Chapter 12
Kapıyı araladıktan sonra koridorun ışığı fotoğrafın yüzünü kesti; benzeri olmayan bir durgunluk, resimdeki çocuğun gözlerini daha belli yaptı. Sanki o küçük bakış her şeyi ölçüyor, tartıyor, karar veriyordu.
Elindeki kağıt ıslaktı; parmak uçları fotoğrafın köşesini bastırırken tüy gibi titredi. Yağmur camlara vuruyor, binanın metal çerçevesinden ritmik bir uğultu geliyordu. Dışarının soğuğu çorabının içine sızmış gibiydi; kalbi göğsünde sıcak bir taş gibi duruyordu.
Adımlar geldi. Ağır değildi; tanıdık bir ritmi vardı. Aylin nefesini tuttu. Kapının aralığından sızan siluet, geçmişin bir gölgesi gibi durdu.
Baran’ın sesi ilk önce—kırık, kontrollü bir bariton.
"Ece."
İsim havada asılı kaldı. Onun ağzından çıktığında eski bir mücevher gibi parladı; hem ölçülü hem de acıttı.
Aylin fotoğrafı yüzüne bastırmadı ama bakmaktan da vazgeçmedi. Çocuğun gözleri onu yine delercesine yakındı.
Baran içeriye adım attı. Paltonun ucu damlalardan ıslanmış, saçları alnına düşmüştü. Kol düğmeleri ıslak kumaştan hafifçe parlıyordu. Teninden gelen hafif tütün ve bergamot kokusu bir anlığına odanın havasını değiştirip sonra yok oldu.
Gözü ilk önce fotoğraftaki küçük yüzün üzerine kaydı. Çok hafif bir hareketle başını eğdi. O hareketin içinde on yılın ağırlığı, birkaç söylenmemiş özür ve hesaplanmış mesafe vardı.
"Sana zarar verecek biri yok," dedi. Sesi dikkatliydi; içinde balmumu gibi bir sakinlik vardı. "O resim... kimin?"
Aylin’in dili kurumuştu. Cevap vermek istemedi; kelimeler boğazında düğümleniyordu. Ece Arman’ın bir gizliliği vardı: kimliği yeniden biçimlendirdiği kadar duygularını da cilalıyordu. Ama fotoğraf, cilayı çiziyordu.
"Ben... bilmiyorum," dedi sonunda. Sözler hışırdayan bir kağıt gibi kırıldı.
Baran hafifçe güldü. Güldüğü an dudaklarının kenarında bir yara belirdi; gülen bir adam mı, hesap yapan bir kat mı, Aylin bir türlü kestiremiyordu.
"Yalan söyleme," dedi. "Biliyorum, o senin değil. Ama bu... bunu bilen tek kişi ben değilim."
O anda odanın sıcaklığı değişti. Aylin yüzünü fotoğrafa daha da yaklaştırdı; küçük elin kenarındaki kir, düğmeli ceketin deseni, kulak arkasındaki küçük çiziğin rengi. Her ayrıntı geçmişin bir izi gibiydi; bir tanıklık.
Baran sehpanın kenarına yaslandı. Parmak uçları ahşaba baskı yaparken kısık bir tıkırtı duyuldu. Akşamdaki ışık pencereden içeri sızdı ve gözlerinin yeşilinde ince bir çizgi parladı. O çizgi ne cezalandırma ne de merhamet; daha çok bir hesap tablosunun kenarındaki işaret gibiydi.
"Gel, otur," dedi. "Konuşalım. Şeffaf olalım. Hem sana, hem bana zarar verecek bir şey olmasın."
Konuşma daveti değildi; çakılı bir teklif gibiydi. Baran’ın yüzünde bir önerinin, bir pazarlığın maskesi vardı.
Aylin sandalyeye oturdu ama sırtını dik tuttu. Ece Arman adıyla inşa ettiği tüm sınırlar, o masadaki konuşmanın ilk cümlesiyle sınanacaktı.
"Ne istiyorsun?" dedi. Sesi soğuk, kontrollü. "Niye buradasın, Baran?"
Baran iki adım atıp karşısındaki küçük masaya ellerini bastı. Parmaklarının arasından gelen artık ısının bir kısmı Aylin’in ellerine ulaştı. Gözleri onu ölçüyor, yeniden hesaplıyordu.
"Teklif edeceğim bir şey var," dedi. "İş birliği."
Aylin dudaklarını büzdü. İş birliği—onun için eskisi kadar masum bir kelime değildi. Baran Demir ile iş birliği denince akla gelen ilk şey, imparatorluğun ağır pençeleriydi.
"Çalışmalarımız kesişiyorsa karşılıklı çıkar söz konusu olur," devam etti Baran. "Benim zarar görmemi engelle, ben de seninle ilgileneyim. Böylece iki taraf da kaybetmez."
Aylin’in içindeki sinirler birer tellere dönüştü. "İçin 'ilgileneyim' dediğinde neyi kastediyorsun?"
Baran omuz silkerek masanın üzerindeki dosyaya baktı. Dosyanın köşesinden hafifçe bir köşe çıkmıştı; üzerinde Baran Demir Holding damgası vardı. Aylin’in gözleri istemsizce dosyaya kaydı.
"İtibar, para, hukuk. Gizli belgeler. İsimler. Bazı şeyler ortaya çıkarsa ikimiz de batabiliriz. Sadece ben de değil, sen de," dedi sakinlikle. "Senin yeni markan—Ece Arman—henüz kırılgan. Arkanda ben gibi bir güç varken, o kırılganlık tehlikede."
Sözleri somut şeylerdi; hesap kitap. Ama arada bir titreşim vardı; bir huzursuzluk, bir yakınlık da vardı. Aylin kulaklarını ona kapatamazdı.
"Burada ne saklıyorsunuz, Baran?" diye sordu. "Beni oyuna mı getiriyorsun?"
Baran gözlerini ona dikti. İçinde bir taş gibi duran ya da yumuşayan bir şey vardı; Aylin onu seçmeye çalıştı. Yüzünde hafif bir yumuşama—ve ardından hızla kapanan bir perde.
"Ben oyun oynamam," dedi. "Ama bazen kayıpları önlemek için masaya rasyonel hamleler konulur. Sana teklifim şudur: Kamuoyuna gösterilecek bir barış görünümü yapalım. Bir süre birlikte çalıştığımızı, birbirimizin işine saygı duyduğumuzu gösterelim. Böylece bizi birbirimizden ayıracak dedikodular, enkazlara dönüşmeden sindirilir."
Aylin bir kahkaha tutamadı; gülmeyi seçmedi, sadece dudakları hafifçe titredi. "Barış görünümü," diye tekrar etti. "Sana mı lazım yoksa bana mı?"
Baran şeffaflığı taklit eden bir ifadeyle baktı. "İkimize," dedi. "Sana markanın arkasına daha güçlü bir kaynak, bana da kontrol. Ayrıca..." Burada durdu. Gözlerinin ucunda ani bir gölge geçti. "Beni de zedeleyecek bir konu var. Bunu dışarı çıkaracak biriyle uğraşıyorum."
Aylin göğsünde bir şey sıkıştı. Bu, bir ipucuydu. Baran’ın hayatında birileri vardı—onun kadar tehlikeli, belki de daha. O kişilerin ellerinde, Baran’ın ya da Aylin’in geçmişinden bir parça vardı.
"Kim bu 'biri'?" diye sordu Aylin.
Baran cevap vermedi. Sadece masanın içindeki küçük bir zarfa eğildi, parmağıyla kenarını hafifçe çekti ve içinden bir fotoğraf çıkardı. Fotoğraf eskiydi; sararmış kenarları vardı. Aylin birini görür görmez boğazı kurudu.
Fotoğrafta, bir erkek ve bir kadın küçük bir çocuğu şaşkın gözlerle kucaklıyorlardı. Çocuğun yüzü, şimdi elindeki fotoğraftakiyle aynıydı. Aylin’in nefesi deli gibi kesildi.
Baran fotoğrafı Aylin’e doğru itti ama gözleri başka yerdeydi. "Bu fotoğrafla ilgili birileri ödeme yaptı, tehditler savurdu. Eğer bu çıkarsa, bazı isimler açığa çıkar. Bazı kusurlar. Benim için de sorun olur. Senin için de."
Aylin fotoğrafa dokunamadı. Sanki elini uzattığı an bütün duvarlar çökecek, eski hayatı, yeni adı, mütevazı başarısı hepsi birden yıkılacaktı. Önünde duran yığın—hatıralar, intikam planları, sorular—hepsi yeniden düzenlenecek, belki de hepsi yok olacaktı.
Baran yüzüne dokundu. Parmaklarının ucu fotoğrafın köşesini okşadı. O küçük hareketin içinde bir koruma arzusu vardı; ya da bir sahiplenme.
"Sana bir şey teklif ediyorum," dedi. "Benimle birlikte bu sorunu hallet. Kamuoyuna bir barış görüntüsü ver. Ben de karşılığında senin adını temiz tutacağım. Seninle ilgili kazılacak her şey kapanacak. Hatta istersen senin markana kaynak ayırırım. İstersen benden daha fazla… yardımcı olurum."
Aylin onun gözlerine baktı. Gözlerin derininde bir anlığına bir ışık yanıp söndü; o ışık bir zamanlar kendisine ait olan mutluluk, ardından bir suçluluk ve sonra soğuk bir hesap gibiydi.
"Niye yardım ediyorsun?" diye fısıldadı Aylin. "İçinde duygusal bir neden mi var, yoksa bu tamamen hesaplı mı?"
Baran’a sorunun belli bir ağırlığı vardı; cevabı belki de onlara en zor olanı getirecekti.
Baran hafifçe omuz silkti. "Her şey hesapla başlamaz," dedi yavaşça. "Bazen duygular bir hesap makinesine sızar. Bazen hesaplar, duyguları taklit eder. Sen karar ver. Teklifim masanın üstünde. Sen seç."
Sessizlik oldu. Oda, yağmurun ritmiyle soluklanıyordu. Aylin dua etmedi; geçmişe dair hiçbir şey için dua etmezdi. Sadece dinledi. Ve dinlediğinde, Baran’ın elinin masanın üstünde durduğunu, titrediğini, hafifçe kapatılmış olduğunu gördü. Parmak ucu bir süredir fotoğrafın kenarında, adeta onu sabit tutuyordu.
"Kararını ver," dedi Baran. "Fırsat sınırlı. Benim için de… kontrol edilmesi gereken zaman var."
Aylin kalbinin hızlandığını hissetti. İçinde bir yerde intikamın ateşi yanıyordu; diğer yerde ise yıllardır bastırdığı bir soru: Onun gerçek yüzü kimdi, aşk mı yoksa çıkar mıydı?
"Ne istiyorsun benim sadakatim yerine?" diye sordu. "Hangi kurallarla çalışacağız?"
Baran gözlerini kapatıp açtı. Gülümsemesi başlangıçta soluktu; sonra bir kılıç gibi keskinleşti. O gülümseme hem bir davet hem de bir uyarıydı.
"Genel kural şu: kamuoyuna sunacağımız barış görünümü sahte olacak —fakat etkili. İçerde ise ben sana tam erişim sağlayacağım; şirket belgelerine, eski hesaplara, evraklara. Sen bana, kendi uzmanlığınla marka yönetimini ver. Birbirimizi riske atmayacağız. Hem senin, hem benim için bazı kapılar kapalı kalacak. Hatta…," sesi daha da düşük düştü, "birkaç isim sonsuza dek unutulabilir."
Aylin onun teklifini dinlerken bir şey fark etti: cümlelerin arası iyi hesaplanmıştı. Her cümle bir tuzak ya da bir güvenlik kapısıydı. Bir parçası naifçe bu güvene razı olmak istedi; diğer parçası onu parçalayıp ateşe atmayı arzuluyordu.
"Ve çocuk?" dedi. Soru, boğazından taşmıştı. "O çocuk kimin? Neden o fotoğrafı taşınıyorsun?"
Baran'ın yüzünde bir gölge kaydı. Uzun bir an sustu. Parmağı fotoğrafın kenarını sıkıca sardı, tırnağı hafifçe bastırıp kağıda iz bıraktı.
"Çocuk...," dedi nihayet. "O, bizim—bir parça. Doğruyu söylemek gerekirse, onu korumak istiyorum. Ama bunun için bazı kademeler atlamamız gerekebilir. Ve burada, seninle birlikte olmak—profesyonel olarak—en makul yol."
Aylin’ın kanı donar gibi oldu. O tek cümlede, Baran’ın motivasyonunun iki yüzü bir araya düştü: çocuğu koruma isteği duygusal bir çekim gibi dururken, aynı cümlenin sonu—"en makul yol"—ego, hesap ve stratejiyi işaret ediyordu.
Baran durdu. Gözleri Aylin’in yüzünde tutundu. "Senin kararın bu," dedi. "Benim teklifim hazır. Bir kağıt, imzalar, sahne. Sonrasında... belki her şey farklı olur."
Aylin fotoğrafı daha yakından görseydi belki de ağlardı. Onun içinde bir sızı yükseldi; bir kızgınlık dalgası. Ama ağlamak, onun en çok tarifsiz anlarda yaptığı bir şeydi — ve şu anda ağlamak yerine hesap sormak istiyordu.
"Ne kadar süre?" diye sordu. "Kamuoyuna hangi sahte görüntüyü sunacağız?"
Baran gözlerini hafifçe kısıp gülümsedi; o gülümseme yine hem huzursuz edici hem de çekiciydi.
"Zaman da pazarlık konusu," dedi. "Ama kısa tutmak iyi. Amaç, dikkatleri başka yöne çekmek. Biz de o yönden kazançlı çıkacağız."
Aylin sessizce ayağa kalktı. Fotoğraf elinde hafifçe sallanıyordu. Gözlerini Baran’a diktirdi.
"Benim bir şartım var," dedi. Sesi soğuk ama kararındaydı. "Eğer böyle bir oyun varsa, kuralları ben koyarım. Sadece görünüm değil, içerik de benim sorumluluğumda olacak. Ve en önemlisi—çocuğun güvenliği. Eğer bir zarar gelirse, hesabını sormak için yeri yeri getiririm."
Baran’ın gözlerinde beklenmedik bir yumuşama belirdi. "Anlaştık," dedi. "Şu anlık."
Aylin bir adım daha attı. Dosyayı alıp masaya koydu. Üzerinde Baran Demir Holding yazısı vardı; altında Ece Arman için hazırlanmış bir başlık. Kağıtların arasında küçük, soğuk bir anahtar duruyordu. Anahtarın parmakları arasında bıraktığı soğuk, ona bir şeye dokunuyormuş hissi verdi.
Baran anahtara bakıp hafifçe başını eğdi. Parmağıyla anahtarın ucuna dokundu; parmak ucu titredi.
"Teklifim şu: birlikte barış görünümü. Ama seni kandırıyorsam..." Bir an durdu. Gözleri Aylin’e saplandı. "Sana karşı adil olacağım. Söz veriyorum."
Aylin parmağıyla fotoğrafı kıvırdı, köşesinden baktı. Baran’ın yüzünde bir anlık zaaf mı, yoksa sinirli bir stratejist mi görünüyordu? O anı kestirme çabası boşunaydı.
Baran ayağa kalktı. Kapıya doğru yöneldi. Elindeki paltoyu omzuna attı. Dışarıda yağmur hâlâ devam ediyordu; gece, şehrin camlarında binlerce küçük radyografiye dönüşmüştü.
"Sabah toplantısı yapalım," dedi. "Detayları orada konuşuruz. Şu an gitmem gerek."
Aylin onu takip etmedi. Kapının eşiğinde dururken, Baran geriye dönüp bir adım attı. Parmağının ucuyla, fotoğrafı masanın üzerine bıraktı ve bir söz daha söyledi.
"Bu teklif duygusal olsaydı, belki pişmanlıkla biterdi," dedi. "Ama bazı şeyler ne duygusal, ne de tamamen hesaplıdır. Karışım hâlinde. Sen karar ver."
Son cümlesi, bir itiraf mıydı yoksa bir tuzak mı, Aylin yine bilemedi. Baran koridora doğru adım atarken ışık onu geride daha uzun bıraktı; gölgesi masanın köşesine düştü.
Kapı kapandı. Yağmurun sesi odada daha yüksek yankılandı. Aylin bir süre masada durdu; fotoğrafın üzerindeki soluk çizgilere baktı. Kalbi çılgınca çarpıyor ama yüzü sakinliği muhafaza ediyordu. İçinde bir yerde, bir kapı daha açılmıştı; arkasında ne olduğu tam olarak görünmüyordu.
Baran’ın teklifi masada duruyordu; imzaya, pazarlığa hazır. Duygusal mı, hesaplı mı? Aylin parmağıyla anahtarın soğuk yüzeyine dokundu. Metal, sanki bir cevap tutuyordu ama ona söylemiyordu.
Dışarıdaki fırtına camlara vurdu. İçeride ise iki insanın geçmişiyle hesaplaştığı, sevgiyle yıkıp onarabileceği bir girişim başlamıştı. Ancak kapı kapandıktan sonra geriye kalan tek şey sessizlik değildi; aynı zamanda beklentiydi. Aylin bütün nefesiyle o beklentiyi içine çekti.
Ve sonra, yavaşça, fotoğrafın üzerine bir damla yağmur gibi bir şey düştü. Parladı. Isıtmadı. Yine de Aylin onu gördü. O damla, kararını vermek zorunda olduğunun küçük bir işaretiydi.
Baran’ın teklifi odada çalıyordu. Kararı vermek için artık yapılacak bir şey yoktu—ve yapılacak her şey, bir adım ötedeydi.