NoveliqaKüllerden Doğan Sürgün Prens / Eğitim Ateşi :0%
Log in

Chapter 9

Eğitim Ateşi

Lale'nin nefesi kesildiğinde dünya bir an için ince bir cam tabaka gibi çatladı; çarpan kalbimin sesi odanın tahta zeminine çakılan bir çekicin ritmine dönüştü.

Parmaklarım onun bileğine indi. Nabız… yok. Soğuk, beyaz bir yüz, dudak kenarında bir damla kanımsı renkte tükürük. Göz kapakları aralık, fakat gözbebekleri donuk bir göl gibi içine çekilmişti.

"Kalk," diye fısıldadım, sesi kendime bile yabancıydı. "Lale—"

Kalbim göğsümde boğulurken, külün damarlarımda kıvılcım kıvılcım yürüdüğünü hissettim. Bir anlık suskunluk. Sonra küçük, felç eden bir gürültü: içimde dişlerini sıkan şey bir şey söyledi, adını haykırır gibi; ama kelimeler külle karıştı.

Lale'nin göğsü bir kez daha yükseldi; ince, çırpınan bir nefes. Gözleri ağır ağır açıldı. İlk baktığında etrafı değil, uzak bir köşeyi görüyordu; yüzündeki ifade yorgunlukla, hayret arasında bir yerdi.

"Kaspar…" dedi, dudaklarından bir taş parçacığı gibi kopan sözcükler. "Planını… tamamladı…"

Sözünün sonu havada dondu. O ses, odanın duvarlarına sürtünerek titreşti. Kaspar adı odaya ayaz gibi çöktü; bir gölge cam gibi odanın köşelerinde belirdi. İçimdeki kıvılcım bir yanardağ gibi kabardı. Kulağımda Lale'nin o iki kelimesinin ardında sessizlik değil, bir ağıt büyüdü.

"Tamamladıysa… durduracağız," dedim. Sözcükler mekanik, ancak içinde birer çelik tel vardı.

Lale gülümsedi ama gülümsemesi bir şayet gibiydi; gözlerinin içinde eski anılardan bir tanesi titrek bir mum gibi yanıyordu. "İçinden… geçmelisin, Aras. Kontrol etmelisin. Aksi halde o… seni ya da bizi yakar."

Küller. O kelime, ondan önce hiç bu kadar soğuk gelmemişti.

"Nasıl?" diye sordum. Soru bir bıçak savurma gibiydi; cevap gelmezse kesilirdim.

O, dizlerinin üzerine destek olmadan doğruldu. Elleri titriyordu ama bakışı keskinleşti. "Eğitim Ateşi," dedi. "Tapınağın altındaki eski odalar. Usta Rûz… buraya getirdim seni. Şimdi gitmelisin. Vakit yok."

Adımlarım çıplak ayaklarımın altında sessizce sürünürken, koridor dışarısındaki sarayın sağır eden hayatı düğümlenmiş bir şeride dönüşmüştü. Kaspar'ın planı, Lale'nin nefesini kesmişti; ellerimle tutamadığım bir şey daha vardı—içimde bir güç uyandı, hem bir vaat hem bir tehditti. Eğitim Ateşi’ne gitmeliydim.

Tapınağın taş kapısı eski dişler gibi gıcırdadı. Aşağı inerken hava titreşiyordu; külün hafif bir yağışı, mermer basamakların kenarlarında birikirken yutkunuşum çakıl taşlarının sesi kadar netti.

Usta Rûz, gölgesi hep aynı yerde duran bir adamdı; yüzündeki derin çizgiler bir harita gibiydi, her çizgi bir hatırlatma: sınırları, kayıpları, ödenmiş bedelleri. Gözleri odanın loşluğunda üç taş fenerin ışığını yutar gibi baktı. Avuçlarında, bir avuç saman külü gibi siyah toz vardı; parmaklarını ayak parmaklarını sayarmış gibi ovuşturdu.

"Geç kaldın," dedi. Sesinde suçlama değil, net bir değerlendirme vardı. "Ve aynı zamanda vakit hiç de beklemez gibi."

"Kaspar… planı… Lale anlattı," dedim. Nefesim hala tozlu, tadı demirliydi. "Hazırım. Ne yapacağız?"

Rûz gözünü kırpmadı. "Hazır mı değilsin, Aras Valen?" kelimeleri bir sınav tahtası gibi masaya serildi.

Başımı salladım. Hazır olamayacağımı biliyordum; ama eğer hareketsiz durursam Kaspar’ın planı kendi ellerinde tamamlanacaktı. Hazır olmamakla beklemek arasında bir fark vardı. Ben bekleme seçeneğini yok etmiştim çoktan.

Rûz gururla omuzlarını geriye attı. "İşte odalar," dedi ve beni daha da derine itti. "Burada külün doğasıyla yüzleşiriz. Senden yalvaracağım bir şey yok. Senden bekleyeceğim… acıyı ve netliği var."

Kapı açıldı; içerisi sıcak değildi ama sıcaklığın bir vaadi vardı. Karanlık duvarlardan gelen ısının, külle kaplı taşların arasından yayıldığını hissediyordum. Oda, eski kutsal bir mevkinin gölgesinde unutulmuş bir laboratuvar gibiydi. Orta yerde yuvarlak bir çukur; içi kırık camla dolu ve camın altından gömülü külleri andıran ince tüyler yükseliyordu.

"İlk kaide: nefes," dedi Rûz. "Kül kana sadık kalmak nefesle başlar. İkinci kaide: sınır. Güç akarken neyi yakacağını bilmelisin. Üçüncü kaide: hatırla ve bırak. Küller hatıraları yakar ama biz onlara yön veririz."

Sözleri birer zil gibi çınladı. "Hatırla ve bırak…"

Rûz elini kül hendeğinin kenarına sürdü. Parmak uçlarıyla hafifçe bir daire çizdi. Küller, parmağının dokunuşundan itibaren yükselip tekrar yere çöküyordu; canlı bir solunum gibi. O, bana bakarken bir parça kül elime düştü. Soğuktu. Ama içimde asılı duran kıvılcım, onun soğuğuna teslim olmadı; aksine kızgın bir ısıya dönüştü.

"Başla." Rûz sade bir emir vermedi; daha çok bir kehanet fısıldadı.

Gözlerimi kapattım. Nefesimi köklerime kadar indirdim, göğsümün altındaki boşluğu doldurdum. Külün ritmini duymaya çalıştım. İçimde bir şey —çocukluğumdan çok daha eski, annemin sesi gibi uzak bir yankı— uyanışa benziyordu. Külün kıvrımları damarlarımda bir yol çizdi; tüylerim ürperdi.

İlk deneme acıydı. Her akım bir hatıra kıvılcımıydı; anlık patlamalar halinde yüzüme geçmişten parçalar çarpıyordu. Küçük bir kızın çığlığı, babamın bir komutu, ayrı düşen at nalının taşlara vurduğu bir ses... Bunların hepsi parıldayan kırıntılar gibi akıp gidiyordu. Onları yakalamaya çalıştım, bir el atıp tutmak istedim; ama her tutma çabası başka bir yerde yanmaya başladı.

"Aç gözlerini!" diye bağırdı Rûz. "Gözlerinle gör, hafızanla değil. Kontrolü zihninden al, bedenine ver."

Açtım. Küller benden çıktı — ya da ben küllere doğru ittiyim. Avuçlarımda bir bulanıklık yükseldi; siyah toz bir sürü kıvılcım haline gelip küçük bir alev topuna dönüşmek üzereydi. Sol yazarımdaki yara bir kez daha ağrıdı; ama alev derimi yakmıyordu, onunla konuşuyordu.

"Mükemmel değil," dedi Rûz. "Daha derin. Kül, senin kanın; kanınla oynarken hatırlamak da seni yakar. Kontrol ettiğinde seçersin; seçmediğinde tarih seni seçer."

"Seçmek kolay mı?" diye sordum. Sesim neredeyse parça parça çıktı. Bir an gözlerim karardı; içinde kaybolmuş bir çocuğun görüntüsü geldi. Annesi bir kapı eşiğinde ağlıyordu. Ama görüntü solmak üzereydi; kül onu söker gibi çekiyordu.

"Hayır," dedi Rûz. "Ama seçmezsen, o seçer."

Yine bastım. Ellerimle külü döndüm; küçük, gürleyen ateş yuvarları parmak uçlarımın etrafında dans etti. Isı, derime yumuşak bir baston gibi vurup geri çekildi. Her başarılı kontrol beni rahatlatmadı; daha kesin bir gerçeklik hissettim. Güç, bir köprü gibiydi; onun üzerinde yürürken dengemi korumak zorundaydım.

"Hatıralar… gitmeden önce ne kadar çok şey çığlık atar," mırıldandı Rûz kendi kendine. "Bazıları giderken seni temizler, bazıları ise dönüp ardında bir çukur bırakır."

Denemeler uzadıkça bedenim yoruldu. Zihnim, külün içinde geri çekilen anılarla bir pazarlık yapıyordu. Her pazarlık bir parça fedakârlık demekti. Öyle bir şey ki, eğer çok fazla parça verirsen, sana ne kaldığını bilemeyebilirdin.

Mira adında genç bir öğrenci vardı yanımızda. Yüzünde soluk bir heyecan vardı; gözleri tam bir sonraki kıvılcımı bekleyen bir avcı gibiydi. "Daha derin götürüyor musunuz?" diye sordu. Sesi titriyordu ama merakından öte bir şey vardı: kasıtlı bir sınama arzusu.

"Süründürerek," dedi Rûz. "Kül gerçekini çiğneyerek öğrenilir."

Saatler olmuştu belki; zamanın sınırları külle erimişti. Her deneme, daha sonra hatırlayacağım bir delik açıyordu zihnimde. Kayıplar acıyordu ve acı, beni dimdik tutuyordu. O acı benim insanlığımı hatırlatma zinciriydi.

Bir aşamaya geldiğimde, Rûz durdu ve bana baktı. "Şimdi sınavın özü," dedi. "Kapat gözlerini. Hafızanda olmayan bir kapı arayacağız. Kül, bazen anılarla birlikte başka şeyleri de saklar; yankılar, isimler, insanların unuttukları ya da bilmedikleri… Hazırlıklı ol."

Gözlerimi kapattım. Bu sefer yalnızca bildiklerim değil, bildiğimi sandığım şeyler de sallanıyordu. Bir perde aralandı; perde arkasında tanımadığım bir odanın görüntüsü vardı. Soğuk bir taş duvar, bir koku—tıpkı Lale'nin nefes kesildiği an gibi metalik, kurumlu.

Külleri çektim. İçimden bir ses daha yüksek çıktı; daha yaşlı, uğultulu. Kül benim çevremi doldururken, uzak bir zil gibi bir ses yankılandı. O zil, ben olmadan önce olmuş bir şeyin hatırlatıcısıydı. Merak, korkuyu azıcık daha bastırdı.

Ve sonra… bir ses, kemiklerin arasından inilti gibi yükseldi.

İlk başta tanıyamadım. İniltinin tonu çığlıkla karışmıştı; ama birinin acısı değildi sadece. Daha eski, bir çağrının ölümüydü. O bir çığlık gibi gelmedi—inanılmaz bir şekilde, bir bellek sönerken çıkan son nefes gibiydi.

Bir şey içimde çöktü. Göğsüm daraldı, nefesim yarı kaldı. Elim, kül topunu sıkı sıkıya tutmuştu. Parmak eklemlerim beyazladı. O an, boşlukta bir şey koptu; zihnimin bir köşesinden bir siluet kayboldu.

Sesmiydi; ama aynı zamanda bir anıydı da. Birinin, bir şeyin ölümü.

Kulağımda o inilti uzun süre çınladı. Bir saniye. İki saniye. Ardından aniden sustu; sanki bir el o sesi elinden almış ve yok etmişti. Sesin sönüşüyle birlikte, içimde bir boşluk oluştu—soğuk, keskin, lüzumsuz bir boşluk.

Açtım gözlerimi. Oda aynıydı. Rûzun yüzü beyaz bir maske oldu; Mira'nın ağzı hafifçe açık kalmıştı. Gözleri hepsi bana döndü. Sessizlik bir sapan gibi gergindi.

"Ne oldu?" Mira'nın sesi bir fare cızırtısıydı.

Ben sesim yokmuşçasına bakakaldım. İçimde bir şey eksikti; ama ne olduğunu söyleyemiyordum. Bir an önce o eksikliği tarif etmeliydim, çünkü sessizliğin içinde kayıp bir parça, bir isim ya da bir yüz, dalgaların kıyıya bıraktığı bir çakmak taşı gibiydi: farkına varmazsan kaybolur.

Parmaklarımda kalan kül, hafifçe ısındı. Avuçlarımın arasından düşen bir toz tanesi, yere ulaşmadan önce söndü—çok karanlık bir sessizliğe gömüldü.

Ve tam o anda, kulaklarımda yankılanan o iniltiyle birlikte, bedenimin içinden bir çığlık yükseldi; ama nereden geldiğini bilmediğim, tanımadığım bir çığlıktı. İçimde değildi tamamen; sanki bir anı, son nefesini verirken beni arkasında bırakarak bağırmıştı.

Çığlık, bir el kadar keskin, bir çocuk kadar yabancıydı.

Ses anında kesildi. Odada yaşayan herkes nefesini tuttu. Lale'yi, Kaspar'ı, rüzgârı arayan bir boşluk orta yerde büyüdü.

Ben, o çığlığın kaynağını bilmeden, elimde sıcak kül topuyla, kaybolan bir anının yanaklarının soğumasını hissettim.

Gözlerim doldu mu, yoksa kül tozu mu? Ayrım kayboldu.

Rûz bana baktı; bakışı bir yargıç gibi ağırdı. "Ne kaybettin?" diye sordu.

Söz bulamadım. Bir şeyden emin olsam da—o anının benim olduğunu söyleyemezdim. Ancak o sessizliğin içinde yapayalnızdım; çığlığın yankısı kulaklarımda dönüyor, beni adını söylemeye zorluyordu.

Ve o ad, hâlâ dudaklarımda belirmedi.