NoveliqaKüllerden Doğan Sürgün Prens / Sözde Ölüm :0%
Log in

Chapter 6

Sözde Ölüm

Mühürün merkezine saplanmış bakışını zorla çektiğinde, tünelden yükselen hava bir an için değişti; balmumu kadar sıcak olan nefesler, kül gibi ince bir toza dönüştü.

Küçük kızın göğsü, bir kuşun kanat çırpışı gibi ara sıra yükselip alçalıyor; dudakları suskun, gözleri yarı açık. Mühürlü kağıdın kıvrımlarından son bir küf kokusu yayıldı—eski mühür, tütünün ve uzak mezarlardan gelen nemli toprak kokusunun karışımıydı.

Üç beden hareketsizdi; biri gardiyanın, biri yazıcıya benzeyen hantal bir adamın, biri de… Kassan mıydı? Aras isimleri saymadı; vicdanı bir terazinin iki kefesi gibi titredi. Parmak uçlarında buz tuttu; kül kanı, damarlarda okunur bir sıcaklık gibi kıpırdadı ama daha derine çöküyordu: öfke, kayıp ve tenin altına saplanan bir karanlık.

Küçük kız, titreyerek Aras’a doğru eğildi. Elinde inceden bir şey vardı—kara, parlak bir şerit. Kasetin cızırtılı yüzüydü, mıknatıslanmış bir kaydın kesik bir parçası. Aras’ın elleri istem dışı gerildi.

"Al…" Nefesinde toprak vardı. Sözcük hiç bitmedi; ses boğazında kırıldı.

Parça pul pul olmuş, kenarları delinmişti. Üzerinde küçük, elle kazınmış bir işaret vardı; Valen hanesinin eski arması, bir kül tanesiyle birleşmiş gibi. Aras’ın kalbi titredi. Bu, babasının kullandığı türden bir cihaza ait olmalıydı—büyük, masif tellerden, gizli notlardan, bir kralın yalnız gecelerini kaydeden eski bir makineden geriye kalan bir şey.

Kaspar.

Adamın adı tünelde, soğuk duvarlarda, kızın titreyen nefesinde yankılandı ve Aras’ın dilinin ucunda bir lanet gibi patladı.

"Ne yaptınız?" Aras sordu, ama sesini kendi kendine ayarladı; kükreyen bir soru değil, fısıldayan bir çekişimdi. Etrafındaki sessizlik, tavanın ardından damlayan suyun küçük bir hissesi gibi çatladı.

Kız parmağını Aras’ın eline daha sıkı bastı. Gözleri korku ve sadakat arasında bir yerde takılıydı. "Sakla," dedi—bir tek hece, bir emir değil, bir dua.

Aras cebine koydu. Mühürlü kağıdı açtı; içindeki yazı, kağıdın içini karartan siyah mürekkep lekeleriyle doluydu ama harfler yarı yanmıştı. Bir isim okunuyordu: "Aurek Valen." Bir tarih, sonra daha fazlası: "Gözden kaybolacak—korun." Mürekkep damlaları, sanki kendi kendine ağlıyordu.

Ama kağıtla birlikte gelen en tehlikeli şey, sesin yokluğuydu. Sessizlik, sarayın halleri kadar iyi örgülenmişti; bir hikâyeydı ama kimse söylemiyordu.

Aras, tünelden çıktığında şehrin külü onu karşıladı. Rüzgâr, taş avluları kazıyıp götürüyor, tavandan sarkan lambaların fitilinde közler oynuyordu. Başkent Ezdalya’nın geceye dönük yüzü, yüzeyde her zamanki gibi aydınlıktı; pencerelerden taşan mum ışıkları, sarayın yüksek kulelerini bir oyun hamuru gibi şekillendiriyordu. Ama fısıltılar daha yoğundu. Kaspar’ın ağzından sızan bir koku gibi, her yere sinmişti.

Pazarda bir tezgâhın arkasındaki kadın, elindeki çay bardağını masaya vurarak konuştu: "İntihar etmiş. Saray açıklamasında öyle yazıyor. Göz göre göre…"

Bir birahanenin kapısında iki eski asker, dizlerine çöküp çakmak ateşi paylaşıyorlardı. Biri gözünü Aras’a dikti; merak ve çekingenlik karıştı. "Vezir izin vermezdi cenazeye. Gece yarısı sessizce götürdüler. Ne yaptın, prens? Gizli mi geliyorsun yoksa gerçekten Valen mi?"

Aras hiçbirine yanıt vermedi. Sordukları sorular kendi içindeki yankılardı; cevaplarıysa rüzgârla birlikte uçup gidiyordu. Kaspar’ı kimse açıkça suçlamıyordu—suçlanmak, birinin anında ortadan kaybolması demekti; sessizlik bir tür korumaydı.

Gölgeden bir figür yaklaştı. Mira. Yıllardır kraliyet odalarının tozlu sırlarını süpüren, gözleri yaşlı ama tanıyan bir yüz. Aras’ı görünce durdu; elindeki çayı düşürmedi ama gözlerinin kenarında bir kıvılcım parladı. Bu kıvılcım, arkadaşlığın değil, bir tarihin kıvılcımıydı.

"Aras," dedi Mira. Sesi bir sandık anahtarı gibi açıldı. "İçeri gel. Bu gece sokaklar tehlikeli. Kaspar'ın gözü her yerde. Onun adamları, haberci gibi... Herkes susuyor."

"Babam —" Aras, sözünü bitiremeden, Mira’nın elindeki çaydan yükselen buharı izledi. Duman, küçük bir bayrak gibi kıvrılıyordu.

"Ölümden daha kötü bir şey var," dedi Mira. "Kimse kimseyi öldürmediğinde, geçmiş ölür. Ve geçmişin ölümü, krallığın sonunu hazırlar."

Aras, kaset parçasını çıkarıp masaya bıraktı. Mira gözlerini kısarak bakışlarını sabitledi. Parmaklarının ucunda bir titreme geçti; bir insanın, bir krallığın izini bulmuş gibi oldu.

"Bu… Ne zaman buldun?" diye sordu Mira.

"Bu gece, tünelde. Bir kız verdi. Hakaretler, mühürler, üç gömülmüş beden…" Aras durdu. Ağzındaki kelimeler, tıpkı tüneldeki havanın içindeki kül gibi yapıştı. "Kaspar'ın adı… oradaydı. Son kelime."

Mira yüzüne bir gölge düştü. "Kaspar, söylentiyi biçiyor. Ölüm hikâyesini. Bir kralın sakin bir gece yarısı ölmesi, halkın vicdanını uyutur. Ama bir kral kendini söndürmez böyle. Eğer bir ses kaydı kaldıysa…" Mira, sandığın altından tozlu bir kutu çıkardı.

Kutunun içi, eski çamaşır bezleri, metal parçalar ve bir şey daha—küçük, yuvarlak bir cihaz. Kasetçaların atalarının beşiği gibi duran bir oyuncuydu; paslanmış, ama mekanizması sağlam görünüyordu. Mira onun yanında, yaşlı avuçlarıyla nazikçe durdu.

"Valen’in eski günlerinden… Kral yalnızca büyük işler için değil, küçük sırlar için de konuşurdu. Kaydederdi. Bazen kendi sesinden ders almak isterdi; bazen de… saklanma talimatları bırakırdı. Bunlar bizim dilimizde ses kutuları. Çoğu yakılıp atıldı. Kaspar yakalanmasın diye."

Aras’ın düşünceleri bir volkan gibi kabardı: saklanma talimatları. Bunu söyledikleri an, içindeki umut kıvılcımlarından biri alevlendi, ama aynı anda bir korku daha derinlerde yayıldı. Eğer kral gerçekten saklanıyorsa, bu Kaspar’ın planı doğruysa—kullanılmış bir oyundu; ve Aras, bu oyunun piyonuydu.

"Dinlemek istiyorum," dedi Aras. Sesi bir peşin hüküm gibiydi; kararlı, ama o kararlılığın içinde titreme vardı.

Mira iğneli bir gülümseme attı. "Düşünme uzun. Kaset parçası kısa olabilir. Mekanik işe yaramayabilir. Ama kulağa, en kötü ihtimalle, sadece rüzgâr girer. En iyi ihtimalse bir söz—yönlendirici bir mesaj. Hazırsan, oynatırım."

Oyuncunun kıymık gibi metal dişlerini temizledi. Çevreden gelen uğultu, kasetin üzerinde bir ağ gibi çöküyor, her tıkırtı sanki bir kilit açılıyordu. Aras, cihazı tuttu; ağır, soğuk metal avuçlarında yabancı bir tarih gibi duruyordu.

"Kaset parçası tek başına çok kısa," dedi Mira. "Ama kayıt başlığının sesiyle hizalandığında, bazen küçük bir cümle çıkar. Babaların, kralların yarım sözleri de tarihin aynalarıdır."

Aras kasetin parçasını uzattı. Mira, parçayı parmağıyla hafifçe başlık ile temas ettirdi. Metal dişlerin arasında, parça zayıf bir çekime denk geldi; başlık hafifçe titreşti.

Oyuncuyu çalıştırdılar. Başlangıçta sadece hışırtı vardı; öteden gelen, eski bir rüzgârın sesine benzeyen, tavan arasında dolaşan bir hayalet gibi. Aras gözlerini kapattı; kulaklarına kül doldu.

Aras, her tınıda babasının el yazısını gördü; sabah kahvesi, parlak mermiler, mektup zarfı üzerindeki damga. Her anısı bir cümleymiş gibi öne çıkıyor, ama kelimeler kayıyordu. Mira başını eğmiş, oyuncağın dişlerinin etrafındaki tozu üflüyor, sanki orada bir sözcüğü nefesiyle canlandırıyordu.

Birden, hışırtı içinde bir tını değişti. İnce, kırık bir tenor—tanıdık, bir zamanlar duyduğu ama asla beklemediği kadar yakın bir ses. Aras’ın kalbi boş bir odada yankı yaptı; bu ses, onu bir çocuğa, bir saray koridoruna, bir kış gecesine fırlattı.

Ses, valen hanesinin koro sesleriyle karışmıştı; bir kağıdın sürtünmesi, birinin cebindeki madeni paranın çıtırtısı, sonra… nefes.

Aras’ın gözleri yaşardı. Nefes, bir insanın en yalın ve en savunmasız haliydi. O nefes, krallığın merkezinden, babasının yatak odasından çıkmıyordu. Bir yerden, saklanmış bir odadan geliyordu.

Mira soluklandı. Parmakları titriyor, ama elleri kararlıydı. "Dikkat et," dedi. "Bunlar tehlikeli şeyler. Babanın sözleri, eğer yankılanmışsa, demek ki saklanan bir yer var. Kaspar bunu biliyorsa—"

Ancak hepsi o kadar sürdü. Oyun biçildi; kaset başlığının dişleri hafifçe takıldı ve sonra, tam o anda, temiz ve keskin bir fısıltı yükseldi.

"—Beni arama, saklıyorum."

Ses, Aras’ın kulak zarlarını delercesine yakındı. Babasının sesiydi; kırılmış ama net. İçinde saklı bir huzur vardı; tıpkı bir insanın kendisini bir çocuğun göğsüne gömmesi gibi, güvenli ve soğuk.

Aras’ın elleri oyuncunun kenarına kenetlendi. Gözleri aniden genişledi; bir umutla, bir ihaneti birbirine karıştırır gibi titreşti. Mira’nın yüzündeki çizgiler daha da derinleşti. Oyun bir anda sustu; kaset parçası başlığın arasından çıktığında, odada sadece Aras’ın hızla atan kalbi ve dışarıdaki rüzgârın üfürüğü kaldı.

Mira fısıldadı: "Sözde ölüm…"

Aras, bileğinin içinde bir ağırlık hissetti; kül kanı, damarlarında bir çığlık atıyor, ama bu kez farklıydı. Bu sızı, bir boşluğun değil, olası bir kapının varlığına işaret ediyordu.

"Ne demek saklıyorum?" Aras’ın sesi kurak bir oyuktu. "Neden? Ve kim…" Soru ağzında boğuldu. Kelimeler birbiri ardına gelmek istedi ama ilk söylediği, içinde hem çaresizlik hem de bir kehanetin tohumu taşıyordu.

Mira başını salladı; yüzünde tanıdık bir acı vardı. "Kaspar bu şehri bir hikâyeye çeviriyor. Eğer kral hâlâ yaşıyorsa—" Mira sözü kestirdi. Kafasında binlerce senaryo döndü. "O zaman Kaspar…"

Döndürdüğü ihtimallerin biri, kentin kanını nasıl çekip alabileceğini anlatıyordu. Diğer ihtimalse, kralın kendisinin bu satranç tahtasında oynan bir taş olduğuydu. Kral mı saklıyordu, yoksa saklanmış gibi yapılıp idam mı edilmişti?

Aras kapıya doğru ilerledi; adımları sessiz, fakat içinde bir fırtına vardı. Kasetin parçasını avucunun içinde tuttu; siyah bant güneş lambasının altında bir gölge gibi titreşiyordu. O bant, bir babanın bir oğluna bıraktığı belki son cümleydi. Ya da bir tuzaktı.

Kapının dışında, sarayın gölgeleri uzun, Kaspar'ın adının geçtiği sokak lambaları daha parlaktı. Aras derin bir nefes aldı; külün tadı dilinde metalik bir acı bıraktı. Geriye bakıp Mira’ya baktı; kadın, o eski krallığın bekçisi gibi dimdik duruyordu.

Aras cebine bastırdığı kaseti kulağına götürdü, Mira’nın ona verdiği eski kablolar elimsi bir dokunuşla takıldı; ama çılgın bir cesaretle, bantı doğrudan kulağının göbeğine bastırdı. Öğütülmüş, eski mıknatıslanmış tellerin içine daldı; bir kelime, bir nefes—her şey hazırdı.

Ve tam o anda, o fısıltı tekrar duyuldu, bu sefer daha yakından, daha kişisel:

"—Beni arama, saklıyorum."