NoveliqaKüllerden Doğan Sürgün Prens / Unutulan Hatıralar :0%
Log in

Chapter 2

Unutulan Hatıralar

Gök, bir an için külle doldu ve sonra—

Kül, herkesin omuzuna konan, nefesine karışan ince bir örtü gibi yavaşça yere çöktü. Şehrin taşları gece gibi koyulaştı; elbiselerde, saçta, kertik göz kapaklarında gri bir iz belirdi. Birkaç nefes sonra insanlar konuşmaya başladı ama cümleler eksik, duraklamalarla doluydu; sanki herkes aynı kelimeyi hatırlamaya çalışıyor ama yarıda unutuyor gibiydi.

Aras Valen, ochre renkli pelerinini omzuna çekti. Külün soğuk ağırlığı parmak uçlarına ulaştığında ürperdi; bir anlığına derinin altından bir şeyin çürüdüğünü, eski bir kökün kırıldığını hissetti. Gözlerini kısarak etrafa bakındı. Meydanın ortasında, yeniden toplanmış bir kalabalık; yüzler donuk, eller ceplere gömülmüş. Çok azı aradaki gerçekliği görebiliyordu: külün sadece hava değil, hafıza da götürdüğü.

Aras, nefesini tuttu. İçinde, kaburgalarının altındaki o sıcaklık —külden gelen bir sıcaklık— hafifçe atıp dinledi. O sıcaklık hep oradaydı, sürgün yıllarında dalga dalga gelmiş, şimdi daha yüksek, daha uyanık. Bir an için kalbinin içine bakacak olsaydı, atımın yerini cılız, kirli bir kıvılcımın tuttuğunu görürdü. O kıvılcım adını bilmediği bir şey istiyordu: hatıra, yüz, ses.

“Aras.” Ses onun arkasından geldi. Kısa, tanıdık bir çağrı; içindeki ulvi ağırlığı hafifletti ama sadece biraz.

Deren ellerini cebinden çıkardı; pelerininin altından sarkmış, yıpranmış bir kılıç kabı vardı. Gözleri koyu, yüzünde yeni çizgiler. “Ayağa kalk, delikanlı. Yüzün kül gibi oldu ama ifadende hâlâ o eski kin var.”

Aras bir tebessüm takildi ama ağız köşesi titredi. “Deren.” Adı ağzında tuzluydu, tadı yok gibiydi. Sanki harflerin uçları, dilinin ucunda erimiş kül olmuştu.

Deren yaklaştı, alnından bir tutam külü sildi. Parmağının dokunuşu soğuktu; içinde merhamet de, tereddüt de vardı. “Saraydan haberler var. Kaspar... Vezir, harekete geçmiş. Onun adamları dört bir yana yayılıyor.”

Aras’ın içi dondu. Kaspar Azrak’ın adı, uzun sürgün günlerinde bir gölge gibi üzerine oturmuştu; gölge büyümüş, devrilmiş bir ağacın köklerine benziyordu. "Beni bekleyecekler," dedi Aras, sesi alçaldı. “Bana bağlı her şeyin beklemesini sağlayacaklar.”

Kalabalığın arasından çocukların çığlıkları yükseldi. Bir kadın bağırdı, "Hatırlıyor musun? Buradan önce..." Sesi kesildi. Çevresindekiler aynı anda başlarını salladılar ama sözleri tamamlayamadılar. Başlarının içi, çörten bir boşluğa düştü.

Aras bunun nedenini hissetti; nefesinin içinde bir eksilme var, bir çekiliş. Gözlerine dolan sahneler —sarayın kubbeleri, yıkık liman iskelesi, sürgün gecesinin sıcak taşları— hepsi bir an parlak ama ardından silikleşti. Babasının adını çağırmak istedi; dilinde bir şeftali tadı, bir pipodan çıkan tütün dumanı vardı; ancak adı çıkmadı. Sadece bir boşluk; o boşluğun sınırları, kirli, pul pul olmuş külle çizgiliydi.

Deren onun omzuna dokundu, daha sert bu kez. “Aras! Odaklan. Ne oldu sana?”

“Unutuyorum,” dedi Aras, ama kelime çıktığında bile anlamı dalga dalga bozuldu; "unutmak" daha önce onun tanıdığı bir eylem değildi. Sanki unutmak, birinin elinden hafızanın bir katmanını soğukkanlılıkla sıyırıp alması gibiydi. Ve o eller, kendi içindeki kıvılcımın parmaklarıydı.

Küçük bir çocuğun sesi, meydanın kenarından yükseldi: “Amca, annemin yüzünü unutuyorum.” Bunu söyleyince çocuk ağlamaya başladı; gözlerinden akan kül damlaları yanaklarına işlendi.

Aras dizlerinden kuvvet alarak bir bankın kenarına oturdu. Ellerini başının iki yanına bastırdı; parmak uçlarında taş gibi bir baskı. Bir şeyler kaybolurken başka şeyler belirmeye başladı: bir gölge, bir yabancı gülüşü, toprakta çizilmiş bir işaret. İşaret, ince bir K harfi gibiydi —Kaspar’ın hanesinin damgası. Aklına düşen her anı, o damga lekeliyor gibiydi. Hafızasının dilini yabancı bir eliyle çizilmiş bir harf kaplıyordu.

Deren eğildi, gözleri Aras’ın yüzüne dönük. “Seni sürgün eden şey mi döndü içinde, Aras? O lanet... kül kanın mı? Söyle bana. Konuş, dostum.”

Aras’ın yutkunuşu, çimen üzerindeki ince kül zerrelerini havaya savurdu. Kül kanı —sözden daha fazlasıydı; sıradan bir lanet ya da hastalık değil, bir şeyin adı. İçinde başka bir şeyin nefesi vardı; hafızalara dokunuyor, anıları silip yeniden yazıyordu.

Bir zamanlar annesinin saçlarının kokusunu hatırlardı: erken sabahlar, saray bahçesinde çay yapmaları, lavantanın keskin, tatlı aroması. Şimdi burnuna gelen ise tahta sobanın isli nefesi; annesinin ismi parmaklarının ucunda şeffaf bir gölgeye dönüşmüştü. Aras gözünü kapadı, ama karanlık bile ona yardım etmedi. Kararıktı ama karanlığın içinde de toz vardı; toz, hatıraları kırıcılıkla erozyona uğratıyordu.

Aras kendi kendine söylendi: "Hatırlayacağım." Tekrar, daha yüksek. "Her şeyi hatırlayacağım."

Sözcükler bir süre sonra bir kalkan gibi çalıştı; fakat hemen ardından, o ısrarcı boşluk yeni bir hırsla saldırdı. Bir hatırlama yok oldu; sonra bir diğer. Babasının kahkahası, taht odasının gür sesi, krallığın adının ilk duyulduğu an—hepsi pul pul dökülmeye başladı. Her bir parça düştüğünde bir şey içindeki kıvılcım daha da parladı.

Klibiymiş gibi bir sahne geldi: küçük bir el, aniden bir avuç kül doluyor. Aras ellerine baktı; avuç içleri boş görünse de parmak uçlarının altındaki derin damarlar siyahlaşıyordu. Oradan yükselen bir ısı, külün rengiyle yarışmıştı. İçinde bir başka ağız, fısıldadı: Hatirla — ve o hatırlatış bir hırsız gibi, hatırlamaktan çok yutuyordu.

Kalabalığın kenarındaki bir kadının gözleri Aras’a ilişti. "Sen... sen değil misin?" Kadının sesi incedi, ama tanıdırtır gibiydi. Aras başını sallamaya çalıştı; başı karıştı. O an, etrafındaki yüzlerin hepsi bulanıklaştı, sanki hafıza bir perdeyi yavaşça çekiyordu.

Deren bir adım geri çekildi, korku ve öfke karıştı yüzünde. "Vezir bunu planladıysa, bize fazla zaman kalmadı. Kaspar yalnızca bir adamı değil, geçmişi de yönetmek istiyor olabilir."

Aras’ı birdenbire başka bir sahne sardı: sarayın geniş merdivenleri, çocuk kahkahaları, onun küçük bir taç takıp koşması. O anı yakalamak için dilinin ucuyla savaş verdi. Küçük, sevdiği an—çocukluk anısı—o prestijini kaybettirmeyecek bir hazineydi. O anı, bir eline alıp saklayabileceği, kaybetse bile fısıldayıp geri çağırabileceği türdendi.

Aras ellerini yumruk yaptı. Parmak uçları beyazlaştı. “O an... O an—” dedi. Söz boğazında düğümlendi.

Tam o sırada, sarayın yüksek penceresinden bir gölge düştü. Uzaktaki bir kulede, karanlık bir figür camın arkasında duruyordu; paltosunun kenarı külle kaplıydı. Vezir Kaspar mıydı? Aras’ın içindeki kıvılcım bir saniyeliğine alev yaptı; öfke, hayatta kalma içgüdüsü, intikam hepsi birden yükseldi.

Deren, Aras’ın elini tuttu. “Kalk, git. Saklan. Onun adamları çok hızlı hareket ediyor.” Tavsiye, bir komut kadar soğuktu.

Aras bir an düşündü ama ayakları sanki yere mıhlanmış gibiydi. Geri çekilmek istemiyordu. İçindeki eksilen şeyler, onu harekete geçmeye zorluyordu; hafızayı geri almak, tahttan çalınanı geri almak istiyordu. Ama ilk önce, o tek şey—çocukken en sevdiği anı—geri gelmeli, onu insan yapan küçük kıvılcımın kaynağı olmalıydı.

"Biraz daha..." dedi. "Sadece... bir an daha. Yalnızca o an." Sesi titredi. Deren gözlerini kıstı, içinde bir nefret ve şefkat karışımı belirdi. “Sana söz veriyorum, Aras. O anı bulacağız. Seni unutturmalarına izin vermeyeceğim.”

Aras başını kaldırdı. Gözleri uzaklara, kendi geçmişine bakıyordu ama bir türlü ulaşamıyordu. Hatıra gelmeye çalıştı; önce renkler, sonra bir koku—şeftali, çimen, sıcak fırın. Ama her bir duygu parçacığına kül çöküyordu. Renkler grileşiyordu; kokular başka kokuların içine emiliyordu. Bir kuş ötüsü —yanlış zamanda bir karga sesi— anıyı bozdu.

Aras dudaklarını ısırdı. Parmağını alnına bastırdı, gözlerini kapadı. Görmek istiyordu; ama beyninin derinliklerinde bir boşluk açılıyordu. Boşluğun kenarları keskin, soğuk ve siyahtı. İçinden bir şey, eski bir kapıyı kapatır gibi hafızanın bir bölümünü usulca, fakat kayda değer bir güçle çekiyordu.

"Anne," diye mırıldandı Aras. Söz çıktı ama gelen cevap sessizlikti. Yalnızca bir yankı: anne—anne—anne, ama her tekrarda sesin uzaklığı arttı. Sanki kelime bir balondu ve her tekrarında daha da inceldi, havada kayboldu.

O an geldiğinde, Aras göğsünde bir boşluk hissetti. Çocukluk anısı parmak ucunda uzanıyordu; ulaşabileceği kadar yakın ama dokunulmaz bir boşluk bırakarak yerinden kaydı. Ağzından bir inleme çıktı. Gözleri bir an için sulandı; çünkü boşluk, sadece bir yokluk değil, onun güvenlik ağıydı. Yıllarca eline tutunup durduğu kök kaybolmuştu.

Deren bir şey söyleyecekti ama Aras onu susturdu. Başını iki yana salladı, ama gevşemiş gibi değildi. Gözlerini kapadı; bekledi, o boşluğun içinde bir kıvılcımın patlayıp patlamayacağını anlamaya çalıştı. Bir ses —uzaktan, yankılanan— ona bir kelime fısıldadı: "Kül."

Aras, boşluğun içinde bir hareket hissetti; sanki bir şey, hatırasının en parlak noktasını, en sevdiği anı yavaşça yedi. O anda göğsünde öyle bir soğuk yayıldı ki, sanki cildi yırtılıyordu. Her şey dondu; dünya bir tuzlu ayna oldu. Zamanın rengi değişti.

"Hayır," dedi Aras. Kelime zar zor duyuluyordu. Bütün meydanın içinde bir yankı yaptı; sanki taşlar bile o küçücük kelimeyi duymuştu.

Aras elini alnından çekti. Bir elma kadar kırmızı damla, avucunun içine damladı. Bu bir kan parçası mı yoksa kül müydü? Parmakları arasından düşen o partikül, yere bastığında hemen dağıldı; bir damla hatıra şeklini alıp yok oldu.

Bir düşman vardı, görünmeyen bir parmak hafızalara uzanıyordu. Kaspar’ın adamları mı yoksa külün kendisi mi fark etmezdi —her ikisi de tehlikeliydi. Aras dizlerinin üzerinde titremeyi hissederken, içindeki kıvılcım daha yüksek, daha aç gözlü yanıyordu. Karanlık bir şey, sessiz bir şey, hatıralarını yemeye devam ediyordu.

Aras gözlerini açtı. Boşluk, onun en sevdiği çocukluk anının yerinde duruyordu —bir yokluk, bir deliğin içi. Parmağıyla oraya dokunmak istedi; elini uzattı, ama elinin gittiği yerde yalnızca soğuk hava vardı. Bir hissizlik, pul pul olmuş külün altındaki derin bir sessizlik.

Deren yanında eğildi. "Gidiyoruz," dedi, ama sesi uzaklaştı, yankılandı. "Seni alacağım. Söz veriyorum."

Aras, bir an daha boşluğa bakıp sonra dizlerinin üstünden kalktı. Her adımı, hafızadan kopan bir yaprak gibi hışırtı yaptı. Kalabalığın arasında insanlar fısıldaşıyor, avaz avaz ağlayan çocuklar, unutmanın kıyısındaki gözyaşları... Her şey tuhaf bir sessizlik içinde ilerliyordu.

Ellerini yüzüne götürdü, parmak uçları alnına bastı. Orada, başının içinde yeni bir boşluğun kenarı vardı; derisi üzerinde ince bir çizgi gibi. Bir an daha, bir an daha hatırlamak istedi. Fakat o an yerinde yoktu. Karşısında yalnızca geniş, soğuk bir boşluk vardı; içinden bir şey, uğuldayarak bir ad veriyordu:

Unutulmuş...