NoveliqaKüllerden Doğan Sürgün Prens / İki Yüzlü Mira :0%
Log in

Chapter 16

İki Yüzlü Mira

Külün tatlı, metalik kokusu hâlâ burnumda çınlıyordu.

Son fısıltı hâlâ dudaklarımın kıyısında titriyordu: "Kül Kanı bir köprüdür, onu kullanmak bir canı gerektirir."

Sanki kelimeler boğazımda bir taş gibi takıldı; nefesimi kesen o anın ardından yürüdüm. Her adımda zemine yapışan çakılın sesi, sarayın geçitlerindeki sönük yankının içime daha da ağır bastığını hissettirdi.

Koridorun ışıkları loştu, duvarlarda asılı kadim aile armaları külle kaplanmıştı. Parmaklarımın ucunda hâlâ Aras'ın bakışının ağırlığı vardı; o bakıştan kaçmak için geceyi beklemiştim ama gece, Kaspar'ın salon kapılarına açılıyordu.

Kapıyı çalarken avuçlarımın terini hissettim. Tahta kapı soğuktu; parmak izlerim desenli bir harita gibi yüzünde belli oldu. Kaspar içeri davet ettiğini söyleyen tek heceli bir ses çıkardı: "Girin."

Odaya adım attığımda hava ağırdı; sıcaklık bir perdeden süzülerek yüzüme vurdu. Masanın üzerinde düz bir kılıç vardı—ucunda mürekkep lekesi gibi siyah bir iz. Kaspar doğrulmadı; arkamı dönüp koltuğuna yaslandı, ayakları masanın kenarını okşadı.

Gözleri beni taradı, bıçak gibi keskin bir dikkatle. "Kül kokusu, Mira. Güzel bir seçim," dedi. Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oynadı, ama gözlerinin içi hiç gülmüyordu.

Nefesimi topladım. "Ailemi serbest bırakma sözünden ne oldu?"

Kaspar omuz silkerek cevap verdi, "Sözler, kuru bir rüzgâr gibidir. Uçup gider. Eylemler ise taş gibi yerinde kalır." Konuşması ipekçe ve aynı anda bir davetkârlık barındırıyordu; bir ağ örmek için sözcükleri çekerdi.

İçimdeki düğüm sıkıştı. Dudaklarım kurumuştu; dilim üst damağıma yapıştı. "Onlar ne durumda?"

Kaspar yavaşça koltuğundan doğruldu, adımlarında tercihen yavaş bir naz vardı. Oda, petrol gibi koyu gölgelerle bölünmüştü. Lambanın ışığı yüzüne çarpınca çizgileri daha da keskinleşti. "Doğuda," dedi. "Eski depo kompleksinin alt katında. Kül yağmuruna kapılmaktan. Sıradan gardiyanlar değil, Mira. Sizin eski bağlılığınıza sadık kalmayanlar. Güvendeler... gözetim altında."

Kalbim bir kutu gibi sıkıştı. Eski bağlılığım... Babamın bıraktığı miras, annemin sessiz duaları. Kaspar, onların adlarını söylerken benim içimde bir şimşek çaktı: ailem sadece "güvendeler" değildi. Onlar onun birer piyonuydu.

"Ben söz verdim," diye fısıldadım. Sözüm değil, yaptığım fedakârlıklar… Kendi adımı satmıştım, küçük parçalar halinde. "Bunu neden yapıyorsun? Ne istiyorsun benden?"

Kaspar hafifçe gülümsedi. "Ne istediğim önemsiz," dedi. "Neye sahip olduğum önemli. Ve şu an senden istediğim, sahneye dönmen."

Sahne. O kelime beni yerlere serdi. Aras'ı tanıyordu — onun kalp atışını sarayın ritmine karıştırmak istiyordu. Sahne, aldatmaca, tuzak... hepsi bir puzzle.

"Aras'ı mı istiyorsun?" sorduğumda sesim, kasırga öncesi rüzgar gibi kırılgandı.

Kaspar başını öne eğdi, masanın üzerindeki kılıca göz gezdirdi. "Doğrudur. Ama yalnızca onu getirmek yetmez. Bize onun yüreğini, onun korkusunu, onun... köprüsünü getireceksin." Gözleri parladı; kelimeleri bir tuzak olarak musluklarından sızdırıyordu.

Köprü—o fısıltıyı duymamış değildi. "Kül Kanı bir köprüdür, onu kullanmak bir canı gerektirir." Aras'ın sakladığı sır, şimdi Kaspar'ın avuçlarında bir kart gibi oynanıyordu.

Yüzümde bir şey çatladı: öfke, utanma ve korkunun karmakarışık tuvali. Kaşlarımı çattım, parmaklarım masanın kenarına işledi. "Bunu yapmayacağım," dedim. "Aras'a ihanet etmeyeceğim."

"Ah Mira," diye mırıldandı Kaspar. "Bana bir aşk mektubu yazmayacaksın. Sen oyuncusun. İki yüzlü bir oyuncu. Gülümseyip sonra arkamdan hançer saplayan bir kadın."

İki yüzlü. O kelime tırnak gibi geçti zihnimden. Gerçekten iki yüzlü müydüm? Sarayın içinde yaşarken öğretilmiş bir maskeydi benimkisi; hayatta kalma refleksi. Ama Aras için maskemi çıkarıp gerçek yüzümü göstermek istedim, ta ki bu geceye kadar.

Sesim önce pürüzsüz, sonra kırıldı. "Onu korumak istiyorum," dedim. "Sana nasıl inanayım ki? Bu yalana nasıl alet olabilirim?"

Kaspar hafifçe eğildi, ellerini birbirine sürtünürken parmak uçlarının ucundan bir tıkırtı geçti. "İnanmana gerek yok," dedi. "Sadece yapman gereken şeyi yap. Sürgün prensi saraya geri getir. O masayı burada kurarız. Kül Kanı köprüsünü kullanırız. Bir can… ve her şey yoluna girer."

O cümlenin ortasında içimde bir şey koptu. Çene kaslarım sertleşti; dizlerimde bir titreme hissettim. Kül Kanı'nın bir can istediğini biliyordum, ama Kaspar neden "biz" diyordu? Kül Kanı kimdi, neydi ki ona sahip çıkmak için birilerini feda ediyordu?

"Kim o can olacak?" diye sordum, sesim sisliydi.

Kaspar gülmedi. "Bu… önemli değil," dedi. "Sen bahşedeceksin. Sen seçim yapacaksın. Hangi canın değerli olduğunu belirleyen sensin, Mira. Bu, sadakatinin ölçüsüdür."

Seçim. O kelime burnumda metalik bir tat bıraktı. Kendi ellerimle kimseyi seçmek… Ailem mi? Aras mı? Kendim mi?

Gözlerim dalıp gitti; ailemin yüzleri zihnimde şerit şerit belirdi. Annenin gece yarısı ördüğü atkı, küçük kardeşimin ayak izleriyle dolu toprak, babamın ölmeden önceki son bakışı—tüm o küçük ritüeller bir anda birer pazarlık konusu olmuştu.

"Sen… onları kullanıyorsun," dedim, kelimelerim birer taş gibi düştü. "Siz onları kullanıyorsunuz. Benimle… onların hayatları üzerinden oyun oynuyorsun."

Kaspar burnundan hafifçe bir tıkırtı çıkardı. "Daha doğru ifade şöyle olurdu: Onları koruma bahanesiyle sana köprüyü öğrettim. Bana güvenmeni istedim. Şimdi sana bir fırsat veriyorum: ya bu krallığı kurtarırsın—ki bunu biz birlikte yapacağız—ya da ailenin kül yağmurunda yok oluşunu izlersin."

Yüzümde bir sıcaklık belirdi; gözlerimin köşesi ıslandı. Yalan söylemiyordu; koruma derken kendi kafesini kast etmişti. Onları zincirlemişti, kendi korkusun- kendi emellerinin esiri yapmıştı.

"Seninle işbirliği yapmayacağım," dedim, ama sesim yalancının savunması gibiydi. Her kelime daha da boş bir çığlık oldu. İçimde bir ses, kedi gibi tırmaladı: ya işbirliği yaparsın ya da onları kaybedersin.

Kaspar anında bir hamle yaptı; odanın köşesindeki küçük sandığın kapağını açtı ve içinde birkaç fotoğraf çıkardı. Fotoğraflar; ailem, küçükken çamurun içinde oynayan kardeşim, annemin bir tarakla saçlarını düzelttiği an. Kaspar fotoğrafları masaya bıraktı, bana doğru itti.

Gözlerim deliye döndü. "Bunları nereden aldın?!"

"Senin küçük sırların," dedi. "Her maske iz bırakır. Ben izleri okurum." Parmakları kılıç kadar soğuktu. "Bize ihtiyaç duyduğun şeyi ver, Mira. Biz de sana ihtiyaç duyduğun şeyi veririz."

İhtiyaç. Kelime havada asılı kaldı. Benim ihtiyacım neydi? Onların hayatı mıydı? Yoksa intikam mı? Yoksa tahta geri dönüşün için bir basamaktı bu?

Kaspar bir adım daha yaklaştı. "Sana bir teklif sunuyorum," dedi, sesi kedi mırıltısı gibi. "Prensi saraya getir, onu gözlerimizin önünde kullan. Onun 'köprüsünü' hayata geçir. Bir can gerekecek—sana kimin olacağını seçme hakkı veriyorum. Yap bana bu iyiliği, sen de ailenin özgürlüğünü görürsün."

Nefesim kesti. O seçim, evet ya da hayır; ikisi de beni öldürecek kadar ağırdı. Karanlık bir sandığın kapağı gibi kapandı üzerime. Göz kapağımın arkasında karaltılar dans etti; geçmişte verdiğim küçük ödünler, şimdi bir çığla karşıma çıkıyordu.

"Sen benim bir yüzümü tanıyorsun, Kaspar," dedim, sesim telle örülmüş bir ağ gibiydi. "Sarayda gülen yüzüm. Sadık Mira. Ama öteki yüzüm var—arkadaşlığına inanan, Aras'ın dönüşüne umut eden. Onu seviyorum demiyorum. Ama onun adaletsizliğe karşı duruşuna inanıyorum."

Kaspar hafifçe başını eğdi, asla sarsılmayan bir sabırla. "Güzel," dedi. "Bu işte en iyi oyuncular iki yüze sahip olanlardır. Onlar yalanı daha iyi saklarlar."

İçimde bir şey daha kıvılcım attı: kurnazlık mı, teslimiyet mi? Hangi yüzüm galip gelmeliydi? Ben seçkin bir manipülatör müydüm yoksa kurban mı?

Bir an sessizlik oldu; kulaklarımda sadece odanın lambasının hafif uğultusu vardı. Dışarıda kül usulca camlara çarpıyor, küçük ritmik sesler bırakıyordu.

"Bir şartım var," dedim sonra, sesim bir kere daha kırıldı ama bu kez içinde kararlılık da vardı. "Eğer Aras zarar görürse… seni yıkacağım. İhanetin faturasını ödeteceğim."

Kaspar gülümsedi; dişleri parladı. "Söz verme, Mira. Sözler uçup gider." Ancak gözlerindeki kıvılcım, onun kendi kumarına ne kadar güvendiğini gösteriyordu.

Gözlerimi kapattım. Ailem—başımın üstünde her zaman bir gölge gibi dolaşan o insanların yüzü—bana bakıyordu. Annemin ellerinin kıvrımı, kardeşimin gülüşü. Hepsi benim kararımı istiyordu.

Gözyaşları beklenmedik bir anida boşanıp yanaklarımda çizgiler açtı. Parmaklarım masanın kenarını beyazlatacak kadar sıkı kavradı; tırnaklar etime battı.

"Senin istediğin oyunu oynarım," diye fısıldadım. Sesim kırılsa da bir anlaşma tılsımı gibiydi. "Ama bunun ardından... sonrasını görürüz."

Kaspar bu cevaptan memnundu; bir avcı gibi omuzlarını gevşetti. "Akıllı," dedi. "Sana süre tanırım. Harekete geç."

Aklımda bir daire çizildi; bir çıkış yolu aradım, ancak her yol Kaspar'ın ellerine çıkıyordu. İçimdeki bir çocuk "kaç" diye bağırdı, bir yetişkin ise "savaş" dedi. İkisinin ortasında Mira, iki yüzlü mira, bir aynanın karşısındaydı.

"Bir şeyi daha bilmek istiyorum," dedim, nefesimi topladım. "Kül Kanı köprüsü... gerçek ne istiyor? Bir can mı yoksa... başka bir şey mi?"

Kaspar, masanın üzerindeki kılıca dokundu; parmak uçlarıyla soğuk çeliği okşadı. "Kül Kanı eski bir orta yol," dedi. "Bir köprü. Bazen bir can, bazen bir fedakârlık, bazen de bir sır ister. Ama nihai fiyat hep aynıdır: bir dönüşüm. Senin işi kolay. Sadece onu kullan."

Bu noktada bir kapı hafifçe aralandı; koridordan gelen ayak sesleri Kaspar'ın seçtiği zamanı işaret eder gibiydi. Mürettebat, görevine sadıktı. Anların içinde bir hızlanma oldu; karar vermem gereken an yaklaşıyordu.

Gözlerimi bir anliğine kapattım; yüzüme düşen kül tanecikleri soğuğu taşıdı. Ailemin bir hayalet gibi gölgelenen görüntüsü dudaklarımın kıyısına geldi; kelimeler boğazımda düğümlendi.

Ağzımı açtım, sesi titrek ama kesin: "Ailem Kaspar'ın elinde, tek çıkar yolum bu"