Chapter 7
Bandın kenarındaki eski telin soğukluğu, kulağının göbeğine saplanmış bir demir parıltısı gibi titreşti. Fısıltı, ilk duyduğundan daha yakın, daha nefesliydi; sanki karşısındaki karanlık bir ağız, ciğerlerinin dibinden konuşuyordu.
— Beni arama, saklıyorum.
Aras, o iki kelimenin midesinde bıraktığı ağırlığı hissetti. Sesin ardından kulak zarı şakladı; dünya, bir an için metalik bir çınlama ile yıkandı. Etrafındaki odanın, kül kokusunun ve taze kanın kesiştiği o boğucu sıcaklık bir kenara çekildi; tek gerçek, fısıltının cılız emri oldu.
"Lâl ol," diye mırıldandı kendi kendine. "Dinle, ama sorma."
Bunu söylemesi için eline acayip bir cesaret doldu. Cesaret değil, zorunluluktu belki. Geride duran insanlara bakınca anladı: karanlığa gömülen hayatlar bekliyordu. O gecenin başka bir fısıltısı daha vardı — can çekişen bir adamın öksürüğü, göğsünden kabaran kanın hırıltısı.
Yaralı yerde yatıyordu; çam ağacından kırılmış bir kaya parçası göğsünü delmişti, üstü örtüyle sarılmış, dudaklarından kül kokusu yükseliyordu. Gözleri yarı açıktı, tanımsız bir acı içinde bir yere bakıyordu. Köylüler onun etrafında toplanmıştı: elleri titriyor, nefesleri düzensizdi. Aras onların yüzlerine baktı — umutsuzlukla süzülmüş öfkeler, şüpheler, dua eden gözler. Kimse ona "Prens" demiyordu; kimse adını bilmiyordu. O sadece, ihtiyacı olan bir canlıyı gören bir yabancıydı.
"Yapacak bir şeyin var mı?" diye sordu yaşlı bir kadın, sesi çakı kopması gibi kırıldı. "Bunlara ne yapacaksın? Büyü mü, cin mi…"
Aras, bir gecedir içinde taşıdığı ağırlığı hissetti. Kül kanı. Sır. O sırrın ağırlığı, şimdi, bir insanın ciğerine doğru asılı duruyordu. Eğer kullanırsa, kurallarını bildiği bir bedel vardı: her can verilen parça, bir şey götürürdü. Kimi zaman bir anı, kimi zaman bir duygu, bazen ise daha keskin — insanın bir yönü, bir alışkanlığı… Ve o gece, vermediği sözlerin yankısı tekrar işitti: "Beni arama, saklıyorum."
Aras diz çökmedi; çöktü mü, doğrusu o an varlığının tüm damarları çöktü. Bıçak bile taşımıyordu elinde; parmağının bir ucuyla kıyafetinin içine doğru kaydı ve küçük bir çizik aldı kendine. Kan — kırmızı, fakat içinde gri kül damlaları vardı. İlk damla teninin üzerinde parladı, ısıttı, ardından korkunç bir frost gibi soğuttu damarlarını.
Yaraya yaklaştı. Külü kanından bir damla göğse değdiği anda etrafa yayılan koku değişti; kurumuş meşe, eski mum ve çok derin bir kayıp… Yaralının nefesi kesildi, gözleri daha da şişti. Aras, elini geri çekti ama çekilmezdi; elleri istese de o hareketi tamamlıyordu. Sanki içinden bir ip çekiliyordu; parmaklarının ucundaki kanın soğukluğu, bir şeyin çekişiyle oradan ayrıldı.
İlk tepki, bir şeyin içinde açılan bir kapı gibiydi. Yaratılışın kökünden gelen bir uğultu sızdı; damarlarında kül serpintileri akmaya başladı, her atışta bir miktar kül damlamak istiyordu. Ağızının arkasında metalik bir tat, boğazında kömürleşmiş bir şarkı.
"Ne yapıyorsun?" diye bağırdı bir genç adam. "Tanrı korusun!"
"Sus!" dedi Aras, sesi kendi kulağına yabancı geldi. "Sakın yüksek sesle konuşmayın."
Köylüler sustu. Zaman, Aras için uzadı; her saniye bir kararın korkunç ağırlığını artırıyordu. Kül kanı, sözcüklere değil, eyleme cevap veriyordu. Onun uygulayacağı tek yol vardı: doğrudan kanı yaraya bulaştırmak, külün ateşleyen özünü cana göndermek. Ne kadar az, o kadar iyi.
Bir el darbesiyle ceketini sıyırdı, çıplak etini ortaya çıkardı ve yaralı adamın çukuruna iki parmak kadar yakın tutarak bir damla daha damlattı. Kül kanı, yaraya değdiği an duman çıkarmadı; bunun yerine, yara içinden bir uğultu yükseldi ve adamın cildi rengi değişti—sanki içinde donmuş bir saat tekrar tıklamaya başlamıştı. Göğüs kasları titredi, nefes bir daha geldi; öksürük kırıldı, öksürükle birlikte koyu, kül kokulu köpük geldi ağzından.
"Can!" diye fısıldadı birisi. Ve bazıları dua etmeye başladı.
Aras, başarının şokuyla geri çekildi. Akciğerlerine bir ağırlık çökmüştü; dünya bir anda bulanıklaştı. Kendi kalp atışlarını işitti, ama aralarında, bir notasız parçalanma sesi vardı; bir şeyin koptuğu, bir teli çekip bir notayı yok ettiği ses. İçi titredi; sanki bir rüzgâr, içinde sakladığı bir nota defterini alıp götürmüştü.
Gözleri kapandı. Önü karardı ama karanlık içinde de bir soluk vardı: fısıltı. "Beni arama," yineledi. "Saklıyorum." Bu kez kelimeler daha yavaş, daha yakın; içinde bir tevazu ve bir emir vardı. Aras boynunu büktü ve o emrin derinliklerinde, kendisini tutan bir ip kopmuş gibi hissetti.
Sabah ışığı mıydı, yoksa bir kandil mi, bilmiyordu. Gözlerini açtığında başının üstünde bir gökyüzü gibi sarmaşık halinde tavandaki kırık taşları gördü. Bir el omzuna dokundu; sıcak ve çil yavrusu gibi titriyordu.
"Uyan!" dedi yaşlı kadın, sesi bir çekirge gibi. "Uyan, iyi ki ölümün elinden aldın. Ozan Mir… canı geri geldi!"
Aras, vücudunu çekti. Dizlerinin üzerinde değildi; yerde sırt üstü yatıyordu; göğsü hafifçe kalkıp iniyordu. Yaralı adam, bir miktar kanla dudaklarını ıslatmış, gözlerini ağır ağır açmayı deniyordu. Yüzündeki ifade: şaşkınlık, minnet, başka bir şeye dönük silinmeyen bir korku.
"Kalk," dedi Aras, sesi çatallı. "İyi misin?"
Adam, Miran, ilk önce kim olduğunu hatırlamadı ama sonra annesinin adını söyledi. O küçük isim, oradakilerin yüreğine bir sıcaklık olarak düştü. Köylüler etrafta ağlamaya başladı; eller birbirine geçti, gözyaşları kül tozuna karıştı ve ışık içinde minnettarlık çırpınıyordu.
"Tanrı..." dedi genç adam, nefes almak için biraz daha gayret etti. "Nasıl…?"
Aras, dizlerini çekti ve kalktı; birdenbire bedeninde bir boşluk fark etti. Bu boşluk bir şeyin yerine bakıyordu: bir ezgi, küçük bir şarkı, uzun yıllardır tıkanmadan içinden gelen bir melodi. Anne tarafından öğrendiği, tehlikeli zamanlarda kendi kendine mırıldandığı o melodinin yokluğunu hissetti. Boğazında bir düğüm belirdi; hiçbir şey söyleyemiyordu. Dudakları hareket etti, bir hece denedi ama karşılıksızdı.
Bir köylü, elini masaya vurdu. "Sana dua etmeliyiz, yabancı. İki can birden kurtardın. Kimin lütfu ise…"
Aras, o an herkesin gözlerinde kendini gördü: kurtarıcı, büyücü, sapkın. Minnet ve korku arasında asılı kaldı. Bir ses, onun içinden yükseldi; küçük bir istek, eski bir alışkanlık gibi: annesinin mırıldandığı o ezgiyi söyle. Rahatla, hatırlan, kendini bul.
Ona doğru eğildi. İnsanların sesi mezarlıkta yankılanır gibi uzaklaştı. Kendi içinde bir boşluğu doldurmaya çalıştı. Dudağını arasından hafifçe bir melodi çıkarmak istedi ama sanki dilinin ucunda bir kabuk vardı; orada, olması gereken notayı aradı ve bulamadı.
"Şarkı…" diye fısıldadı. "Bana şarkını söyle…"
Bir çocuk, ürkekçe mırıldandı: "Ne ezgisi, efendi?"
Aras, nefes aldı. Bir an için hayatındaki bütün ezgiler gözlerinin önünden geçti: babasının atının adımlarında çıkan ritim, annesinin gece tenceresinden yükselen mırıl mırıl ninniler, saraydaki bir balo gecesinin zarif keman melodisi… Ama hepsi, uzak bir camın öteki yüzünde olduğu gibi bulanık ve kırık.
Onu saran o dayanılmaz susuzluk duygusuyla birlikte, bir boşluk daha aniden açıldı: notaların bir kısmı yoktu; hatırladığı cümlenin bir parçası, araya giren bir hüzünle silinmişti. Hangi anı alındığını anlamaya çalışırken, elleriyle başını kavradı. Karanlık bir his yükseldi: bunun bir sakatlık mı yoksa bir kayıp mı olduğunu ayırt edemiyordu.
Miran tamamen uyanmış, elini uzatıp Aras'ın kolunu kavradı. "Kardeş," dedi, sesi neredeyse yalvarır gibiydi, "Bana hayat verdin. Adını söyle."
Aras, cevap veremedi. Adını bilmiyordu, ya da bilen bir yüzün arkasındaki bir sesi bilmiyordu. Kelimeler boğazında dolaşırken, o en çok korktuğu şeyin parmak uçlarını yakaladığını hissetti: intikam uğruna insanlığını kaybetmek.
Bir çocuk, elindeki paslı bıçakla oynarken gürültü yaptı ve herkesin dikkatini çekti; o sırada bir köşede duran, eski bandı çalılıkların arasına düştüğünü fark etti ve eline aldı. Tellerin biraz daha parladığını, mıknatısın kenarının bir tık daha sıcak olduğunu gördü. Bandı Aras'a uzattı.
Aras bandı aldı; teller birbirine değdi ve kulaklarına o ses tekrar vurdu—ama fısıltı değildi artık; sanki uzaklardan gelen bir parça melodikti, kırık bir ezginin yankısı. Uçurumun kenarından düşmüş bir şarkı gibi.
Kendini toparlamaya çalıştı. Bandı kapattı, içine bir şey saklar gibi cebine koydu. Koyarken bir sevinç, bir facia arasında bir his geldi: hayat kurtarmıştı; eline değen herkes ona minnetle bakıyordu. O minnetin altında ise, derin bir açlık vardı. Melodinin yokluğu bir acıydı. Boşluğun adı bile yoktu; sadece kayıp.
Miran ayağa kalktı, biraz sendeleyerek ama sağlam adımlarla. Köylüler onu çevreledi, dualar, ağlamalar, bakışlar birbirine karıştı. Aras bir köşeye çekildi; elleri birbirine kenetlendi. Ritmini, kalbinin atışını dinledi. Her atışta bir tıslama geçti; sanki bir nota kaybolurken bedeninin bir yerine dokunan ince bir el, ona hatırlatmaya çalışıyordu.
Dudaklarını kıpırdattı. Bir hece, bir nefes. "La—" dedi ama devamı gelmedi. Boşluk. O an, hayatı kurtarmıştı, ama karşılığında bir parça kendini öksürdü. İçinde bir yerlerden bir ezgi çıktı, ama atılan damgayı hatırlamıyordu.
Köylüler meydanda şarkılar söylemeye başladılar, Miran'ın sağlığı için, yabancı için, gece için. Şarkı yükseldi ama Aras için o boşluk duruyordu — sanki çocukluğundan beri sahip olduğu en sevdiği melodi, elinden çekilmişti.
Başına bir ağırlık çöktü; bir hatırlama çabasında, melodiyi geri getirme isteğiyle ayağa kalktı ve etrafındakilere bakındı. Hangi şarkıydı bu? Bir ninni miydi, bir savaş marşı mı, yoksa annesinin gece mırıldanışı mı? Kelimeler zihninde yarı yazılmış bir mektup gibiydi; okunamayan bir satır.
Aras dudaklarını büzdü, gözlerini kapadı ve bir daha denedi. Bir şey, bütün gücünü alıp götürmüştü. Sonunda, yavaşça, hörgüçlü bir sızı düştü göğsüne. O an fark etti: bedel ağırdı. Kurtardığı canlı, gülümseyerek hayata dönmüştü; o ise bir notayı, kendine ait en muhafazakar sığınağı kaybetmişti.
Herkes sevinçle kulaklarını çınlatırken, Aras nefesini tuttu. Gözlerinin kenarından bir sıcaklık süzüldü ama bu sefer hüzünle karışık bir öfke de vardı. O ezgi… neredeydi? Hangi rüzgâr almıştı onu?
Kalktığında hastanın hayatı kurtulmuştur ama Aras en sevdiği ezgiyi unutmuştur.