Chapter 3
Unutulmuş...
Sözcük, Aras’ın kafasının içinde yankılanırken dudakları istem dışı arasını açtı. Sanki ağız boşluğunda bir taş vardı; dilinin ucunda bir tat; külün ince bir tanesi. Elini göğsüne götürdü; derisinin altında bir çizgi gibi kalan o yeni boşluk hâlâ tedirgin ediyordu. Parmak uçlarıyla yokladı; kılcal damarlarının altında bir sıcaklık, ama aynı zamanda buz gibi bir soğuk.
Nefes aldı. Nefes, pırıltılı bir kırıntı gibi boğazına takıldı. Dışarısı küle bulanmıştı; rüzgâr, uzak çatıların kenarındaki ince is parçalarını havalandırıyor, onlar küçük birer kar gibi sokak aralarını dolduruyordu. Küller sessizliği örtüyordu — ama o “unutulmuş” sözcüğü, örtüyü delen bir ses gibi titriyordu.
Gözlerini kısarak etrafına baktı. Taş duvarlar, bir zamanların büyülü kabarımıyla dolu bir konaktı; şimdise raflarda biriktirilmiş eski posta zarfları, parşömen sarıları şeritler ve bir kaç yıpranmış çanta. Her şeyin üstü, hafif koku veren kül tabakasıyla kaplıydı. Külün kokusu — yanmış odun, eski büyü iksirleri ve uzun geçmişin acımsı tadı — burnuna doldu.
Avuçlarını yumruk yaptı; bir şey hatırlamak istiyordu ama hatırın küçük parçaları, duyuların telleri kopmuş gibi dağılıyordu. Bir zamanlar çok net olan görüntüler, şimdi bir camın arkasından bakılan sahneler gibiydi; bulanık, kenarları erimiş. Kûllü bir el, ona bakıyor muydu? Yoksa o el, sadece kendi geçmişinin gölgesi miydi?
Sanki bu boşlukta bir şey bekliyordu. Kül kanı… Dudaklarının arasından çıkmaya çalıştıysa da sözcük orada durdu, sıcak bir bıçak gibi dilinin altına bastı. İçinde büyüyen ses, düşük ve uzak, uğuldayarak yükseldi. Bir hatırlama mıydı, yoksa açığa çıkan bir uyarı mı? Aras, istemsizce bir adım attı; dizlerinin titrediğini hissetti.
Ve uzaklarda, sarayın büyük çanlarından biri çarpıyordu.
Çan sesi, külü delen bir zil gibi uzaktan duyuldu. Her darbesiyle taş koridorlarda yankılandı, tahta kapılardan içeri sızdı ve sonra aniden, sanki görünmez bir el kapatmış gibi kesildi. O seste bir şey daha vardı: kadehlerin metal birbiriyle çarpma sesi, uzak kahkahalar, parfümün yoğunluğu. Zafer şarkıları.
Sarayda başka bir dünya vardı; Aras’ın bulunduğu soğuk, suskun konaktaki boşlukla aynı evrende olmayacak kadar parlak. Orada ışıklar daha beyaz, gölgeler daha derindi ve kahkahalar, kıvılcım gibi havada patlıyordu.
Gözlerini kapattı. O çanın sesiyle birlikte gözüne bir görüntü düştü: Kaspar Azrak’ın gülüşü — dar bir yarık gibi, dişlerin sivriliğiyle parlaktan asitli bir sıvı sızdıran. Aras, o gülüşü hatırladı; geçmişte bir kez, Kyoto Gölü kıyısında duymuştu. Şimdi ise o gülüş sarayın geniş salonlarına yayıldı.
Kaspar, sarayının kalbinde, yakamozlu bir masanın başındaydı. Halatlar gibi dirençli goblenler duvarları kaplıyor; üzerlerinde eski savaştan kalma sahneler, aslanlar ve yanan şehirler iğnelenmişti. Masanın üzerinde şarap, tatlılar, ve siyah kaplı kitaplar vardı — üzerine kül serpili. Kaspar’ın eli, bir fincanın kenarında durdu. Parmakları, küldeki karanlık izleri bile nazikçe siler gibi geziniyordu.
“Zafer!” diye bağırdı bir adam, şarap bardağını havaya kaldırırken.
“Zafer,” Kaspar mırıldandı, güldüğünde gözlerinin kenarında küçük bir çizgi belirdi; o çizgi, bir harita üzerindeki çizik gibiydi: keskin, planlı. Yanındaki soylular alkışladı. Kadehler şakladı. Mumların alevleri, duvardaki yüzleri oynaştırdı; yüzlerin altındaki gölgeler sanki hafifçe eğilip dinlediler.
Kaspar, kadehini dudaklarına götürdü; şarap yoğun, turunç kabuğu ve menekşe izleri taşımaktaydı. Bir an için yüzünü ekşitti; tadı test ediyordu, zehir mi değil mi. Sonra ağzına dolan gülüşü geri çekti ve mímas gibi konuştu: “Saray sağlam. Halk teselli edildi. Tehlike uzaklaştırıldı — en azından şimdilik.”
Kenar masada oturan bir kadın, gümüş saçını geriye attı; adına Mira deniyordu. Gözleri soğuk, ama içinde bir kıvılcım vardı. “Tehlike mi, vezir?” diye sırıttı. “Kül bir adamın geri dönmesi mi? Sürgünden çıkan bir hüzünlü kahraman mı? Bunlar masallarda iyi biter, değil mi?”
Kaspar’ın gülüşü, daha derine indi. “Masal…” dedi. “Masallar halk için. Biz gerçekler ile oynarız. Gerçekler, kumaşı düğümleyip birinin boynuna geçiririz.” Elini masanın üzerine koydu; parmak uçları haritanın kenarına değdi. “Ve biz kazanan tarafız.”
Yaklaşan adımların sesiyle birlikte kapı açıldı. İçeri, uzun ince bir adam girdi; siyah pelerininin uçları tozdan koyu griye dönmüştü. Korun’un adı fısıldandı. Gölge hizmetkarı, parmaklarında kalın bir halat gibi ağlar taşıyan bir örümcekti.
Kaspar gözlerini Korun’a çevirdi. “Raporunu getir,” dedi. Sesi yumuşak ama emirdi.
Korun, eğilip bir kutu çıkardı. Kutunun kapağı, eski bir kartın altındaki kabartma kül izleriyle kaplıydı. İçinden bir parça parşömen uzattı — ufak yazılar, sigiller, kırık mühürler. Çözülen bir ağ gibi. “Kültik ağ uzadı,” dedi Korun, sesi zifir gibi kalındı. “Topraklarda, pazarlarda, fırınların içinde. Dumanın olduğu her yerde gözlerimiz var. Sınır çölündeki kervanlardan iç odalardaki hizmetçilere kadar.”
Kaspar parmağını parşömenin üstünde gezdirdi, bir çocuğun yeni aldığı oyuncakla oynar gibi. “İyi. Ama detay?”
Korun bir yutkundu. “Detaylar… Oldukça mütevazı, vezir. Bakkal Gass’ın kulağı, Leyla sobacının gözü, Meren balıkçının oğlu iki ay önce bir mektup taşıdı — mektubun içi boştu; ama içindeki isparet, bir adın geçtiğini söylüyor.” Korun neredeyse fısıldadı. “Aras Valen.”
Masadaki konuşma bir anda durdu; kadehler havada asılı kaldı. Kaspar’ın gülüşü daha soğuk bir çizgi aldı. Kale surlarında dolaşan küçük bir fare gibi, Kaspar’ın parmakları masanın yüzeyinde dolaştı. “Aras Valen,” dedi. Kelimenin ritmi havada yeni bir nota oluşturdu. “Sürgünün adı, anıların tozu, halkın ağzında bir masal.”
Mira, dudaklarını ısırdı. “Eğer doğruysa,” dedi. “Bu halkı kışkırtabilir. Sürgün prensi dönmüşse, sadakat dağılır. Sen bile…”
Kaspar elini kaldırdı, Mira’nın cümlesini ezdi. “Bu oyunda karmaşa bizim kozumuz olabilir. İnsanlar ürküp bize sığınıyor.” Gözleri odanın bir köşesinden diğer köşesine hızla kaydı; bütün sesleri, bir yönetmenin işaretiyle akıttığı bir senfoni gibiydi. “Ama önemli olan, onun hangi elden bakter” — dudaklarında hafif bir tereddüt oynadı — “ile taşındığı. Tek bir isim yüzünden oyunu bozmak aptallık olur. Oyunu kazanmanın yolu; ağı örmek.”
Korun kutuyu masanın ortasına getirdi. İçinden bir harita çekti; harita büyük, kumaştan yapılmıştı ve üzerinde binlerce küçük işaret, iğne deliği gibi delikler vardı. Haritanın üzerine ince katları olan ipler gerilmiş; iplerin uçlarına küçük etiketler bağlanmıştı: “Fırın”, “Değirmen”, “Liman”, “Tapınak”. Her bir etiket, küçük bir siyah taşla sabitlenmişti. Siyah taşların yüzü kül rengine bulanmış.
Korun yavaşça elini haritanın üzerine gezdirdi. “Bu,” dedi, “on yılda örülmüş bir ağ. Her hat, bir fısıltı. Her düğüm, bir kulak. Aras Valen’ın adı birkaç düğüme takıldı. Ancak… sadece bir düğüm düzensiz.”
Kaspar eğildi. İsterseniz bunu yapışmak gibi hissetti; tüm odadaki hava gergindi, sanki bir yay gerilmişti. Korun elini çekti ve bir diğer küçük paketi açtı; içinde siyah cam gibi parlak bir işaret vardı — bir simge, metalden yapılmış ama bir kenarı kırılmıştı. Korun onu haritaya yerleştirdi.
Haritanın üzerinde, iplerin ördüğü ağın içinde, siyah taşlardan birinin yanında bir simge duruyordu. Simge, eskiden bütünlüğü olan bir işaret gibiydi: dikine bir güneş, onun iki yanında kanat izlenimi. Ama kanatların biri, tam ortasından kırılmıştı; uçları darmadağın, tel tel. Simgenin yüzeyinde ince bir kül tabakası vardı; tıpkı Aras’ın elinde hissettiği o boşluğun teni gibi.
Aras’ın adı, haritanın bir ucunda, ince bir etiketle yazılmıştı. Etiketin ipi simgeye doğru gerilmişti. Odanın havası aniden soğudu.
Kaspar’ın parmakları, simgenin yanında durdu. Parmağı, kırığın üzerinden hafifçe geçti; bir damla kül gibi eline bulaştı. “Burada,” dedi, sesi düğümlenmiş bir zevkle. “Burada bir şey var. Tekstür farklı. İzler yok. Bu bağlantı kırılmış ama adı hâlâ orada. Bir düşmanın izi değil; bir şeyin koparıldığı yer.”
Korun gözlerini kaçırdı, bir an için. “Sürgün prensiyle ilişkili her şey satranç taşları gibi hareket ediyor. Çoğu taş bizim parmaklarımız arasında. Ama bu… bu farklı. Bu düğüm, geçmişin bir kırığı olabilir.” Burada durdu, sonra ekledi: “Ya da kehanetin bir işareti.”
O odada bir uğultu dolaştı. Bazılarının yüzünde bir korku, bazılarının yüzünde ise heyecan vardı. Mira’nın elleri titredi. Kaspar ise o an, palmiye dalının altında güneş arayan bir avcı gibi sabırsızdı. Gülümsedi. Gülüşü, odanın duvarlarına çarpıp kırık pencere gibi döndü.
“Harika,” dedi sadece. Bir kelime, ama içinde bir ton oldu — plan, bıçak, kutlama. “Bu kırık, bizim için ya bir tehdit ya da bir armağan. Aras Valen adını verdiğimiz zaman, insanlar kulak kesilecek. Biz de o kulağın içine yerleştireceğimiz her fısıltıyı biliyoruz.”
Korun başını salladı. “Ağ genişliyor. Fakat bu kırık… onu takip eden izler silik. Bir kısmı kaybolmuş, bir kısmı bilinçli olarak yok edilmiş.”
Kaspar parmağını simgenin üzerine koydu. Parmak ucuyla kırığı takip etti; kırıkta, küçük bir karaltı, bir çukur belirdi. Karanlık ılık bir hava gibi sızdı; arada bir, kelimeler Aras’ın kulaklarında titreşti — o kelime: unutulmuş.
“Sence o, gerçekten geri döndü mü?” Mira sordu. Sesinde bir şey yoktu; ama gözleri keskin.
Kaspar başını çevirip ona baktı. “Kiminle konuştuğunu bilmemiz gerek,” dedi. “Gözlerimiz her yerde ama bazen bir yüzü getirip aynaya koymak lazım. Bugün birkaç yüzü aynaya bakacağız. Hizmetçilerden, kahveciden, hatta surdun ters köşesindeki çocuklardan. Her biri potansiyel bir kayıt. Aras Valen — eğer hâlâ insan ise, onun insanlarındaki bağları yok edecek, hizalarını değiştirecek bir şey var.”
Herkes sustu. Bu sessizlik, saraydaki hararetin tam ortasında bir pınardı; oradan çıkan su buz gibi bir gerçeklikti.
Korun, haritayı hafifçe çekti. Kumaşın yüzeyindeki ipler bir rüzgâr gibi titreşti; bazı iğnelerden toz döküldü. “Birkaç dinleme noktası daha aktif hâle getirildi. Gizli posta güvenlik altına alındı. Limandaki şarabın yükleri kontrol ediliyor. Sınır köylerine iki görevli daha gönderildi.”
Kaspar güldü, o güldüğün ardında bir plan parlıyordu. “Ve o kırık — onu tamir etmek bizim işimiz olmayacak,” dedi. Söylediği bu söz, odanın içinde yeni bir şarkının başlangıcı gibiydi. “Tam yerine oturmazsa daha derin bir işaret bırakırız. İnsanlar işaretlere inanır. Biz de onlara neye inanacaklarını öğretiriz.”
İçerideki bir muhafız, araya girdi. “Sayın vezir,” dedi, sesi pürüzlü bir taş gibi. “Gelenler var. Birkaç yeni rapor ve ayrıca —” elindeki zarfı Kaspar’a uzattı — “bir kurye, Azrak Hanesi adına gelen. Kurye, dışarıda bekliyor.”
Kaspar zarfı aldı; kenarında kırıntı halinde kül vardı. Kağıt inceldiğinde, içine sardığı koku açığa çıktı: eski baharat, mavimsi metal ve bir parça deniz. Kaspar kağıdı açtı; içindeki satırlar kısa, fakat yükü ağırdı. Bir harita parçası, birkaç isim, ve bir işaret: bir güneşin yarısı siyah, diğer yarısı yok.
Kaspar okumayı bitirdiğinde gözleri daraldı. Masaya doğru baktı; parmağı haritanın kırık simgesinin üzerinde gezindi. “Aras Valen,” dedi yine. Kelime odanın açık penceresinden dışarı vurulmuş bir taş oldu. “Adı bir düğüme takıldı ve onun yanında yalnızca bir kırık sembol var.”
Odada birdenbire bir sessizlik indi — tahtanın inlediği, mumların solağının tükendiği bir sessizlik. Sanki bütün planlar bir an için durdu. Kaspar’ın gülüşü yavaşça kaydı; yerini, taşın altındaki sürünen bir telaş aldı.
Korun, kulağına eğildi ve fısıldadı: “Bu düğüm, Aras’ın neresiyle ilişkili?”
Kaspar gözlerini kapattı, bir an için. Külün kokusu, elindeki kâğıdın üzerine üflendi. Parmağı kırık simgenin etrafında dolaştı, ve odadaki herkes nefesini tuttu.
Aras Valen’ın adı, haritanın etiketlerinden birinin ucunda titriyordu. İp, birkaç küçük noktayı geçti; çoğu düzenli, ama yalnızca bir tanesinin yanında o kırık işaret vardı.
Kaspar parmağını simgenin tam ortasına bastırdı ve fısıldadı: “Burada.”