler de var. İsterseniz referansları veririm."
"Referanslar demek, kimseyi tanımamak demek değil," dedi Aylin. "Benim için önemli olan—gözünüzün içinde kim var. Eğer Demir Holding sahnedeyse, onu bilmeliyim."
Kerem hırıltılı bir nefes aldı. "Demir Holding, geçmişte birkaç kez bizimle çalıştı. Şu an için resmi bir talimat yok."
Aylin, bir dakikalık sessizlikte, karşısındaki adamın gözlerinde bir kapıyı aralamaya çalıştı. Güven mi, yoksa daha fazla örümcek ağı mı vardı? Konuşma bittiğinde, Kerem kartvizitini verdi. Kartın kenarı parlaktı; üzerinde küçük bir logo, altın harflerle: ÖZEL. GÜVENLİK.
"Karar verin," dedi Kerem. "Bizzat gelmeyebiliriz. Ama size bir ekip atayabiliriz."
Aylin kartı cebine koydu. "Düşüneceğim."
Kerem ayrılırken, arkadan bir kadın sesi duyuldu: "Ece Hanım!"
Aylin döndü. Leyla, galeriden çıkmış, hafif ıslak bir yağmur damlası saçlarına yapışmıştı. "Benden daha mı kötü bir şöhret mi istiyorsun?" diye sırıttı Leyla. Gözleri derin, uyanık. "Seninle konuşmamız lazım. Bir şeyler saklıyorsun. Ve bu, bana ait bir iş değil ama…"
Leyla’nın yüzündeki ciddiyet, gülümsemesini kendi içinde kıstı. "Güvenlik." Leyla kelimeyi ağzına dikkatlice aldı, "tanıdığım birini getirebilirim. Eski bir polis. Kendisinden daha fazlasını bildiğini düşünme. Fakat tutucu. İşi işi gibi bilir."
Aylin dudağını ısırdı. İçinde bir ses, Leyla'yı biliyordu; sadakate daha çok inanıyordu. "Eski polis mi?"
Leyla başını salladı. "Yılların borcu var bize, Ece. Bir kez yardım etti. Şimdi borcumuz var."
Akşam, atölyenin içindeki ışıklar daha da parlaklaştı. Aylin kumaşı bıraktı. Her dikiş, geçmişin bir parçasını onarıyordu gibi geldi. Ancak fırlayan gölgelere bakarken, geçmişin sıçrayabileceğini de biliyordu.
Kapı çaldı. Tonu, klasik bir apartman zili gibi değildi; ağır, derin bir tokmak sesi gibiydi. Aylin durdu; kalbinin hızlandığını hissetti. Kapıya doğru yürürken, duvar saatinin tik takı kulağında bir davul gibi atıyordu.
Pür dikkat açtı kapıyı. Gelen olmayabilirdi—ya da gelen, sıradan bir komşu, reklam dağıtıcısı. Kapı açıldığında, yağmurdan hafifçe ıslanmış bir adam duruyordu. Yüzü, uzun yılların polis şapkası altında ezilmiş gibiydi; saçları artık gri, gözlerinin etrafında derin çizgiler vardı. Boyu orta uzunlukta, omuzları genişçeymiş ama artık ağırlığı omuzlarına yüklenmiş gibiydi.
Adam elinde küçük bir çanta tutuyordu. Gözleri Aylin’in yüzünde takıldı ve bir an duraksadı. Gözlerinin içindeki tanıma, yüzünün kontrolünü bozdu. Aylin, o tanımanın neye ait olduğunu anlamaya çalıştı. Bu yüz—bir zamanlar davaların arasında, karabasansız gecelerin içinde gördüğü bir yüz müydü? Yoksa Baran’ın yarattığı bir gölge miydi?
"Ne istiyorsunuz?" diye sordu Aylin, sesi sakin ama kenarında bıçak gibi keskin.
Adam yavaşça gülümsedi; yüzünde eski bir yorgunluk vardı. "Ece Hanım," dedi. Sesi, yılların tozunu taşıyordu. "Ben… sizi uzun zaman önce tanıdım."
Aylin’ın ciğerlerine bir şey sıkıştı. Gözleri adamın yüzünde gezindi: kir, sigara çizgileri, polis bakışlarını andıran bir dikkat. Sonra, adam hafifçe başını eğdi, sanki bir titizlikle hatırlıyormuş gibi.
"Ne—" diye başladı Aylin.
Dışarıdan, yağmur daha da şiddetlenmişti. Camdan görünen sokak lambasının ışığı su damlalarının içinde kırılmaya başladı; her damla, adamın yüzünü birkaç kez kırıp geçiriyordu. Kapının eşiği, içeriyi ve dışarıyı ayıran çok ince bir çizgi gibiydi; o çizginin bir tarafında Aylin’in yeni kimliği, diğer tarafında geçmişin gölgeleri.
Adam bir adım ileri geldi ve sesi biraz daha alçaldı. "Uzun zaman oldu, Hanım." Sözlerindeki "Hanım" kelimesi, onun adını söylemeyi sakladığı izlenimi verdi. Gözleri, Aylin’in gözlerinin içine daldı; sanki orada saklı bir şey arıyordu.
Aylin’ın parmakları, kapı kolunu sıktı. İçindeki beklenmedik çığlık, dikkatiyle bastırıldı. "Kimsiniz?" diye tek kelimeyle sordu.
Adam gözlerini kırpmadan baktı. "Eski bir polis memuruyum," dedi. "Ve evet… sizi tanıyorum."
Aniden, kapıda duran eski bir polis memuru Aylin'i tanıyor mu?